Gerçek Tasavvuf Nedir?

Meselâ gönül dünyamızda “tasavvuf” mefhumunun müstesnâ bir mevkii bulunmaktadır. Fakat günümüzde pek çok dînî mefhum gibi “tasavvuf” da ağır ithamlara mâruz kalmaktadır.

Tasavvufa yöneltilen îtirazların temelinde ise, umûmiyetle şu iki sebep dikkat çekmektedir:

Birincisi; tasavvufun hakîkatinden uzak ve bîhaber olmak.

İkincisi de; tasavvufun bâzı câhiller veya ehil olmayan kimseler tarafından yanlış tatbik edilişini öne sürerek, bunu bütün tasavvuf erbâbına mâl etmek.

Hâlbuki tasavvuf; art niyetli kimselerin istismâr ettiği veya göstermek istediği gibi bir yapı aslâ değildir.

Bilâkis tasavvuf, bizim mânevî kimliğimizi inşâ eden temel değerlerimizdendir. Anadolu toprağı, bin yıldır tasavvufî terbiye ile yoğrulmuştur. Onun için tasavvuf, milletimizin mayasında, fıtratında mevcuttur.

Gerçek tasavvuf; bir terbiye mektebidir. Kulu Allahʼtan uzaklaştıran bütün menfîliklerden sakınarak “takvâ”ya erme disiplinidir.

Tasavvuf; Hakk’a teslîmiyet pınarından kana kana içmenin ve “îmân”ı “ihsan” gibi yüce bir ufka taşımanın diğer adıdır.

Tasavvuf; nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir.

Tasavvuf; nefsi rûhâniyetin emrine âmâde kılmanın, tâlim, terbiye ve tezkiyesidir.

Tasavvuf; iç âlemini ikmâl gayretindeki bir müʼminin, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelerek onların ihtiyaç ve eksikliğini şefkat ve merhametle telâfî etme mes’ûliyetidir.

Tasavvuf; insanların kuyusunu kazmak değil, kuyuya düşmüş olanları dahî kurtarmak için gönlünü bütün insanlığın huzur bulacağı bir rahmet dergâhı kılmaktır.

Tasavvuf; gerektiğinde âhiret için dünyevî arzulardan vazgeçmektir. Fakat ne pahasına olursa olsun, dünya için âhiretten aslâ vazgeçmemektir. Zira damlayı deryâ ile değişmek, en büyük hamâkattir.

Tasavvuf; bir makam-mevkî ve apolet arayışı değil, hiçlik ve yokluk kapısıdır. Dünyevî ihtirasları kalpten çıkarmadan girilemeyen bir gönül dergâhıdır. Fânîliğin idrâki içinde Hakk’a râm olmaktır. Allah rızâsını tahsil için; Allâh’ın kullarına, adâlet, hakkâniyet, dürüstlük, samimiyet, şefkat ve merhamet gibi hasletlerle muâmeleyi, hayat düstûru edinmektir.

Tasavvuf; insanın iç dünyasındaki duyguları terbiye ederek kulluk hayatında şerîati kemâle erdirme gayretidir. Kul, sadece satırlardan okumakla kemâle eremez. Hâlini ve gönül dünyasını menfîliklerden temizleyerek kemâl bulur. Onun için tasavvuf; arı-duru, saf bir şerîati yaşamaktır.

Tasavvuf; Allah Rasûlüʼnü aşk ile yakından tanıyabilme, Oʼnun muhteşem karakter, şahsiyet ve ahlâkından nasîb alarak, dîni, özüne ve rûhuna uygun bir şekilde, vecd içinde yaşayabilme gayretidir.

Bu nevî düsturlarla tezat teşkil eden, özünü ve ölçüsünü Kur’ân ve Sünnet’­ten almayan ne varsa -her ne kadar tasavvufa izâfe edilirse edilsin- bâtıldır.

Yine tasavvuf; hangi makam ve mevkîde olursak olalım, bir “abd-i âciz” yani “âciz bir kul” olduğumuzun idrâki içinde bulunmaktır. Kendi mevkiimizi dâimâ “kapı eşiği”nde görebilmektir. Gurur, kibir, enâniyet ve benlik dâvâsını gönülden çıkarıp, hiçliğe bürünmek ve Hak’ta fânî olma yoludur. Hiçbir nîmet ve muvaffakıyeti nefsine mâl etmeyip bütün bunlara;“Sen’in lûtfun yâ Rabbi!” diyebilmektir.

Tasavvuf; “beyne’l-havfi ve’r-recâ”, yani Cenâb-ı Hakk’ın gazabına dûçâr olma korkusu ve ilâhî rahmete nâiliyet ümidi arasında bir kalbî kıvamla kullukta bulunmaktır.

Tasavvuf; benlik iddiâsıyla bir “arz-ı endâm” yani “gösteriş” içinde bulunmak değildir. Bilâkis son nefes ve âhiret endişesi içinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve inâyetine ilticâ ederek bir “arz-ı hâl” hissiyâtıyla yaşamaktır. Dâimâ tevâzu, mahviyet ve hiçlik üzere olmaktır.

Hâl böyleyken -maalesef günümüzde- tasavvuf ve onun terbiye mektepleri olan “tarîkat”lerin; dünyevî emelleri için ilâhî emir ve nehiyleri dahî hiçe sayan fırkalarla aynı kefeye konulması, apaçık bir art niyetin göstergesidir.

Tarih boyunca gerçek mutasavvıflar, dâimâ toplumu aydınlatan birer irşad meş’alesi olmuşlardır. Abdülkâdir Geylânî, Bahâüddîn Nakşibend, Mevlânâ, Yûnus Emre, Hüdâyî ve emsali Hak dostları, bulundukları toplumlar için bir rahmet dergâhı olmuşlardır. Dîn, îman, vatan, millet ve ümmetin zararına olan hiçbir menfî oluşuma tâviz vermedikleri gibi, böyle şer odaklarına karşı en büyük mücâdeleleri de onlar vermişlerdir. İmâm-ı Rabbânî, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri bunun en meşhur misallerindendir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi 368. Sayı Ekim 2016

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.