Sınırlı Ömürde Yapılan Hatalar İçin Sonsuz Cehennem Adil midir?

Sınırlı ömürde yapılan hatalar için sonsuz cehennem adil midir?

Hazırlayan: Dr. Muhammed Yuşa Yaşar

İnsanın sınırlı bir ömür içinde işlediği günahlar ve yaptığı hatalar karşılığında ahirette sonsuz bir azaba uğraması meselesi, kelam geleneğinde adalet, va’d-va’îd (müjde-tehdit) ve hüsn-kubh (güzel-çirkin) başlıkları altında ele alınan önemli tartışmalardan biridir. Öncelikle belirtmek gerekir ki Allah’ın mutlak adalet sahibi olduğu ve hiçbir şekilde zulmetmeyeceği hususunda tüm mezhepler ittifak halindedir. Bu nedenle Allah’tan adaletsiz bir fiilin sadır olması mümkün değildir.

Peygamberler ve İlahi Kitaplar Aracılığıyla Emir ve Yasaklar Bildirmiştir

Allah Teâlâ, sınırlı dünya hayatında insanı başıboş bırakmamış (Kıyamet 75/36); peygamberler ve ilahi kitaplar aracılığıyla emir ve yasaklarını bildirmiştir. İnsanların bu emirlere uygun yaşadıklarında mükâfatlandırılacakları, bunlara uymadıklarında da cezalandırılacakları bildirilmiştir. Konu, “Herkes ölümü tadacaktır; yaptıklarınızın karşılığı size eksiksiz olarak ancak kıyamet gününde verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılır da cennete konursa artık kurtulmuştur.” (Âl-i İmran 3/185) gibi pek çok ayetlerde açıkça ifade edilmiştir. Dolayısıyla cennet ve cehennemi hak etme durumu, insanın dünya hayatındaki tercihleriyle doğrudan ilişkilidir. İnsan, kendi iradesiyle hayır ya da şer yönünde seçim yapmakta ve bu tercihlerinin hesabını vereceği kendisine bildirilmektedir. (Kasas 28/84). Sonuçta ahiretteki durumun belirleyicisi, dünya hayatındaki fiillerdir.

Allah’ın zamandan ve mekândan münezzeh olması sebebiyle O’nun açısından geçmiş ve gelecek söz konusu değildir. Fânilik, dünya ve insan için geçerli olup, bâkî olan yalnızca Allah’tır: “Yeryüzünde bulunanların hepsi fânidir. Azamet ve kerem sahibi rabbinin zâtı ise bâki kalır.” (Rahmân, 55/26-27). Ölümden sonra başlayan ahiret hayatı ise “sonlu” değil, “ebedî bir zamanı varlık alanını” ifade etmektedir. Bu bağlamda cennet sonsuz mükâfat, cehennem ise sonsuz azap yeri olarak tasavvur edilmektedir. Bununla birlikte cennetin sonsuz mükâfat yeri olduğu konusunda bir ihtilaf bulunmazken cehennemde ebedî azap meselesi İslam alimleri arasında büyük bir tartışma konusu olmuştur.

Sınırlı Bir Ömürde İşlenen Fiillerin Karşılığı

Sınırlı bir ömürde işlenen fiillerin karşılığında sonsuz ceza verilmesinin ilâhî adaletle bağdaşıp bağdaşmadığı sorusu, bu tartışmanın merkezinde yer alır. Mâtürîdî kelâmı meseleyi yalnızca “sınırlı süre–sonsuz ceza” çerçevesinde değil, cezanın kime ve hangi gerekçeyle verildiği açısından ele alır. Buna göre ceza, fiilin kısa sürede işlenmiş olmasından değil, kul tarafından tercih edilip kesbedilmesinden dolayı verilir. Bu yüzden ceza ve mükâfat, emir ve nehyin anlamını güvence altına alan ilahî düzenin parçasıdır; zira va’d–va’îdin bulunmaması hâlinde itaat ve isyanın anlamı ortadan kalkar. Bu sebeple insan, fayda ve zarar doğuran fiillere yönelen bir varlık olduğundan, amellerin sonuçlarının belirlenmesi gerekmektedir. (Mâturîdî, 99-100). Hikmet, her şeyi yerli yerine koymak anlamına geldiğinden -ayetlerde de belirtildiği gibi- Allah da kimseye haksızlık etmez ve herkes kendi kazandığının  karşılığını görür. (Fussilet 41/46; Mü’min 40/17; Câsiye 45/28). Bu nedenle sınırlı ömürde işlenen fiillerin karşılığının verilmesi zulüm değil, adaletin gereğidir (Mâturîdî, 225-228; Nesefî, 1993, 1/120; Semerkandî, 2012, 291-295).

Eş’arîler ise cezanın süresi ile fiilin süresi arasında zorunlu bir orantı kurulamayacağını savunur. Onlara göre böyle bir orantı iddiası, ilâhî fiilleri beşerî ölçütlere tâbi kılmak anlamına gelir. Oysa Allah üzerine herhangi bir zorunluluk yoktur ve O’nun fiilleri dışsal bir ölçüyle sınırlandırılamaz (Cüveynî, 1950, 399-400). Kur’ân’da cezanın amellere göre olduğu bildirilmekle birlikte, bu cezanın süresini belirleyen şey akıl değil, nasstır. Nitekim cezanın ebedî oluşu ilâhî iradeye bağlıdır ve bu durumun adaletsizlik olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.

Mu’tezile ise Allah’ın adaletini, kulun kudreti ve ihtiyarıyla ilişkilendirir. Buna göre insan, ancak gücünün yettiği fiillerden sorumlu tutulur. (Cüşemî, 2018, 95). Ceza, bu fiillerin karşılığı olarak verilir ve adalet gereği fiille uyumlu olmalıdır. Bu bağlamda cezanın varlığı ilâhî va’îdin gereği olup, adalet ilkesine dayandırılır.

Önemli Olan Nokta

Bütün bu yaklaşımlar dikkate alındığında, Allah’ın insanlara emir ve yasaklarını bildirdiği, iman ve salih ameli emrettiği ve bu buyruklara uyanlarla uymayanların akıbetini açıkça beyan ettiği görülmektedir. Bu nedenle insanın, hesaba çekileceğini bilerek hareket etmesi gerekir. Buna rağmen inkâr üzere ölenler için ebedî azabın bulunduğu nasslarla sabittir. Burada önemli olan nokta, küfrün yalnızca sınırlı sürede işlenen bir fiil olarak görülmemesidir. Küfür, hakikate ve ilâhî hitaba karşı bilinçli bir karşı duruşu ifade eder. Bu nedenle cezanın mahiyetini değerlendirirken sadece fiilin süresine değil, taşıdığı anlam ve yönelime de bakmak gerekir. Ayrıca ilâhî rahmetin, dünya hayatı boyunca tevbe imkânını açık tuttuğu da unutulmamalıdır. Bu çerçevede ebedî azap, bir adaletsizlik değil; insanın özgür tercihlerinin ve ilâhî hitabı reddetmesinin nihai sonucu olarak anlaşılmalıdır.

KAYNAKÇA

  • Cüşemi, Hakim el-. Uyûnü’l-mesâil fi’l-usûl. thk. Ramazan Yıldırım. Kahire: Darü’l-İhsan, 2018.
  • Cüveynî, İmâmü’l-Haremeyn Ebü’l-Meâlî Rüknüddîn Abdülmelik. el-İrşad ila kavâtıi’l-edilleti fî usûli’l-i’tikad. thk. Muhammed Yusuf Musa. Kahire: Mektebetü’l-Hanci, 1950.
  • Eş’ari, Ebü’l-Hasan İbn Ebû Bişr Ali b. İsmail b. İshak, 324/936. Makalatü’l-İslâmiyyin ve ihtilafü’l-musallin. ed. 2. bs. thk. tsh.: Hellmut Ritter. Wiesbaden: Franz Steiner Verlag, 1963.
  • Mâtürîdî, Ebû Mansûr el-. Kitâbü’t-Tevhîd. thk. Fethullah Huleyf. İskenderiyye: Dârü’l-Câmiâti’l-Mısriyye, ts.
  • Nesefi, Ebü’l-Muin en-. Tebsıratü’l-edille fî usuli’d-din. thk. Hüseyin Atay. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı, 1993.
  • Sadrüşşeria, Ubeydullah b. Mes’ud b. Mahmûd el-Buhari el-Mahbubi, 747/1346. Şerhu ta’dili’l-ulûm. thk. Mustafa Borsbuğa Mahmud Ay. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı [Riasetü’ş-Şuuni’d-Diniyye], 2021.
  • Semerkandî, Şemseddin. el-Maârif fî şerhi’s-Sahâif. Amman: Câmiatü’l-Ulûmi’l-İslâmiyye el-Âlemiyye, Doktora (Thk. Abdurrahman Süleyman), 2012.

İslam ve İhsan

CEHENNEM AZABI İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

Cehennem Azabı İle İlgili Ayet ve Hadisler

KÂFİRLER CEHENNEMDE EBEDÎ Mİ KALACAKLAR?

Kâfirler Cehennemde Ebedî mi Kalacaklar?

CENNET VE CEHENNEM EBEDİ MİDİR?

Cennet ve Cehennem Ebedi midir?

ALLAH’IN ADALETİ NASILDIR?

Allah’ın Adaleti Nasıldır?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.