Fakir Nasıl Yaşar, Zengin Nasıl Ölür?

Zengin olsun, fakir olun herkes Allâh’ın kuludur. Allah katında en kıymetli olan, yanında dünya nîmeti bol olan değil, takvâ sahibi olandır. Sosyal hayat ancak, zenginin servetini, fakirin de beden gücünü ortaya koyması ile yürür. Herkes zengin olsa, kimse çalışmaz. Herkes fakir olsa bilim, teknoloji, îmar, iskân ve sanat ilerlemez.

Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh- anlatır:

“Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile seferde bulunuyorduk. Devesine binmiş bir adam çıkageldi. Bir şeylere ihtiyacı varmış gibi sağa sola bakınıyordu. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizlere dönüp taleplerini peş peşe söylemeye başladı.

«-Yanında ihtiyacından fazla binek hayvanı olanlar, olmayanlara versinler. Fazla azığı olanlar, azığı olmayanlara versinler.»

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha birçok şey saydı. İşte o zaman kimsenin ihtiyacından fazla bir şey bulundurmaya hakkı olmadığını anladık.” (Müslim, Lukata, 18)

TERAZİNİN KEFESİNDEKİ DUA

Kocası hasta olduğu için çalışamayan, yedi çocuk annesi yoksul bir kadın, günlerdir yemek yemeyen çocuklarının feryadı ile yüreği yanarak, “Çocuklarımı doyuracak bir şeyler bulabilir miyim?” ümidiyle evinden çıkar. Ürkek, kederli, çaresiz ve muhtaç bir şekilde bakkaldan içeri girer. Utanarak, oldukça alçak sesle, çaresizliğini bildirip kocası çalışmaya başladığı zaman borcunu ödeyeceği vaadi ile yiyecek bir şeyler ister. Kadının vaziyetini anladığı hâlde anlamazlıktan gelen gâfil bakkal, türlü hakaretlerle kalbini inciterek onu dükkânından kovar. Yavruları için onurunu ayaklar altına alan kadın, tekrar yalvarır:

“-Lütfen, artık feryatlarına dayanamıyorum, gözlerimin içine bakarak açız diyorlar, kendim için değil, küçücük çocuklarım için istiyorum!”

Bakkal kolundan tutup kadını dışarı atacakken konuşulanları duyan bir müşteri, bakkala, “yoksul kadının istediklerini vermesini, ücreti kendisinin ödeyeceğini” söyler. Canı sıkılan bakkal, kadından ihtiyaç listesini vermesini ister. Kadın cebinden bir kâğıt çıkarır, bir şeyler yazar ve bakkala verir. Bakkal yazılanları okumadan terazinin bir kefesine kâğıdı koyar ve kâğıdın ağırlığı kadar kendisine yiyecek vereceğini söyler.

Bakkal, terazinin diğer kefesine bir şeyler koymaya başlar. Ne koyarsa koysun kâğıdın olduğu terazinin kefesi ağır basmakta bakkalın koydukları hafif gelmektedir. Bakar bakkal bu iş böyle olmayacak, kefe bir türlü yükselmiyor:

“-Tamam, ben sözümden vazgeçtim. Al bunları, git dükkânımdan sana vereceğim bu kadar…” der.

Koyar eşyaları kadının çantasına ve hemen dükkândan çıkartır. Şaşkındır da bir yandan… Kâğıdı alıp kadının ihtiyaçlarını okumaya çalışır. Gördüğü karşısında hayrete düşer, kâğıtta sadece:

“-Allâh’ım! Neye ihtiyacım olduğunu Sen bilirsin. Kendimi Senin ellerine teslim ediyorum.” yazmaktadır. Kâğıtta yazılanı bir de müşteri okur, huzur içinde gülümser ve:

“-Her kuruşuna değdi.” der.

FAKİRLİK FİTNESİ

Fakir; kelime mânâsı olarak “omurga kemiği kırık kimse” demek… Istılah mânâsı ise, “zorunlu ihtiyaç sahibi olmak” ve “muhtaç olduğu şeyi bulamamak”...

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Fakirlik fitnesinin şerrinden Allâh’a sığınırım.”[1] buyururken; Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ise:

“Bütün belaların en vahimi, fakirliktir.” buyurmuştur.

Lokman -aleyhisselâm- oğluna:

“-Oğlum! Helâlinden kazanarak fakirlikten kurtulmaya bak. Çünkü fakir düşen kimse şu üç belâdan kurtulamaz. Dîni zayıflar, aklı zayıflar, insânî duygularını yitirir. Bu dertlerin en kötüsü, üçüncüsüdür. Daha da kötüsü, insanların onu hafife almalarıdır.” demiştir.

Reşat Nûri Güntekin’in “Kuş Yemi” hikâyesinde Balkan Harbi’nde babasını, daha sonra hastalıktan annesini kaybedip büyükannesi ile yaşamak zorunda kalan küçük bir çocuğun, evde satılacak bir şey kalmayınca çok sevdiği saka kuşunu kafesi ile birlikte satma macerası anlatılır. Büyükannenin hâli, tavrı, çocuğun çok sevdiği kuşundan ayrılmak zorunda olması, maddî fakirliğin insanın ruh hâlini nasıl târumâr ettiğini gözler önüne serer. İnsanlar nezdinde değerli ve sevilmeye lâyık olmadığını, îtibarlarının olmadığını bilir, fakirler...

“Onlara; Allâh’ın size rızık olarak verdiklerinden infâk edin, denildiğinde; o küfredenler, îman etmiş olanlara dediler ki:

«Dilediği takdirde Allâh’ın doyuracağı kimseyi biz mi doyuralım? Doğrusu siz, ancak apaçık bir sapıklık içerisindesiniz.»” (Yâsîn, 47) âyet-i kerîmesindeki zenginler; “Yoksullara infak edin!” emri karşısında, sanki kendi gayretleri ile zengin olmuşlar gibi, kendi mallarında kimseyi hak sahibi görmedikleri bir tarafa; bir de bu taksimattaki hatayı, küstahça yüce Rabbimizin yaptığını söyleyerek kendi vicdanlarını rahatlatmak adına Allâh’a iftira atmışlardır.

GAFİL ZENGİNLER

Gâfil zenginlerin, fakirlere haklarını vermeyip onları doyurmayarak nasıl sosyal yaralara sebep olduklarını;

“Demiri demirle dövdüler.

Biri sıcak, biri soğuktu.

İnsanı insanla kırdılar;

Biri aç, biri toktu…” mısrâları ne güzel îzah eder.

Zengin olsun, fakir olun herkes Allâh’ın kuludur. Allah katında en kıymetli olan, yanında dünya nîmeti bol olan değil, takvâ sahibi olandır. Sosyal hayat ancak, zenginin servetini, fakirin de beden gücünü ortaya koyması ile yürür. Herkes zengin olsa, kimse çalışmaz. Herkes fakir olsa bilim, teknoloji, îmar, iskân ve sanat ilerlemez.

İlâhî imtihan sırrı dışında, işin zâhirî hikmeti sadece bu olup, iki grup arasındaki ekonomik açığın, zenginin fakiri kollayıp ihtiyacını karşılaması ile telâfisinin mümkün olacağı âyetlerde apaçık belirtilmişken, Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh-’ın;

“-Kişinin yanında ihtiyacından fazla bir şey bulundurmaya hakkının olmadığını hepimiz anladık!” sözünün, müslümanlar arasında lâyıkı ile anlaşılamamış olması ne kadar acıdır!

Gerçekten ihtiyaç sahibi, çalıştığı hâlde parasını yetiremeyen, ekmek bulsa çorabı, çorap bulsa ayakkabıyı bulamayan, aynı zamanda da iffet sahibi bir insanın; kendini bilmez, insanlığı para ile ölçen, yegâne geçer akçenin para olduğu bu dünyada işi çok zordur. Fakirlik katlanılamayacak bir şey değildir; yeter ki kendini zengin zanneden, parayı güç olarak görüp de zayıfı ezen insanlar olmasın.

İFFETLİ, İSYAN ETMEYEN, KANAAT SAHİBİ FAKİRLER

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Muhâcirlerin fakirleri, onların zenginlerinden beş yüz sene önce cennete girerler.” buyurmaktadır. (Tirmizî, Zühd, 37; Ebû Dâvûd, İlim, 13; İbn-i Mâce, Zühd, 6)

Bunun sebebi; bu fakirlerin iffetli, isyan etmeyen, kanaat sahibi olmalarıdır. Ayrıca gece-gündüz Rablerine duâ etmekten uzak durmayıp, nefislerini bütün aşağılanmalar ve hor görülmeler karşısında “hiç”lik makamına yerleştirmeleridir.

Zenginlerin durumu ise, “el-Alîm”, “el-Habîr”, “el-Muhâsib” esmâsının hükmü gereğince; sahip oldukları nîmetlerden tek tek hesaba çekilmelerinin uzun sürmesi yüzündendir. Onlar bilhassa açlık ve mahrumiyet günlerinde yakını olan bir yetimi, aç açık bir yoksulu doyurup doyurmadığının ince hesabından geçirilecekler, “o sarp yokuşu aşıp aşamadığı”[2], akrabaya, fakire, yolda kalmışa hakkını verip vermediği”[3] kendisine sorulacaktır. İnsanın bu dünyada kendisine soru soranları, bir şekilde kandırması, aldatması mümkündür; ama her şeyden en ince teferruatına kadar haberdâr olan Rabbü’l-Âlemîn karşısında hesap vermek, o kadar da kolay değildir!..

ALLAH YOLUNDA FEDAKARLIKTA BULUNMAK

Mekke’den Medîne’ye hicret ettiği zaman hiçbir şeyi olmayan Abdurrahman bin Avf’a, cömert ensar kardeşi Sa’d bin Rebî, sahip olduğu her şeyin yarısını teklif eder. O ise müstağnî bir hâlde:

“-Bunların hepsi senin yanında kalsın, bana sadece pazarın yolunu göster.” diye cevap verir. Aşere-i mübeşşereden olan Abdurrahman bin Avf, kısa zamanda tekrar eski zenginliğine kavuşur. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Ey İbni Avf! Sen zenginlerdensin ve cennete ancak sürünerek gireceksin. Ayaklarını açması için Allah yolunda fedakârlıkta bulun.” buyurur.

Bu duruma çok üzülüp, nasıl fedakârlıkta bulunacağını düşünerek Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanından ayrıldıktan sonra Hazret-i Cebrâil gelir ve Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:

“-İbn-i Avf’a uğra; misafir ağırlasın, miskin doyursun ve dilenciye yardım etsin. Eğer böyle yaparsa içinde bulunduğu zor durum için ona kefaret olur.” diyerek böyle bir durumda ne yapılması gerektiğini izah etmiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sağlığında cennetle müjdelenen büyük sahabî, hâlini soranlara:

“-Sıkıntılarla imtihan olunduk sabrettik, rahatlıkla imtihan olununca sabredemedik.” buyurmuşlardır.[4]

Fakirlik, fakirlerin imtihanı gibi görünse de aslında daha çok zenginlerin imtihanıdır.

Zengin bir adam, oğluna fakirliğin nasıl bir şey olduğunu öğretmek için oldukça yoksul bir köye götürür. Fakir bir âilenin çiftliğinde bir gece bir gündüz kalırlar. Yolculuktan döndüklerinde baba, oğluna sorar:

“-İnsanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?” Çocuk cevap verir:

“-Gördüm baba. Bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört; bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonunu göremediğim dereleri; bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları; bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarınsa bütün bir ufuk… Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için sana teşekkür ederim!”

Kişi isteyip de mahrum olduğunun fakiridir.

Fakirlik mahrum olma hâli ise, tek mahrumiyet para değildir. Zevk mahrûmu, sevgi mahrûmu, bilgi mahrûmu, îman mahrûmu nice insan vardır. Parası vardır; ama korkaktır, cahildir, kabadır, merhametsizdir, cimridir, kincidir, haset doludur. Bunlar para mahrumiyetinden daha korkunçtur. Para yiyecek alır, ama iştah alamaz. Para yatak alır, ama uyku alamaz. Para bir ev alabilir, ama huzur alamaz. Lüks şeyleri alır; ama kültür, görgü, insanlık, zarâfet, letâfet alamaz. Maddî fakirlikten daha zordur, mânevî fakirlik...

Hâdiseye böyle bakınca, yoksul bir kardeşimize babasının söylediği şu sözler ne kadar da doğrudur:

“-Biz fakir değiliz oğlum, sadece paramız yok! Rabbimiz, sağlığımız, îmanımız, birbirimize karşı sevgi ve saygımız var, elhamdülillah...”

HEPİMİZ FAKİRİZ, TEK ZENGİN CENAB-I ALLAH

İster maddî, ister mânevî açıdan aslında hepimiz fakiriz; tek zengin Cenâb-ı Allah… Zira Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Allâh’a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O’dur.” (Fâtır, 15)

İnsanoğlu, her hususta ve dâimâ Allâh’a muhtaçtır. Bilemediği, anlayamadığı, çözemediği pek çok şey vardır. Gerçek fakir, Allah’tan başkalarından medet umandır. O sebepten Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Allâh’ım; beni Sana muhtaç olmakla müstağnî kıl. Senden müstağnî kılarak fakir yapma!.” diye duâ etmiştir.[5]

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; fakirlere yardım etmek kadar, onlara borç vermeyi de teşvik etmiş, hattâ borcunu ödeyemeyen kimselerden alacağını istemekten vazgeçenlerin, günahlarının bağışlanacağını belirtmiştir. Bu hususta şöyle buyurmuştur:

“İnsanlara borç para veren bir adam vardı. Borçlarını hizmetçisi toplardı. Hizmetçisini borçlarını toplamak için gönderdiği her zaman:

«Darda kalmış bir fakire vardığında vereceğini alma, onu affediver; umulur ki Allah da bizim günahlarımızı affeder.»

Nihayet o kişi Allâh’a kavuştu ve Allah onu affetti.” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Müsâkât, 31)

ALLAH'IN İŞLERİNE AKIL SIR ERMEZ

Vaazlarımdan birinin sonunda, cemaatimin arasında kendisini ilk kez gördüğüm bir hanım, rüyasını anlatmak için yanıma geldi. Rüyasında birçok şeyler yaşadığı kişi, benim tanıdığım, ama tanıdığımı kimsenin bilmediği bir hanım idi.

Rüyasını şimdi yormayacağımı, ancak hayatındaki gelişmelerden beni haberdar ederse memnun olacağımı söyledim. Rüyası açık ve net bir şekilde maddî yardıma çok ihtiyacı olduğunu anlatıyordu. Diğer hanımı telefonla arayıp bu aralar bir sıkıntısı olup olmadığını sordum. O da âilevî bir problemi olduğunu, bir türlü çözemediklerini söyledi. Kendisine:

“-Kim bilir, bir başkasının ihtiyacını giderir, borcunu silersek, Rabbimizin rızasını kazanmış oluruz da bizim derdimizi de Rabbimiz çözüverir!” deyip telefonu kapattım.

Yüce Allâh’ın işlerine akıl sır ermez; zengin, ama farklı sıkıntıları olan kardeşimiz diğerini arayıp kendisine olan borcunu ödemesine gerek olmadığını söyleyip bir başka ihtiyacı olursa kendisini haberdar etmesini ricâ etmiş.

Diğer hanım ise gerçekten darda olup borçtan kurtulduğu için ferahlamış, o ara maddî bir sıkıntısı daha olmuş, sözüne güvenerek zengin kardeşimizden yardım istemiş. Onun sıkıntısı da diğerinin sıkıntısı da Cenâb-ı Allâh’ın lütfu ile hâllolmuş.

Hepimiz fakiriz, biz bir başkasının ihtiyacını gidermeye çalışırken, kendimizin fakir olduğu bir başka sıkıntıyı da Cenâb-ı Hak gideriveriyor.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin önemsemediği, fakat şöyle olacak diye yemin etseler, Allâh’ın isteklerini geri çevirmeyeceği kimselerdir.

Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı kalpli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.” buyurmuştur. (Buhârî, Eymân, 9; Müslim, Cennet, 47)

ALLAH'A VERİLEN EN GÜZEL BORÇ

“Karz-ı hasen”; “Allah Teâlâ’ya verilen en güzel borç” olup, gerçekten ihtiyaç sahibi olana, ödeyemeyeceğini bile bile verilen borçtur.

Cenâb-ı Hak, borçlu olarak ölen kullarından râzı olmamakla birlikte, borcunu ödeyemeyen kişinin borcunu siliverenden de o kadar çok râzıdır. Karz-ı hasen tek başına kişinin cennete girmesine sebep olan bir ibadettir. Verilen bir borcun “karz-ı hasen” olması için; bize borçlu olan kişiyi arayıp sık sık rahatsız etmemek, evine gelen gideni araştırmamak, samimi bir şekilde ödeyemeyeceğini söyleyip mühlet istediği zaman kolaylık sağlamak, onu da veremeyeceğini anladığımız zaman, arkasından konuşup gıybetini etmeden gönül hoşnutluğu ile borcunu silivermek, bir daha da aslâ bu hâdiseyi hatırlamamak, unutmak gerekir.

Tâbiîn neslinin büyüklerinden Avn bin Abdullah:

“Sizden öncekiler; âhiretlerinden artanı dünya için sarf ediyorlardı. Siz ise bu gün dünyanızdan artanı âhiret için sarf ediyorsunuz.” buyurmuştur.[6]

Yine Avn bin Abdullah bir başka sohbetinde de şöyle demiştir:

“Zenginlerle oturup kalkardım, insanların en endişeli olanıydım. Bineğimden daha güzel bir binek veya elbisemden daha güzel bir elbise gördüğüm zaman bu durum beni rahatsız ederdi. Fakirlerle oturup kalkmaya başladıktan sonra rahatladım.”[7]

Medîne-i Münevvere’de bazı fakirlerin kapılarına meçhul bir kimse, her sabah bir çuval erzak bırakmaktadır. Bir sabah o fakirler uyandıklarında kapılarında erzak çuvalının olmadığını görürler. Yanık bir salâ sesi ile Medîne sokakları yankılanır. Hazret-i Ali’nin torunu, Hazret-i Hüseyin’in oğlu Zeyne’l-Âbidin -rahmetullâhi aleyh- Hazretleri’nin vefât ettiği haberi duyulur.

Mübâreğin naaşı yıkanırken “sır” ortaya çıkar. Sırtında, içi su toplamış yaralar vardır.

“-Bunlar nasıl oluştu?” diye yakınlarına sorulduğu zaman, Ehl-i Beyt’ten birisi, Zeyne’l-Âbidîn Hazretleri’nin her sabah hazırladığı erzak çuvallarını sırtında taşıyarak erkenden fakirlerin kapısına götürüp kimseye görünmeden geri döndüğünü ve bu yaraların o sebeple oluştuğunu söyler.

FAKİRLERİ SEVEN ONLARA YAKIN OLAN SAHABİ

Ebû Zer -radıyallâhu anh-: “Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

1- Fakirleri sevmemi, fakirlere yakın olmamı,

2- Dünyalıkta kendimden daha aşağıda olanlara bakıp kendimden daha yukarıda olanlara bakmamamı,

3- Benden uzaklaşsalar bile akrabalarımla bağımı kesmememi,

4- İnsanlardan hiçbir şey istemememi,

5- Acı da olsa dâimâ gerçeği söylememi;

6- «Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh» sözünü bol bol söylememi, çünkü o Arş’ın altındaki bir hazinedendir;

7- Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmememi bana vasiyet etti.” buyurmuşlardır. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 159)

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın duâsı ile duâ ediyoruz:

“Bizler o kadar çok fakiriz ki, Rabbimizin bize indireceği her hayra muhtacız!.” (Bkz: el-Kasas, 24)

Peygamber Efendimiz’in duâsı ile duâ ediyoruz:

“...Allâh’ım, ben zayıfım, beni güçlendir; zelîlim beni izzetli kıl. Fakirim, bana rızık ver.” (Hâkim, I, 708)

Âmin.

DİPNOTLAR

[1] Nesâî, İstiâze, 17.

[2] Bkz: el-Beled, 11.

[3] Bkz: er-Rûm, 38

[4] Bkz: Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, c.1 sh: 227.

[5] Bkz: Besâiru Zevi’t-Temyîz, s. 732

[6] Bkz: Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, c.4 sh: 171.

[7] a.g.e., c.4, sh: 227.

Kaynak: Fatma Hâle Sağım, Şebnem Dergisi, Sayı: 159

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.