İbn Ata (k.s.) Kimdir?

Adı Ahmed ibn Muhammed, künyesi Ebu’l-Abbas, nisbesi el-Edemî. Zarif ve alim bir şeyh olarak tanınır. Bağdatlıdır.

Kur’an’ı anlama ve anlatma konusunda özel bir yolu ve üslûbu vardı. Nefehat müellifi onun, Kur’an’ı baştan sona işarı, yani tasavvufî üslubda tefsir ettiğini söylerse de bu eser bugün elimizde mevcud değildir. ibrahim Mâristânî, Cüneyd Bağdadî gibi devrin tanınmış şeyhlerinden ders aldı. Ebû Said Harraz gibi tanınmış sûfilerin hürmetini kazandı. Nitekim Ebû Said onun hakkında: “Tasavvuf ahlâk güzelliğidir. Inâbe ve intisab değil. Ben, bu mânâda gerçek tasavvuf ehli olarak Cüneyd ve Ibn Atâ’yı gördüm” şeklinde konuşurdu. Nefehat, onun Hallaç yüzünden 309/921 yılında katledildiğini kaydeder.

Mürüvvet ve Edeb

İbn Ata’dan sordular:

– Mürüvvet nedir? Şu karşılığı verdi:

– Allah için yaptığın amelini çok görmemen, aksine azımsamandır.

– İbâdetlerin en faziletlisi hangisidir? diye soranlara:

– Dâimâ Allah Teâlâ’yı mülâhaza etmen, huzûr hâlini korumandır, derdi.

Edeb konusunda söz söyleyen belli başlı sûfilerden biriydi. Ona göre edeb: Beğenilen güzel hal ve sıfatlar içinde olmaktı. Gizli ve âşikâr Allah’a karşı bütün amel ve ibadetlerinde edeb üzere bulunmaktı. Böyle yapan ancak edebli sayılır; değilse yabânî ve kaba damgasını yerdi. Zahir ve batın edebe riayet edenin konuşması da, susması da hep edebdendi. Edeb, su ve toprağa, dünya ve ahvaline aldırmadan hak ile muamele etmek, kendi fiilini görmeyip her şeyi Hakk’ın fiili görmekti.

KALB, KÂBE VE HEYBET

Kâbe ile kalbi mukayese eder; Kâbe’de makam-ı İb­rahim’in, kalbde Allah’ın eserlerinin bulunduğunu, Kâbe’nin de kalbin de direkleri olduğunu sِöyler, Kâbe’nin direkleri taştan, kalbin direkleri marifet nûrundandır, derdi.

Nefsini sünnetin gِösterdiği âdâba uymaya zorlayan kimsenin kalbini Allah Teâlâ mârifet nuru ile doldurur. Çünkü her türlü davranış ve fiilde Allah’ın sevgili peygamberine uymaktan daha şerefli bir makam yoktu. Kavlen ve fiilen onun edebi ile edeblenmekten daha şerefli bir tavır da sِz konusu olamazdı.

Heybet ve hayayı en büyük bilglik alâmeti sayar, heybet ve hayadan mahrum olan kimsenin her türlü hayırdan mahrum kalacağını sِöylerdi. Haya, Hak’tan ve halktan utanmak, heybet Hak’ka sevgi duyarak O’ndan korkmaktı. Heybet vera ehlinde, yani haram ve şüphelilerden sakınanlarda olurdu. Verası olmayanın heybeti sِöz konusu olamazdı.

KALPLERİN SÜKÛNETİ

Sordular:

– Ariflerin kalbi ne ile sükunet bulur?

– Bismillahirrahmanirrahim ile, dedi. Çünkü Bismillah lafzında Allah’ın heybeti, Rahman’da yardım ve nusreti, Rahim’de dostluk ve muhabbeti vardır, der; kalbin başkaları ile ülfeti Hak ile ülfetinin olmayışındandı. Çünkü Allah ile ünsiyet peyda eden kalb, masivadan uzaklaşırdı.

Derdi ki: “Kalbini zikir ehlinin meclislerinde yakın tut. Belki bu suretle gafletten kurtulursun. Salih kimselerin hizmetinde bulun. Belki bu sayede alemlerin Rabbına taate alışırsın.”

Allah ile muamelesinde Allah’ın kendisine verdiği bir ru’yet ve anlayış üzre olan kimse su üzerinde yürüse, havada uçsa bunda şaşılacak ne var? Zira emr-i ilahinin her biri insana şaşkınlık ve hayret verebilecek ölçüdedir.

Allah ile kul arasında insaf üç yerde olur, derdi. “Yar­dım dilemede, gayrette ve edebde. Kul yardım diler, Allah ya­kınlık kapıları açar. Kul gayret eder, Allah tevfîk ve başarı ihsan eder. Kul edebe sarılır, Allah ona ikram ve ihsanda bulunur.”

Sâlihlerin âdabını benimseyen kimsenin kerâmet seccâdesine oturmaya hak kazanacağını, velilerin âdâbını benimseyenin Hak’ka yakınlık postuna lâyık olacağını, sıddiklerin âdâbını benimseyenin müşâhede makamına ereceğini, nebilerin âdâbını benimseyenlerin ise Hak’kın dostluğuna (üns) ereceğini söylerdi.

ADEM VE CENNETTEKİ YASAK MEYVE

İbn Atâ, Âdemin cennetten çıkarılmasına sebep olan yasak meyve olayını şöyle anlatırdı:

– Âdem o yasak meyveden yedi. Allah Teala ona gazab etti ve onu cezalandırdı. Âdem suçunu anlayınca şöyle yalvardı: “Ya Rabbi, beni niye cezalandırdın? Halbuki benim o meyveyi yemekteki kastım, cennetinde sana yakın olarak ebediyen kalmaktı (bk. Tâhâ 20/120) Hak Teala Adem’e: “Ey Adem, sen burada kalmayı o yasak ağaçtan umdun. Onun meyvesini yiyerek burada ebediyen kalacağını sandın. Ben’den bir talebde bulunmadın. Müsebbibu’l-esbabı bırakıp sebebe aldandın. Ben de bu yüzden seni uyarmak üzere cennetten çıkardım” buyurdu.

Âdem cennette yasak meyveden yediğinde altın ve gümüş hâriç orada bulunan herşey onun için ağladılar, gözyaşı döktüler. Allah Teâlâ altın ve gümüşe: “Siz niçin Adem’e ağlamıyorsunuz?” diye sordu. Altın ve gümüş: “Biz sana isyân edene ağlayamayız.” diye cevap verdiler. Bu cevap üzerine Allah Teala buyurdu ki: “Öyleyse Ben de herşeye sizinle bir değer ve kıymet ölçüsü vereceğim, Adem evladını da size hizmetçi kılacağım.”

Şefkat, kendisini en güzel hale getirinceye kadar mü’minin peşini, gaflet de kendisini en kötü duruma düşürünceye kadar günahkarın peşini bırakmaz, derdi. Gafletin en büyüğü kulun Rabb’ından, O’nun emirlerinden gafleti idi. Hak ile olan muamelesindeki unutkanlık ve nisyanıydı. Şüphesiz nisyanın sonu da isyandı.

Aklın en sağlamı başarıya götüreni, ibadet ve taatlerin en kötüsü insanda benlik ve kendini beğenme duygusu doğuranıydı. Günahların en hafifi ise hemen ardından tevbe edileniydi. Tabiatın hoşlandığı şeylerle sükunete erivermek sahibinin hakaik mertebesine ulaşmasına perde ve engel olur. Çünkü hedef tabiatın muktezâsı değil, ruhun muktezâsıdır. Ruhun arzuladığı ise marifet-i ilahidir.

“Esbaba güvenmek bir aldanıştır. Meydana gelen manevi hallere aldanmak esas halleri yaradana giden yolu keser.” derdi.

Peygamberlerden avama kadar bütün halkın bir görevi ve yaradılış sırrı olduğunu şöyle açıklardı:

“Allah peygamberleri Hak’kı müşahede, velileri Hak’ka mücaveret ve yakınlık, salihleri takva, avamı mücadele için yaratmıştır”

“Allah Rasûlü’nde sizin için en güzel örnek vardır” (el-Ahzab 33/21) ayetindeki “En güzel örnek”i iyi huylar, hoş haller, beğenilen ibadetler olarak açıklar, bâtın âlemine âit sırlar, keşf ve işâretler olarak görmezdi. Çünkü Hz. Peygamberin batın ve sır âlemine âid bilgi ve işâretleri taşımaya ondan başkasının gücü yetmezdi.

Maneviyyat yolunun herşeyden önce güzel ahlak yolu olduğuna inanır ve bu yolda yükselip ilerleyenlerin namaz, oruç, sadaka ve mücadele ile değil; iyi huy ve güzel ahlâkla ilerleyip yükseldiğini söylerdi.

İBÂDETLERİN YORUMU

İbadet sırasında yapılan bazı fillerin manevi yönünü şöyle açıklardı:

“Abdestte el yıkamak Hak’tan gelen iyilik ve kolaylıkla yetinmekti. Yüzü yıkamak dünyadan yüz çevirmekti. Başa meshetmek nefsi bir yana atmaktı. Ayakları yıkamak Hak’kın münacaatına hazır olmaktı. Namaz için tekbir alındığında bütün benlik ve nefsani varlıktan çıkılır, tam bir şekilde namaza durulmuş olurdu. Kalbde ve kalıpta bu mana tahakkuk ettikten sonra Hak’ka münacat tam sağlam olurdu.”

Müridlerine şöyle bir hikaye anlatırdı:

Dervişlerden biri çölde dolaşırken yolunu şaşırır ve kendini bir suyun başında bulur. Suyun kenarında ay yüzlü bir güzel kızla karşılaşır. Kızın cazibesine kapılan derviş onun yüzüne şaşkın şaşkın bakar. Dervişin şaşkınlığını farkeden kız:

– Yanıma yaklaşma ve bana öyle alık alık bakma, der. Bu sözü duyan derviş:

– Bütün varlığım sana meyletti. Herşeyim seninle meşgul. Nasıl bakmam? der. Bunun üzerine kız:

– Biraz ilerde bir güzel kız daha var. Onu görsen, ben ona hizmetçi bile olamam, diye karşılık verir. Derviş dönüp kızın gösterdiği tarafa şöyle bir bakar fakat kimseyi göremez. Bu sefer kız:

– Doğru sözlülük ne kadar güzel, yalan ne kadar çirkin. Senin söylediklerine inanarak bütün varlığınla bana bağlandığını sanmıştım. Halbuki sen benden başkasına bakıyorsun, der. Derviş utanır, mahcûbiyetinden başını önüne eğer. Bir süre sonra başını kaldırdığında kimsecikler yoktur ortada.

HALVET VE UZLET

Bir gün biri geldi ve İbn Ata’ya sordu:

– Ben inzivaya çekilip halktan uzaklaşmak istiyorum. Ne dersiniz? İbn Ata:

– Halktan uzaklaşınca kiminle olacaksın? diye sordu. Cevap bulamayan adam:

Peki başka ne yapabilirim? diye karşılık verdi. İbn Ata:

– Zahirde halk ile, batında Hak ile olmaya çalış, diye öğüt verdi.

- rahmetullahi aleyh -

Kaynaklar: Sülemî, s. 265-272; Ebû Nuaym, X, 302-305; Kuşeyrî, I, 146; Hücvîrî, s. 188-189; İbnul-Cevzî, II, 444-446; Attâr, s. 488-496; İbnul-Mulakkın, s. 59-61; Câmî, s. 141-142; Şârânî, I, 81; Münâvî, I, 520-521; A’lâmun-nübelâ, XIV, 255-256.

Kaynak:  Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ, Gönül Erleri, Erkam Yayınları

KUR’AN’DA GEÇEN PEYGAMBERLERİN HAYATI

Kur’an’da Geçen Peygamberlerin Hayatı

SAHABELERİN HAYATI

Sahabelerin Hayatı

OSMANLI PADİŞAHLARI VE HAYATLARI

Osmanlı Padişahları ve Hayatları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.