İddet Bekleyen Kadının Hak ve Sorumlulukları

İslam hukukuna göre iddet bekleyen kadının hak ve sorumlulukları nelerdir?

İslam fıkhına göre iddet bekleyen kadının hak ve sorumlulukları.

İDDET BEKLEYEN KADININ HAK VE SORUMLULUKLARI

Evlenme Yasağı

Kocası vefat eden kadına iddet süresi içinde kapalı ifadelerle sadece evlenme teklifinde bulunmak caiz görülmüştür. Ayette şöyle buyuruulur:

“Kocası vefat edip, iddet beklemekte olan) kadınları nikâhla isteyeceğinizi çıtlatmanızda veya böyle bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızda üzerinize bir günah yoktur.”[1] Bu teklif, “iddet bitince sana talip olacağım.”, “senin gibi iyi bir kadınla evlenmeyi düşünüyorum.” gibi sözlerle olabilir.

İddet beklemekte olan bir kadının bu süre içinde başka bir erkekle evlenmesi caiz değildir. Böyle bir evlilik olduğu takdirde feshedilir. İddet sonunda yeniden nikâh akdi yapılmadıkça evliliğin devam etmesi söz konusu olmaz. Ancak iddet içinde, boşayan kocanın ric’î boşamada eşine dönmesi, bir veya iki bâin boşamada yeni bir nikâh akdedilmesi, üçlü boşama durumunda ise kadının başka bir erkekle evlenip ayrılması (hülle) sonucunda yine yeni bir nikâhla eski kocasının onunla evlenmesi durumu müstesnadır.

İddetli kadının evlenme yasağı konusunda, evliliğin kocanın ölümü, boşama veya fesih nedenlerinden birisi ile sona ermiş olması sonucu değiştirmez. Çünkü bu yasağı getiren âyet, iddeti doğuran nedenlerden söz etmemiştir. Âyette şöyle buyurulur:

“Farz olan iddet sona erinceye kadar, nikâh kıymaya kalkışmayın.”[2]

İddetli kadınla evlenme yasağının nedeni şudur. Ric’î boşamada evlilik devam etmekte ve boşanma iddet sonunda kesinleşmektedir. Eşlerin iddet sonuna kadar barışıp evliliği sürdürmeleri mümkündür. Bir, iki veya üç defa bain (kesin) boşama durumunda ise evliliğin bir takım etkileri devam eder. Kadının iddet nafakası ile son ikâmetgahta oturma hakkı ve bir veya iki bain boşamada kocası ile yeni bir nikâhla, beklemeden evlenebilmesi bunlar arasında sayılabilir.

İddetli kadının iddet süresi içinde yabancı bir erkekle yapacağı evlilik akdi batıldır. İddetli kadın, boşayan kocasının iddet süresinde devam eden bir takım hakları yüzünden evlilikten men edilmiştir. Bu, evli bir kadının, başka bir erkekle de evlenmesi gibi sayılmıştır. Bu yüzden sonraki evlilik geçersiz olur ve eşlerin arası ayrılır.

Kadri Paşa’nın el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye kanununda bu konu şöyle düzenlenmiştir: “Bir kimse başkasıyla evli veya başkasından iddet bekleyen bir kadınla evlendiği takdirde, bu evlilik sahih değildir. Eğer yasak olduğunu bilerek, kadınla cinsel birleşme olmuşsa koca en ağır şekilde cezalandırılır. Haram olduğunu bilmeyerek bu işi yapmış ise, durumuna uygun hafif bir ceza verilir. Haram olduğunu bilerek evlendiği takdirde, ayrıldıktan sonra kadının iddet beklemesi gerekmez”.[3]

Kadının boşayan kocası ise iddet süresi içinde öncelikle evlenme hakkına sahiptir. Bunun ric’î boşamada eşlerin barışması ile gerçekleşeceğini yukarıda belirtmiştik. Bir veya iki bâin talakla boşama durumunda ise yeni bir nikâh akdi ile evlilik mümkün ve caizdir. Üçüncü boşamadan sonra ise, kadının başka bir erkekle evlenip ayrılmadıkça eski kocası ile evlenmesi caiz değildir (bk. “Hulle” konusu), İddet süresi içinde yabancı erkekle evlenme yasağı önceki kocanın suyunu ve nesebini korumak için konulmuştur. Eşlerin iddet içinde barışıp birbirine dönmesi nesebin korunmasına yardımcı olur. Ancak iddet sona ermiş bulunursa artık kadın yabancı bir erkekle evlenebilir.

İddet Bekleyen Kadını Koruyucu Önlemler

1) Seyahat özgürlüğünde kısıtlama

Boşama iddeti bekleyen kadının süslenerek gece veya gündüz gezip dolaşması İslâm nazarında hoş karşılanmamıştır. Allahü Teâla şöyle buyurur:

“Boşadığınız kadınları iddet süresince evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Apaçık bir kötülük işlemeleri müstesnadadır.”[4] Ebû Hanîfe’ye göre evden çıkmaları “apaçık kötülük” sayılır. Kimi fakihler apaçık kötülükten kastedilenin “zina” olduğunu söylemişlerdir. Başka bir âyette de, kadının ayrıldığı kocasının evinde kalması gereğine şöyle yer verilir:

“O, kadınları, gücünüz yettiğince kaldığınız yerin bir bölümünde oturtun. Onları sıkıştırıp (gitmelerini sağlamak için) kendilerine zarar vermeye kalkışmayın.”[5] Buna göre, boşanan kadının eşlerin son ikametgâhından hem çıkmaları ve hem de çıkarılmaları yasaklanmıştır. Bu prensip üç kez boşamayı da kapsamına alır. Kadının, İddet süresince kocaya ait bir meskende kalması, aynı zamanda nesebi koruyucu bir önlemdir. Çünkü kadının gebe olması durumunda çocuğun ve annesinin korunması, gebelik olmaması durumunda ise nesep karışıklığının önlenmesi gerekir.

Zaruret ve ihtiyaç durumunda, iddet bekleyen kadının gece veya gündüz evden çıkabileceğinde şüphe yoktur. Nitekim Cabir (r.a.)’ten şöyle dediği nakledilmiştir: “Teyzem üç talakla boşanmıştı. Hurma toplamak için evden çıktığı sırada, yolda karşılaştığı bir adam bunu yapmamasını söyledi. Kadın Allâh’ın Rasûlüne giderek ne yapması gerektiğini sorunca, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Çık ve hurmalarını topla, umulur ki sen o hurmalardan sadaka verir veya bir hayır işlersin.” [6] Diğer yandan Uhud gazvesinde şehit düşen gençlerin eşlerinden bir bölümü Hz. Peygamber’e gelerek, gece evde yalnız kalmaktan çekindiklerini, içlerinden birisinin evinde bir arada geceleyip, sabahleyin evlerine dönmek istediklerini bildirdiler. Bunun üzerine Allâh’ın elçisi şöyle buyurdu: “Sizden herhangi birinizin evinde konuşup görüşün. Fakat uyumak istediğinizde, herbiriniz kendi evine dönsün.” [7]

Buna göre iddet bekleyen kadın bazı zaruret ve ihtiyaçları için gece veya gündüz evinden çıkabildiği durumlarda da geceyi başka bir yerde geçirmemesi gerekir. Burada boşanan kadınların hemen evden çıkarılmaması ve iddet sonuna kadar kendi alışık olduğu evde ve eşyasını kullanarak iddet süresini geçirmesi hedeflenmiştir. Âyetteki “Onları evlerinden çıkarmayın ve onlar da çıkmasınlar.” ifadesi bunu gösterir.

Müslüman kocanın boşadığı ehl-i kitaptan olan eşi ise iddet beklediği evden dışarı çıkabilir. Çünkü o, ibâdet niteliğinde olan şer’î hükümlere muhatap değildir. Fakat kocası isterse neseplerin karışmasını önlemek için onu, dışarıya çıkmaktan men edebilir.[8]

2) Boşanan eşlerin iddet süresince olan ilişkileri

İddet bekleyen kadınla, onu boşayan kocası arasındaki ilişkilere gelince, bunu şu şekilde belirleyebiliriz.

Ric’î talakla boşanmış olan kadının, aynı evde kocası ile birlikte kalması caizdir. Hatta burada kadının yas tutmayarak süslenmesi ve neşesini açığa vurması da caiz görülmüştür. Çünkü kocanın barışıp eşine dönmesinin, kesin ayrılıktan üstün ve tercihe şayan olduğunda şüphe yoktur. Bu yüzden Hanefîlere göre ric’î boşamada kocanın, eşinin cinsel yönlerinden yararlanması caizdir ve bu dönüş (ric’at) sayılır. Durum böyle olunca eşlerin gerek tesettür ve gerekse diğer davranışlarda birbirinden sakınmasına ihtiyaç kalmaz. Çünkü şehvetle öpme veya okşama gibi fiillerle de dönüş gerçekleşir

Bâin veya üçlü boşama durumunda ise, erkekle kadın aynı evde kalacaklarsa, eğer evin bağımsız bir bölümü veya bir oda varsa kadın orada tek başına kalır. Ayrı bir oda yoksa, geniş olan yere perde çekilerek, eşler ayrı bölmelerde kalabilir.[9]

Ancak bu durum, günümüz şartlarında kadının gideceği ana-baba evi veya kendisini evine kabul etmek zorunda olan erkek kardeş ve amca gibi bir yakınının bulunmaması durumunda sözkonusu olur.

Boşayan kocanın bâin talak durumunda, iddet süresi içinde artık bu kadına bakması ya da cinsel yönlerinden yararlanması caiz değildir. Çünkü aralarındaki evlilik bağı kesilmiştir. Ancak bir ya da iki bâin boşamada koca iddet içinde veya daha sonra yeni bir nikâh akdi ile bu kadınla evlenebilir. Üçlü boşamada ise, artık kadının yabancı bir erkekle evlenip ayrılmadıkça (bk. “Hulle” konusu) bunun caiz olmadığını yukarıda açıklamıştık.

Sonuç olarak bâin boşamada kadın iddet süresi içinde boşayan kocanın yanına tesettürsüz çıkamaz. Ev dar olur veya koca fâsık bulunursa, kocanın başka bir eve taşınması daha uygundur. Diğer yandan İslâm hakiminin, istek durumunda masrafları beytülmal’ce karşılanan güvenilir bir kadını iddetli kadına arkadaş olarak tayin etmesi de güzel görül­müştür.[10]

Kadının, iddetini kocasına ait son ikametgahta geçirmesinin öngörülmesi, kadın bakımından önemli bir haktır. Çünkü özellikle boşanmada eşler arasında sert tartışmalar olur ve erkek ayrılık halinde kadını evden çıkarmak isteyebilir. Kadının böyle bir durumda eşyasıyla ve belki küçük çocuklarıyla nasıl bir sıkıntıya düşeceğini anlamak güç olmaz. İşte, İslâm boşanma çeşidini ve nedenini dikkate almaksızın iddet süresince kadına mesken güvenliği sağlamıştır.

Diğer yandan, kocanın evden ayrılınca kendisine kalacak bir yer bulması daha kolay ve daha uygundur. Eşlerin geniş olan evde birlikte veya ayrı yerlerde kalsalar bile iddet süresince iletişimlerinin sürmesi, pişmanlık duymaları durumunda yeniden evliliği sürdürmelerini sağlamak içindir. Yaklaşık üç ay kadar süren boşama iddeti sonuna kadar eşlerde pişmanlık belirtisi görülmemişse, artık ric’î boşama kesinleşir ve bâin boşamada da iddet nafakası gibi evlilik etkileri sona erer.

Günümüz uygulamasında, kadın için koca evinde kalmak riskli ise, kocaya belli süre evden uzak kalma cezası verilmektedir.

3) Yolculuk sırasında kocanın ölümü veya boşaması durumunda alınan önlemler

Yolculukta kocası ölen veya yolculuk sırasında kocası tarafından boşanan kadın, kendi beldesi üç günlük yoldan (sefer mesafesi) daha yakın olur, gideceği yer üç günlük yoldan uzak bulunursa iddetini beklemek üzere kendi beldesine geri döner. Eğer gideceği yer daha yakınsa yoluna devam eder. Boşamanın ikamete elverişli bir yerde olmasıyla, yerleşim merkezi dışında yapılması sonucu değiştirmez.

Boşamanın meydana geldiği yer üç günlük mesafede olur ve gidilecek yer üç günden fazla olursa, belde güvenli olmadığı takdirde kadın yanında mahremi olsun veya olmasın seçme hakkına sahiptir. İster geri döner, dilerse yoluna devam edebilir. Bu arada iddet süresini geçirmek üzere kalabileceği bir yer olursa, orada da kalabilir.

Kadın kendi beldesinden başka bir beldede ikamete elverişli bir yerde iken boşansa, iddet sonuna kadar orada kalır. İddeti sona erince de yanında mahremi olmadıkça bu yerden çıkmaması gerekir. Yolculuğun hac için yapılmış olması da sonucu değiştirmez. Bu Ebû Hanîfe’ye göredir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre böyle bir durumda yanında mahremi varsa yolculuğa devam edebilir.

Şâfiî’ye göre yol güvenliği ve güvenilir yol arkadaşı olunca hac için veya geçici olarak bir yere giderken kocası ölse, kendi beldesinin binalarından ayrılmış ise seçme hakkına sahiptir. İsterse geri döner, dilerse yoluna devam edebilir. Çünkü başlangıçta kocası ona bu yolculuk için izin vermiştir.

Hanbelîlere göre böyle bir kadın beldesinden en az on sekiz saatlik bir mesafe ayrılmamış ise iddetini geçirmek üzere geri döner. Aksi durumda yoluna devam eder. İmam Mâlik’e göre henüz hac için ihrama girmemişse geri döner.[11]

Günümüzde hac yolculuğu sırasında veya Almanya gibi dış ülkelerde işçi, memur, elçilik mensubu ticaret erbabı gibi kimseler vefat edince, bunların karıları, eğer bu yerler iddeti geçirmeye elverişli ise, iddet süresince orada kalırlar. Bunda güçlük ve kadın için zarar söz konusu olursa kadın bir mahremi veya güvenilir bir yolculuk firmasının aracı ile kendi beldesine dönebilir.

Çoğunluğa göre gayri müslimler iddet konusunda kendi dinleri ile başbaşa bırakılır. Müslüman erkekle evli bulunan ehl-i kitap kadın ise boşanma veya kocanın ölümü durumunda iddete tabi olur.[12]

İddet Bekleyen Kadının Nafakası

Kocanın ölümü veya sahih evlilikte eşlerin ayrılması durumlarında iddet söz konusu olur. Nafakanın kapsam ve şeklinin de evliliğin sona erme şekli ile bağlantısı vardır. Bu yüzden, aşağıda iddet nafakasını gerektiren ayrılıkları esas alarak konuyu açıklamaya çalışacağız.

1) Ölüm iddeti bekleyen kadının nafakası

Kocasının ölümü üzerine iddet beklemekte olan kadına nafaka verilmesi gerekmez. Çünkü nafaka yükümlüsü olan koca vefat etmiş ve bütün mal varlığı mirasçılarına kalmış olur. Sağ kalan eşi de dörtte bir veya sekizde bir oranında mirasa girecektir.

Mirasla ilgili hükümler inmezden önce bir kocanın, vefatından sonra bir yıl süreyle, eşinin evinde barındırılmasını vasiyet etmesi gerekiyordu. Âyette şöyle buyurulur:

“Sizden karısını geride bırakıp ölecek olanlar eşlerinin kendi evlerinden çıkarılmayarak bir yıl süreyle yararlanmasını vasiyet etsinler.”[13]

Ancak bu âyette belirtilen bir yıl süreli nafaka ve mesken ile ilgili vasiyet hükmü kadına miras hakkı tanıyan Nisâ Sûresi 12. âyetin inmesiyle neshedilmiş, iddet süresi de aşağıdaki ayetle dört ay on güne indirilmiştir.

“İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları karıları kendi kendilerine dört ay on gün beklerler.” [14]

Diğer yandan hadiste, “Mirasçı için vasiyet yoktur.” [15] buyurularak, vasiyet yoluyla mal bırakma yalnız mirasçı olmayan kimselere tahsis edilmiş ve bunun miktarı da üçte birle sınırlandırılmıştır.[16]

Vefat eden kişinin bütün mal varlığı mirasa gireceği için, eşiyle son oturduğu ev de buna dahildir. Kocanın ölümü halinde sağ kalan eşin iddet nafakası hakkı da olmadığı için, diğer mirasçıların onu evden çıkarma hakları doğar. Özellikle bu konuda, vefat edenin anne- baba ile önceki eşinden olma çocuklarının mirasçı olması durumunda sıkıntı doğabilir. Buna göre koca vasiyet etmese bile, oturulan meskenle ilgili miras taksiminin bir yıla kadar geciktirilmesi vasiyet ve mirasla ilgili ayetlerin, birlikte uygulanması anlamına gelir ki, bu, maslahata uygun düşer.

Mirasçıların bu konuda eşi korumaları ve onu evsiz bırakmamak için miras paylaşımında bu durumu dikkate almaları beklenir. Nitekim Mâlikîlere göre, mesken kocanın mülkü olur veya kira ile tutulmuş olup da koca tarafında vefatından önce kirası peşin ödenmiş bulunursa kadın için iddet süresince burada oturma hakkı vardır. Bu oturma süresi de bir yıl değil dört ay on günden ibarettir.[17]

Kimi müellifler, bir yıl süreyle, kadın lehine vasiyet bildiren âyette; bir yıllık iddet süresi ve bir yıl süreyle ölen kocanın evinde oturma hakkı olmak üzere iki hükmün yer aldığını ve iddet süresini dört ay on güne indiren âyetin, yalnız birinci hükmü tahsis ettiğini, kadının hakkı olan bir yıl süreyle meskenden yararlanma hakkının ise devam etmekte olduğunu söylemişlerdir. Muhammed Ebû Zehra bu düşüncede olanlardandır.[18]

Kocanın ölümü durumunda, eşinin gebe olması da sonucu etkilemez, çünkü cenin sağ doğduğu takdirde mirastan kendine düşen payı alacak ve aile içinde babasının yokluğunda bir sonraki nafaka yükümlüsünün bakımına girecektir.

2) Ric’î talakla boşanan kadının nafakası

Ric’î talakla boşanan kadın iddet süresince yeme, içme, giysi ve barınma gibi bütün çeşitleriyle nafaka hakkına sahiptir. Bu konuda görüş birliği vardır. Çünkü ric’î boşamada, eşlerin barışma yoluyla evliliği sürdürme hakları devam etmektedir.

3) Bâin (kesin) talakla boşanan kadının nafakası

Hanefîlere göre, kesin boşama durumunda iddet süresince nafaka gerekir. Kadının gebe olması durumunda nafkanın gerekmesi konusunda görüş birliği vardır. Delil şu âyettir:

“Eğer onlar gebe iseler yüklerini bırakıncaya kadar nafakalarını verin.”[19]

Şâfiî ve Mâlikîlere göre kesin boşamada kadın gebe değilse yalnız meskende oturma hakkı söz konusu olur. Delil;

“O kadınları, gücünüzün yettiği kadar kaldığınız yerin bir bölümünde oturtun.” ayetidir.[20] Burada süknâ hakkı “gebe olup olmama” ayırımı yapılmaksızın mutlak olarak ifade edilmiş, âyetin devamında, “Eğer onlar gebe iseler doğuma kadar nafakalarını verin.” buyrularak nafakanın kapsamı yalnız gebe olan kadın hakkında genişletilmiştir.

Hanbelîlere göre kesin boşamada, gebe olmayan kadının nafaka hakkı bulunmaz. Çünkü Fâtıma binti Kays’ı kocası bain talakla boşayınca, Hz. Peygamber ona ne nafaka ve ne de süknâ hakkı vermemiş ve şöyle buyurmuştur: “Nafaka ve süknâ (mesken hakkı) kocanın karısına dönme hakkı bulununca kadın lehine bir haktır.” [21] Burada nafaka ve süknâ hakkı ric’î boşama ile sınırlandırılmıştır.

4) Boşanmada uzun süreli nafaka caiz midir?

Vefat eden kocanın eşinin, ortak evde bir yıl süreyle oturmasından söz eden ayetten,[22] sonra gelen aşağıdaki ayette, boşanan kadının eski kocadan yararlanmasından şöyle söz edilmiştir:

Boşanmış olan kadınlar için, Allâh’a karşı gelmekten sakınan (boşayan kocaları) üzerinde, iyi bilinen örfe göre bir yararlanma hakkı vardır. Düşünüp anlamanız için Allah size ayetlerini işte böyle açıklıyor.”[23]

Yukarıdaki ayette “metâ” sözlükte; yararlanma, yiyecek, giyecek gibi yararlı olan herşeyi kapsar. “İyi bilinen örfe göre yararlanma” ifadesi; toplumda bu yararlanma için oluşan bir örf veya kamunun yaptığı bir düzenleme varsa, onu da içine alan bir anlam zenginliğine sahiptir.

Boşanmada, kocanın nafaka yükümlülüğünün iddet süresince devam ettiği konusunda görüş birliği vardır. Ancak Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel’e göre, üçüncü boşama durumunda kadına yalnız mesken temin edilir; diğer giyim eşyası, yiyecek vb. gerekmez.

Kısaca, boşanan eşe iddet süresince nafaka desteği başka ayet ve hadislerde açıklanmıştır. Bu ayette çok genel bir ifade kullanılması; boşanma tazminatı, boşanan ve daha sonraki yıllarda dara düşen eşe yardımcı olmak gibi daha geniş alana yayılan bir destek akla gelmektedir.

Günümüzde boşanan bayanlar için söz konusu nafakanın uzun süre devam ettirilmesi, özellikle yeterli geliri bulunmayan, boşayan koca için önemli bir sıkıntı kaynağı olmaktadır. Ayette böyle bir desteğin, ancak “Allah’tan korkan eski koca” tarafından yapılabileceğine işaret edilmesi, bunun boşanma sebebiyle büyük sıkıntıya düşen, işini kaybeden, hastalanan, sığınacağı bir yeri bulunmayan, sığınma evi veya huzur evi gibi yerlere sığınmak zorunda kalan eski eşin, malî durumu iyi olan eski koca tarafından, -zorunlu olmadığı halde- kendi isteği ve vicdani sorumluluk olarak desteklenmesi anlamına gelir. Ancak kocanın iddet sona erdikten sonrası için böyle bir nafaka yükümlülüğü yoktur.

5) Kusurun iddet nafakasına etkisi

Evliliğin koca tarafından sona erdirilmesi, eşi için iddet süresince nafaka hakkı doğurur. Burada ayrılığın boşama, fesih veya kocanın kusuru sonucunda meydana gelmesi, hükmü değiştirmez. Koca, ayrılık tarihinden iddet sonuna kadar eşinin yeme, içme ve barınma harcamalarını kapsayan nafakayı karşılamakla yükümlü bulunur.

a) İddet nafakası gerektiren durumlar:

1) Kadının ric’î veya bâin talakla boşanması. Burada boşamanın üç kez olmasıyla, eşin gebe olup olmaması sonucu etkilemez.

2) Evliliğin mülâane, îlâ veya muhâlea yöntemlerinden birisi ile sona ermesi. Ancak bu durumda, kadının iddet nafakasından muhâlea bedeli olarak vazgeçmesi mümkün ve caizdir.

3) Kadın Müslüman olduğu halde, kocasının İslâm’a girmemesi yüzünden evliliğin sona ermesi.

4) Evliliğin, kocanın İslâm’ı terketmesi (irtidadı) veya hanımının usûl ya da fürûundan birisiyle sıhrî haramlık doğuracak nitelikte bir fiili işlemesi (cinsel temas) yüzünden sona ermesi durumlarında kadın iddet nafakası almaya hak kazanır.[24]

Kadının kusuru olmaksızın onun tarafından meydana getirilen ayrılıklar nafaka hakkını ortadan kaldırmaz. Nitekim kocanın kadına denk olmaması veya mehrin düşük olması gibi bir sebeple ayrılıp iddet bekleyen kadınla, kocanın cinsel özürlü oluşu yüzünden ayrılan kadın her ne kadar boşamayı meydana getiren taraf gibi görünüyorsa da kusurlu eş durumunda değildir. Bu yüzden de iddet nafakası alabilir.

b) İddet nafakasını düşüren durumlar:

Evliliğin kadının kusuru sonucunda meydana gelmesi durumunda ise kocanın iddet nafakası yükümlülüğü düşer. Kadının geçerli bir evlilikten ve cinsel temas ya da sahih halvetten (yalnız olarak başbaşa kalma) sonra İslâm dinini terketmesi veya kendi isteği ile kocasının usûl veya fürûundan birisi ile sıhrî haramlık doğuran (cinsel temas) bir fiili işlemesi durumu bu niteliktedir.[25]

Fâsit bir nikâhtan dolayı ayrılan bir kadın için de iddet nafakası söz konusu olmaz. Çünkü fâsit nikâh da nafaka hakkı doğurmaz. Bu iki çeşit nafaka birbirinin benzeridir.[26]

Kadın, iddet süresince nafaka istememiş olur ve İslâm hakimine başvurarak nafaka tesbiti de yaptırmamış bulunursa, iddet sonunda nafaka düşer. Ancak eşlerin karşılıklı anlaşması veya hakim kararı ile belirlenen nafaka kendiliğinden düşmez.

İddet Bekleyen Kadının Yas Tutması (İhdâd veya Hıdâd)

İhdâd veya hıdâd sözlükte, süslenmekten kaçınmak demektir. Bir fıkıh terimi olarak kocası veya bir yakını vefat eden kadının belli bir süre süslenme, kokulanma, sürme çekme, kına yakınma veya zînet takınma gibi sevinç ve neşeyi açığa vurma niteliğindeki davranışlardan sakınmasıdır. Türkçe’de buna “yas tutma” denir.

İslâm, kocası vefat eden kadının, en yakın hayat arkadaşını kaybetmesi ve evlilik nimetinden yoksun kalması yüzünden iddet süresince süslenmeyi bırakarak yas tutmasını meşrû saymıştır. Kadın; çocukları, anne, baba ve kardeş gibi yakın hısımları için de üç gün süreyle yas tutabilir. Ancak onun koca dışında hiçbir kimse için üç günden fazla yas tutması caiz görülmemiştir. Delil şu hadistir: Ümmü Habîbe (ö.44/664) r. anhâ, babası Ebû Süfyan’ın (ö.31/651) öldüğü haberini alınca üç gün beklemiş ve sonra kendisine bir koku getirilmesini istemiştir. Sonra şöyle demiştir: Allâh’a yemin olsun ki aslında benim bu kokuya ihtiyacım yoktur, ancak Allâh’ın elçisini minberde şöyle derken duydum: Allâh’a ve âhıret gününe inanan bir kadının, kocası için tutacağı dört ay on gün dışında, ölen herhangi bir kimse için üç günden fazla yas tutması helâl değildir.” [27]

Hanefîler, bâin veya üç talakla boşanmış olan kadının da yas tutmasını gerekli görürler. Çünkü kocanın ölümünde olduğu gibi, bâin boşanmada da evlilik nimetinden yoksun kalmanın üzüntüsü kadında görülmelidir.

Çoğunluk fakihlere göre ise böyle bir kadının yas tutması farz değil müstehaptır. Çünkü koca bâin boşama ile eşine eziyet vermiş olur. Bu yüzden kadının üzüntüsünü açığa vurması gerekmez.

Ric’î talakla boşanan kadının iddet içinde süslenmeyi bırakarak yas tutması gerekmez. Çünkü iddet süresince evlilik bağı ortadan kalkmış olmaz. Hatta bu durumda kocasının kendisine dönüşü (ric’at) umuluyorsa süslenmesi mendup olur.[28]

Diğer yandan kadın ihtiyaç ve zaruret durumlarında, yassın gerektirdiği kurallara uymayabilir. Çünkü zaruretler sakıncalı olan şeyleri mübah kılar.

İddet İçinde Doğan Çocuğun Nesebi

En kısa gebelik süresi altı ay, en uzun süre ise Hanefîlere göre iki yıl, Şâfiî ve Hanbelîlere göre dört yıl, Mâlikîlerden meşhur görüşe göre ise beş yıldır.

Gebeliğin en kısa süresi âyetle sâbittir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:

وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلٰثُونَ شَهْرًا “Çocuğun ana karnında taşınması ile sütten kesilmesinin süresi otuz aydır.” [29]

وَفِصَالُهُ ف۪ي عَامَيْنِ “Çocuğun sütten ayrılması da iki yıl sürmüştür.” [30] İlk âyetteki toplam otuz aylık süreden ikinci âyetteki sütten ayrılma süresi olan iki yıl çıkarılınca altı ay gebeliğin en kısa süresi olarak ortaya çıkar. Nitekim evlilikten altı ay sonra doğum yapan bir kadına Hz. Osman zina cezası uygulamayı düşünürken Abdullah İbn Abbas (r. anhümâ)’nın yukarıdaki iki âyeti okuyarak bunun normal doğum sayılması ve nesebinin babaya bağlanması gerektiğini söylemesi üzerine ceza uygulamasından vazgeçildiği nakledilir.[31]

Gebeliğin en uzun süresi ile ilgili açık bir nass bulunmadığı için müctehitler günlük çocuk doğum tecrübelerine dayanarak süreler belirlemişlerdir. Özellikle kocanın ölümü veya boşanmadan itibaren ne kadar süre sonra doğan çocuğun nesebi babaya nisbet edilecektir?

Hanefîlere göre ric’î boşamada, kadın iddetin sona erdiğini ikrar etmedikçe iki yıl ve daha fazla bir süre sonra doğacak çocuğun nesebi sabit olur. Çünkü kadının temizlik süresi uzamış olabileceği gibi, bu çeşit boşamada eşlerin iddet içinde de cinsel temasta bulunmuş olması muhtemeldir.

Bâin talakla boşamada ise, kadın iddetin sona erdiğini ikrar etmiş olmadıkça boşanma tarihinden itibaren iki yıl içinde doğan çocuğun nesebi sabit olur. Çünkü, süre bakımından çocuğun boşama sırasında anne rahminde bulunma ihtimali vardır. Ancak ayrılma gününden itibaren iki yıl geçtikten sonra doğacak çocuğun nesebi baba yönünden sabit olmaz. Çünkü kesin (bâin) boşamada iddet süresi içinde cinsel temas caiz değildir. Ancak kocanın bu çocuğun nesebini benimsemesi durumu müstesnadır. Böyle bir durumda, boşanan eşlerin iddet içinde şüpheye dayalı olarak cinsel temasta bulundukları düşünülür.

Kocası vefat eden kadının iki yıl içinde doğuracağı çocuğun nesebi baba yönünden sabit olur. Ancak kadının daha önce iddetinin sona erdiğini ikrar etmemesi şarttır. Diğer yandan vefat eden koca ile cinsel temasın olması da şart değildir (bk. “Nesep” konusu).

İddet beklemekte olan bir kadın, iddetinin sona erdiğini itiraf ettikten sonra altı ayın içinde doğum yapsa, çocuğun nesebi sabit olur. Çünkü böyle bir durumda ikrarı geçersiz sayılır.

Gebeliğin en uzun süresini dört yıl olarak kabul eden Şâfiî ve Hanbelîlerle, bu süreyi beş yıla kadar çıkaran Mâlikîler kocanın ölümünden veya boşamadan sonra bu süreler içinde doğacak çocuğun nesebini baba yönünden sabit görürler.[32]

Günümüzde nesebin tesbiti, DNA testi gibi tıbbî yollarla belirlenebilmektedir.

Boşanan Eşlerden Birinin İddet Süresi İçinde Vefat Etmesi

Evlilik kocanın ölümü ile sona ermişse kadın sekizde bir veya dörtte bir oranında mirasçı olur. Bu hak Nisâ Sûresi 12 nci âyette belirlenmiştir. Evlilik kocanın ölümü dışında bir nedenle sona erince, kadın iddet beklerken, kendisi veya eşi ölürse, diğeri ona mirasçı olabilir mi?

Ric’î talakla boşanmış olan kadın iddet beklerken eşlerden birisi ölse diğerinin ona mirasçı olacağı konusunda görüş birliği vardır. Burada, boşamanın sağlıklı iken veya ölüm hastalığı sırasında yapılıp yapılmaması sonucu etkilemez. Çünkü bu çeşit boşamada evlilik hüküm bakımından var sayılır.

Eğer boşama bâin (kesin) veya sağlıklı iken üç talakla olmuş ve iddet süresi içinde eşlerden birisi ölmüş bulunursa, diğeri ona mirasçı olamaz.

Boşama kocanın ölüm hastalığı sırasında bain veya üçlü boşama niteliğinde olur, ancak boşanma konusunda kadının rızası bulunursa kadın iddet beklerken koca ölse kadın ona mirasçı olamaz. Eğer boşanmada kadının rızası yoksa bu durumda çoğunluğa göre kocasına mirasçı olur.

Delil, ashab-ı kiramdan bir topluluğun görüşüdür. Hz. Ömer, Osman, Ali, Âişe ve Übey b. Ka’b (r. anhüm) bu görüşte olan sahabilerdendir. Burada kocanın boşama yetkisini kötüye kullandığı ve eşinden miras kaçırmak gayesiyle böyle bir boşama yoluna gittiği dikkate alınarak eşinin hakkı korunmuş olur.

Şâfiîlere göre ise bain veya üçlü boşama durumunda nikâh bağı sona erdiği için, sağ kalan eşin mirasçılığı söz konusu olmaz.[33]

Dipnotlar:

[1]. Bakara, 2/235. [2]. Bakara, 2/235. [3]. Kadri Paşa, el-Ahvâlü’ş-Şahsiyye, mad. 132. [4]. Talâk, 65/1. [5]. Talâk, 65/6. [6]. Müslim, Talâk, 55; Ebû Dâvûd, Talâk, 40; İbn Mâce, Talâk, 9. [7]. Zühaylî age, VII, 655, 656. [8]. Bilmen, istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmussu, II, 387. [9]. bk. Kâsânî, age, III, 204 vd.; İbnü’l-Hümâm, age, III, 291 vd.; İbn Âbidîn, age, II, 840; İbn Rüşd, age, II, 94 vd.; Zühaylî age, VII, 657, 658. [10]. Döndüren, age, s. 381, 382. [11]. Bilmen, age, II, 386, 387. [12]. Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, II, 387. [13]. Bakara, 2/240. [14]. Bakara, 2/234. [15]. Dârimî, Vesâyâ, 28. [16]. Buhârî, Vesâyâ, 3; Tirmizî, Vesâyâ, 1; İbn Mâce, Vesâyâ, 5. [17]. Zühaylî age, VII, 659. [18]. Ebû Zehra, Usûlü’l-Fıkh, Terc. Abdülkadir Şener, 2. baskı, Ankara 1986, s.166. [19]. Talâk, 65/6. [20]. Talâk, 65/6. [21]. Nesâî, Talâk, 7; A. b Hanbel, VI, 373, 417. [22]. Bakara, 2/240. [23]. Bakara, 2/241-242. [24]. Kadrî Paşa Kodu, mad. 324; bk. H.A.K. mad. 150. [25]. bk. Bilmen, age, II, 488, 489; Kadri Paşa Kodu, mad. 325, 326. [26]. Bilmen, age, II, 488. [27]. Buhârî, Cenâiz, 31, Hayz, 12, Talâk, 46-49; Müslim, Radâ’, 125, 126. 129; Ebû Dâvûd, Talâk, 43; 46, Tirmizi, Talâk, 18; Nesâî, Talâk, 58, 59; İbn Mâce, Talâk, 38. [28]. Zühaylî, age, VII, 660, 661; Bilmen, age, II, 388; bk. Şevkânî, age, VI, 296; Buhârî, Talâk, 46; Ebû Dâvûd, Talâk, 43; Nesâî, Talâk, 63. [29]. el-Ahkâf, 46/15. [30]. Lukmân, 31/14. [31]. Kâsânî, age, III, 211,212; İbnü’l-Hümâm, age, III, 300; İbn Rüşd. age, II, 352. [32]. Kâsânî, age, III, 211 vd.; İbn Rüşd, age, II, 352; Zühaylî age, VII, 663; ayrıntı için bk. «Nesep» konusu. [33]. bk. Serahsî, el-Mebsût, VI, 154, 155; İbn Rüşd, II, 68, 69; İbnü’l-Hümâm, age, V, 151; Sâbûnî, Hürriyetü’z-Zevceyn fî’t-Talâk, I, III vd.; Zühaylî age, VII, 64.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

KISACA İDDET NE DEMEK?

Kısaca İddet Ne Demek?

İSLAM'DA KADIN

İslam'da Kadın

İSLAM'DA KADIN HAKLARI NELERDİR?

İslam'da Kadın Hakları Nelerdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.