el-Vedûd Esması Nasıl Tecelli Eder?

el-Vedûd ismi ne anlama geliyor? Allah’ın el-Vedûd Esması, kâinatta ve kalplerde nasıl tecellî ediyor; fânî sevgiler Hak muhabbetinin basamağı olabilir mi?

Rabbimizin el-Vedûd ism-i şerîfi, “çok seven” ve “çok sevilen” mânâlarına gelmektedir. Cenâb-ı Hak, kâinâtı muhabbet sebebiyle yaratmıştır. Eğer kâinatta bu ilâhî sıfatın tecellîlerinden bir nasîb olmasaydı, kimse kimseyi sevemez; hiçbir anne, yavrusuna bakamazdı. Rabbimiz, sonsuz rahmetinin bir eseri olarak mahlûkâtını muhabbet bağıyla birbirine kenetlemiştir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere, Cenâb-ı Hak rahmetinin yüzde birini yeryüzüne indirmiştir. Bir ana atın süt emzirirken yavrusuna eziyet vermemek için ayağını yukarı kaldırması bile, bu yüzde birlik ilâhî rahmettendir.[1]

el-VEDÛD ESMASI NASIL TECELLİ EDİYOR?

Dolayısıyla yaratılmış varlıklardaki bütün rahmet esintilerinin mutlak menbaı, Cenâb-ı Hak’tır. Bu gözle baktığımızda kâinatta ilâhî muhabbetin eseri olan sayısız tecellîlerle karşılaşırız. Görünüşleriyle tüyler ürperten yılanların, yavrularını müşfik bakışlarıyla büyütmesi; akreplerin, yavrularını sırtlarında taşıması; en vahşî hayvanların bile yerine göre engin bir muhabbet kucağı hâline gelebilmesi, muhakkak ki, yüce Yaratıcımız’ın “el-Vedûd” sıfatından bir tecellîdir.

Yine ilâhî muhabbet bereketiyledir ki Rabbimiz, sâlih kullarını sever, sevdiği kullarını da nasipli gönüllere sevdirir. Onların hayatlarını, fânî ömürlerinden sonra da -hikmetli nasihatleri ve ibretli kıssalarıyla- gönüllerde devam ettirir.

Muhabbetullah tecellîlerine nâil olan bir kul, başta Ce­nâb-ı Hakk’ı ve O’na yakınlığı nisbetinde her varlığı gönlündeki muhabbet dâiresinin içine alır. Fakat mü’min, Rabbine olan sevgisini, fânîlere duyulan sevgi ve bağlılıkların üstüne çıkarmadıkça kâmil bir îmâna ulaşamaz. Zira âyet-i kerîmede:

“…Mü’minlerin Allâh’a olan muhabbetleri ise her şeyden daha ileri ve daha kuvvetlidir…” (el-Bakara, 165) buyrulmaktadır.

Bu sebeple insanoğlu, kalbindeki çoluk-çocuk, ana-baba, kardeş ve arkadaş sevgileri gibi beşerî fakat meşrû sevgileri, lâyık olduğu seviyede tutmalıdır. Aksi hâlde bunlar, bir “nîmet” olmaktan çıkıp “fitne” hâline gelerek kalpleri fesâda uğratır.

Ana-baba, zevc-zevce, evlât ve sahip olduğumuz imkânlar, Cenâb-ı Hakk’ın biz kullarına büyük lûtuflarıdır. Lâkin bütün bunlara duyulan sevgiler, Hak için ve Hak yolunda olmalıdır. Zira gönüllerini fânîlerin gel-geç güzelliklerine esir edenler, bütün güzelliklerin menbaı olan ilâhî muhabbetten mahrum kalırlar.

Muhabbet ve onun şiddetlenerek bütün varlığı kuşatması demek olan aşkın hakîkîsi ve mecâzîsi vardır. Hakîkî olanı, Allah muhabbetinden ibârettir ve Hakk’a vuslat yolunun en büyük sermâyesidir. Mecâzîsi ise, mahlûkattan birine muhabbet ve bağlılıktır. Esâsen rızâ-yı ilâhî ölçüleri içinde yaşanan mecâzî muhabbetler de hakîkî muhabbete bir basamaktır, kalbin istîdâdını artıran alıştırmalar mâhiyetindedir. Leylâ ile Mecnun arasındaki muhabbet mâcerâsı, bunun şâheser bir misâlidir.

Eğer Mecnûn’un gönlü, Leylâ’ya takılıp kalsaydı, o, kendisi için bir put olacaktı. Lâkin Leylâ, Mecnun için geçici bir rol oynadı. Mecnûn’un kalbini ilâhî aşka muhâtap olabilecek bir kıvâma getirdikten sonra Leylâ gözden düştü. Mecnun, Leylâ’dan yola çıktığı hâlde orada kalmayıp kalbini Mevlâ’ya yöneltme dirâyetini göstererek Hak âşığı oldu. Diğer bütün fânî ve izâfî bağlantılardan âzâd oldu. Böylece sevdiğinden başka bir şey görmez ve düşünmez oldu. Zira ilâhî muhabbetin mânevî lezzeti karşısında bütün dünyevî zevk ve lezzetler onun nazarında değerini yitirdi.

İşte, ilâhî muhabbet ile mest olan kimse, fânî câzibelerin esâretinden ve insanların elindekilere hased etmekten kurtulur. Böylece kemâle ve menzil-i maksûda erer. Bu da, aşk-ı sâfî, hubb-i ilâhîdir.

Velhâsıl bütün muhabbetler, yöneldiği varlığın Hak katındaki makbûliyeti nisbetinde meşrû ve değerlidir. Yeter ki mecâzî muhabbetler, kalp için son durak olma hüsrânıyla neticelenmesin! Asıl tehlike, muhabbete lâyık olmayana yakınlık ve iltifat göstermektir. Zira her insan, hayatta muhabbet duyduğu varlığın buna liyâkati nisbetinde bir seviye kazanır. İnsanın mânen yükselip alçalmasında, muhabbet kadar, onun zıddı olan husûmetin yerinde kullanılması da pek mühim bir tesir icrâ eder. Muhabbeti lâyıkına, husûmeti de müstehakkına yöneltebilmek, sahibini âbâd ederken, bunun aksine, muhabbeti lâyık olmayana, husûmeti ise müstehak olmayana yöneltmek ise, insanı bu tavrındaki şiddeti kadar alçaltır.

Bu hususta Peygamber Efendimiz’in amcası hakkında nâzil olan:

“Ebû Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da!” (Tebbet, 1) âyetinin verdiği mesaj, müstehakkına nefret ile de îmânımızı kemâle erdirmemizin zarûrî olduğudur.

Fıtrî olan sevme temâyülünü, muhabbetin menbaına ve ona en lâyık olan Cenâb-ı Hakk’a hasredip bu nîmeti başka adreslerde ziyan etmekten sakınmanın zarûreti, diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle beyan edilmektedir:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabânız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah’tan, Rasûlü’nden ve Allah yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (et-Tevbe, 24)

Ne mutlu o mü’minlere ki, Allah ve Rasûlü’nün muhabbetini her şeyin üstünde tutarlar ve yabânî bahçelerin sahte çiçeklerine aldanmazlar!..

Dipnot:

[1] Bkz. Buhârî, Edeb, 19; Müslim, Tevbe, 17.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 2, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

EL-VEDUD ANLAMI

el-Vedud Anlamı

ESMAÜL HÜSNA ANLAMLARI VE FAZİLETLERİ

Esmaül Hüsna Anlamları ve Faziletleri

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.