es-Settâr Esması Nasıl Tecelli Eder?
Rabbimiz es-Settâr ismiyle kullarının gizli ve açık hâllerini örter, onların mahcubiyetlerini giderir. Peki, biz de çevremizdeki insanların kusurlarını gizlemeye ne kadar özen gösteriyoruz?
Rabbimizin cemâlî esmâsından bir diğeri de “es-Settâr” ism-i şerîfidir. Kullarının gizli-âşikâr bütün hâllerine vâkıf olan Rabbimiz, onların nice ayıp ve kusurlarını örter ve bağışlar. Böylece onların hâllerini ıslâh edebilmeleri için fırsat verir. Zira ayıp ve kusurları açığa çıkan birinin hâlini düzeltebilmesi artık çok zordur.
es-SETTÂR ESMASININ HAYATTA TECELLİSİ
Müslüman, tecessüsten şiddetle sakınmalıdır. Yani din kardeşinin açığa çıkmamış ayıbını ve kusurunu araştırmamalıdır. Zira Cenâb-ı Hak; “…Tecessüste bulunmayın!..” (el-Hucurât, 12) buyurarak bu çirkin davranışı yasaklamıştır.
Kişinin işlediği günâhı bir mârifetmiş gibi anlatması da, kötülüğün yayılması mânâsına gelir. Bilhassa zamanımızda sıkça rastlanan “kısa yoldan köşe dönmeciliği, yani sahtekârlığı” bir mahâretmiş gibi gösterme cürmü, günahların şuyûu cümlesindendir ki, vukûundan beterdir. Yani çirkin davranışların toplumda duyulup zihinleri meşgûl etmesi, onların daha fazla işlenme tehlikesini doğuracağından, çok daha mahzurludur. Cenâb-ı Hak da kötülüğün şuyû bulmasını isteyenleri büyük bir azapla tehdit etmektedir. Buna mukābil, işlediği bir günâhı hayâ ederek gizleyen ve ondan nedâmet duyan kişiyi, “Settâr” olan Rabbimizin kıyâmet gününde rüsvâ etmemesi ümîd edilir.
Öte yandan düşünmek gerekir ki, Rabbimiz ism-i Settâr’ı hürmetine, biz kullarının nice günahlarını örtmüş ve onları kalpte gizli siyah noktalar kılmıştır. Bu da O’nun sonsuz yüceliğinden, merhamet ve lûtfundandır. Zira işlenen günahların eseri kalpte değil de alında kara bir leke sûretinde zâhir olsaydı, muhakkak ki hiç kimsenin bir başkasına bakacak yüzü olmazdı.
Unutmamak gerekir ki gönüller nazargâh-ı ilâhîdir. Bir insan ne kadar kusurlu olursa olsun, onun gizli kusurlarını araştırıp ortalığa dökmek, gönlünü rencide edeceğinden, Rabbimizin de gazabını celbeder. İnsanların iffet ve haysiyetini zaafa uğratan hâllerini anlatmak ve böylece kendini üstün göstermeye çalışmak gibi süflî tavırlar, bu hususta gaflet edenlerin nice hayırlı amellerinin bile hebâ olmasına sebebiyet verir.
Cenâb-ı Hakk’ın bilhassa rûz-i mahşerde bizim ayıplarımızı örtmesini istiyorsak, biz de bugün O’nun kullarının ayıplarını örtüp onların mahcup ve rencide olmalarını engellemeye çalışmalıyız. Bu hassâsiyetin şâheser bir misâli şöyledir:
Hâtem-i Esam Hazretleri, zayıf, dertli ve perişan bir kadınla konuşuyordu. Kadın büyük bir heyecanla derdini anlatırken, kendisinden -gayr-i ihtiyârî- çirkin bir ses duyuldu. Kadın, mahcûbiyetten bir mum gibi eridi, ezildi, mahvoldu. Şeyh Hazretleri ise, hiçbir şey duymamış ve fark etmemiş gibi muazzam bir vakarla kadına baktı ve elini kulağına götürerek:
“–Söylediklerinizi duymuyorum, çok ağır işitiyorum, yüksek sesle konuşunuz, bağırınız! Ben sağırım!” dedi.
Kusurunun gizli kaldığını zanneden kadıncağız, bir anda hayâta avdet etmiş gibi ferahladı.
Hiçbir milletin muâşeret edebinde bir benzeri daha görülmemiş olan bu nezâketi, Hâtem Hazretleri’ne “Esam: Sağır” lâkabını taktırdı. Zira bu hâdiseden sonra da Hâtem Hazretleri, o kadın duyup da mahcup olmasın diye halk arasında kendini sağır olarak gösterdi. Ancak kadının vefâtından sonra etrafındakilere:
“–Artık kulaklarım işitiyor; normal sesle konuşabilirsiniz!” dedi.
İnsanların ayıp ve kusurlarını söylemenin, dinde “gıybet” adıyla büyük günahlardan biri olarak kabul edilmesi de, bu cürmün ağırlığını göstermektedir. Üstelik, gıybet, mevcut olan bir kusurun söylenmesidir. Mevcut olmayanın söylenmesi ise, çok daha ağır bir cürüm olan “iftirâ”dır.
Velhâsıl ilâhî ahlâktan hisse alıp rûhunda güzelce hazmedebilmek, muhteşem fazîletlere vesîle olur. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî sıfatları, ancak nefsini tezkiye, kalbini de tasfiye etmiş olan mü’minlerde en güzel sûrette tecellî eder. Bu sebeple bir mü’min, iç âlemini bütün menfîliklerden arındırabildiği, yani Allah’tan uzaklaştıran her şeyden temizleyebildiği nisbette, ilâhî ahlâkın mücellâ bir aynası hâline gelebilir.
Burada birkaç misalini verdiğimiz cemâlî esmânın tamamını ahlâka intikâl ettirerek şahsiyet ve karakterin ayrılmaz bir parçası hâline getirebilmek, Hakk’a dostluk iklîmine girişin en büyük vizesi mâhiyetindedir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 2, Erkam Yayınları


YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!