Gayret ve Heyecanımızı Nasıl Yönetmeliyiz?

Bir Müslüman olarak gayret ve heyecanımızı nasıl yönetmeliyiz?

Yüce Rabbimiz bize en büyük hediye olarak kelam-ı kadimi olan Kuran-ı Kerim’i ve onun canlı tefsiri olarak da Âlemlere rahmet olan Peygamberini göndermiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) olmadan Kuran’ı anlamak ve ondan istifade etmek mümkün değildir. Aynı şekilde Ashab-ı Kiram'ı tanımadan da, Peygamber Efendimiz’i anlamak mümkün değildir. Peygamber Efendimiz üsve-i hasene, en mükemmel örnek olduğu gibi sahabe de Allah Resulünün en güzel yansımalarıdır. Bu sebeple Allah Resulü onları gökteki yıldızlara benzetmiştir, meşrebine göre sahabe efendilerimizden birisine tutunan kurtuluşa erer. Zira Kuran-ı Kerimin nüzulu, hadis-i şeriflerin vürudu ashab-ı kiramın gözü önünde olmuştur. Bu canlı şahidlik ashaba öyle bir manevi heyecan vermiştir ki onlar mallarını ve canlarını Allah ve Resulü için feda etmeyi kendileri için ganimet bilmişlerdir. Allah yolunda cihada düğüne gider gibi gitmişlerdir, bu adanmışlığın en güzel örneği İstanbulumuz’da misafir ettiğimiz Ebu Eyyub el-Ensari Hazretleri'dir. Kendisi 93 yaşında iken din heyecanı ile yerinde duramamış, üç bin kilometrelik bir yolu at ve deve sırtında aşarak buralara kadar gelmiştir. İleri yaşta muaf olmasına rağmen o mübarek sahabe din sevdası ile yollara düşmüştür.

SEVGİLİNİN HAYALİ

Sahabe yolundan giden sufiler din-i İslam-ı mübini aşk ile yaşamışlardır. Mevlana’ya göre de insanın amellerini kıymetli yapan bu dini heyecandır, bu olmadan yapılan her iş nakıstır. Gönül cezbesini elde etmek için de kul, Sevgilinin hayali ile iş işlemelidir: “Sevgilinin hayali, gönüllerimizde oldukça; işimiz, kulluk ve can vermedir” (c.2:2573) Mevlana böyle yapmayıp da sadece madde ile heyecanlanan gafilleri şöyle azarlar: “Be serkeş herif, din kazancı; aşktır, gönül cezbesidir. Bu aşağılık nefis, senden fâni kazanç ister. Fakat niceye bir aşağılık şeyleri kazanıp duracaksın, bırak artık, yeter. (c.2:2602-3)

DİNİ AŞK VE HEYECAN İLE YAŞAMAK

Şüphesiz ki dini aşk ve heyecan ile yaşamak çok önemlidir, ne var ki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sahabesinin aşırı heyecanını daima kontrol etmiş, onların ölçüsüz fedakârlık isteklerini frenlemiştir. Ömür boyu oruç tutmak, daima namaz kılmak ve evlilikten uzak durmak gibi cezbeye kapılarak niyet edenleri yaptıkları bu işlerden vazgeçirmiştir. Bazı sahabeler tüm malını infak etmek istemiş, Peygamberimiz ise servetlerinin üçte birini infak etmelerini kâfi görmüştür. Olağanüstü durumlarda, savaş meydanlarında sahabenin çok büyük fedakârlıklar yapması hoş karşılanmış ama normal zamanlarda ve günlük hayatta orta yol tavsiye edilmiş, amellerin az da olsa devamlı olanı teşvik edilmiştir.

Bundan hareketle salik, kâmil bir mürşidin rehberliği altında cezbesini yani heyecanını yönetmelidir. Bu manada tasavvuf yolunun iki önemli katkısı vardır, ilki maneviyat yoluna girmeden önce ortaya çıkan aşırı cezbe/heyecan kontrollü şekilde hayır yolunda kullanılır. İkinci olarak da eğer bir insan yapı itibarı ile kuru tabiatlı ve heyecansız ise süluk yolu onda cezbe kabiliyeti ortaya çıkarır. Maneviyat yoluna aşksız giren kişi süluk sonunda aşk ve cezbe sahibi olur, bu durumda manevi gelişim ne tek başına heyecan ile ne de cezbesiz kuru bir tarikat ritüeli ile hâsıl olur. İmam Rabbani bu hali şöyle açıklar:

“Seyr u sülûke hazırlık sadedinde oluşan (başlangıçtaki) cezbe amacı yansıtmaz (yeterli değildir). Asıl amacı ifade eden cezbe ve tasfiye, seyr u sülük ve seyr-i fillahtan ibaret olan tezkiyenin tamamlanmasından sonra sağlanan cezbe ve tasfiyedir. Sülük ve tezkiyeden önce ortaya çıkan cezbe ancak sülük yollarını kolaylaştırmaktan ibarettir.” (Mektubat, c.I, 62. Mektup)

MANEVİ YOLUN EN BÜYÜK TEHLİKESİ

Sufilere göre maneviyat yolunun en büyük tehlikesi salikin zamanla sevgisini ve heyecanını kaybetmesidir. Zira bu tür insanlarda işbâ, bir tür yalancı doygunluk hissi uyanır, İşbâ, salikin elde ettiği az bir fütuhata aldanarak heyecanını kaybetmesi, hayırlı amellerden kendisini müstağni görmesi demektir. Nasıl ki bazı âlimler ilmiyle, zenginler servetiyle kendilerini müstağni görürlerse, bunun gibi bir takım maneviyat yolcuları da hallerini beğenerek, hayırlı işleri ve tarikat ihvanını küçümsemeye başlarlar. İş o hale gelir ki mürit şeyhi ile beraber olmaktan bile heyecanlanmaz hale gelir. İmam-ı Rabbani davranışlarında işbâ halini hissettiği bir müridine şöyle yazmıştır:

“Bilmen gerekir ki; buraya kadar geldiniz, ayaklarınızı yordunuz ve çabucak ayrıldınız. Bir takım sohbet hukukunu yerine getirmeye fırsat dahi bulamadınız. Sohbetten ve beraber olmaktan maksat, ya faydalı olmak ya da faydalanmaktır. Eğer bu iki özellik bir mecliste bulunmazsa, o meclisin bir değeri yoktur.” (157. Mektup)

Son olarak da şunu ifade edelim ki zamanımız maddi heyecanların ve cezbelerin çoğaldığı, manevi olanlarının ise azalmaya yüz tuttuğu bir dönemdir. Bugün insanımız hayatının en önemli tercihlerini Hak’tan gelen bir cezbe ile değil de maddenin cazibesi altında yapmaktadır. Mevlana Hz.leri Allah aşkı dışında, makam ve mevki gibi dünyevi gayeler ile yapılan her işi can çekişmek olarak görür:Dünya mansıplarını elde etsen bile yine kaybetme korkusundan canın çıkar. Güzeller güzeli Allah’ın aşkından başka ne varsa can çekişmeden ibarettir, hatta şeker yemek bile!” (Mesnevi, c.I, 3685-86)

Ramazan ayında Yüce Rabbimiz şeytanları zincirleyerek hepimize büyük ikramda bulundu, manevi cezbe ve heyecanımız son derece arttı. Namazlarımızı vaktinde kılmaya, Kuran-ı Kerimi hatim etmeye, infaklarda bulunmaya çalıştık. Eğer bu amellere Ramazan ayının bitmesi ile son verir isek heyecanımızı bütün seneye yayamamış oluruz. Rabbimiz hepimize din gayreti ve cezbesi versin. Malumdur ki:Amellerin en hayırlısı az da olsa devamlı olanıdır.” (Müslim, Müsafirin, 218)

Kaynak: Süleyman Derin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 423

SAHABENİN HEYECANI

Sahabenin Heyecanı

İBADET HEYECAN VE SABIR İSTER

İbadet Heyecan ve Sabır İster

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.