Ebu Seleme (ra) Kimdir?

Ebu Seleme radıyallahu anh İslam’a ilk giren, fedakar, cefakar, çilekeş sahabilerden!..

Kavminin düşmanlığına rağmen İslam’ı seçip inancında sebat eden bir iman eri!.. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin hala oğlu ve süt kardeşi!.. Ailesiyle birlikte önce Habeşistan’a daha sonra Yesrib’e hicret eden ilk muhacir yiğitlerden!..

O, Mekke’de doğup büyüyen, Mahzum oğulları kabilesine mensub, şecaat ve cesaret sahibi bir gençtir. Asıl adı Abdullah ibni Abdulesed’dir. İsminden çok künyesiyle meşhur olmuştur. Annesi, Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimizin halası Berre binti Abdulmuttalib’dir. Süt annesi, Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe’dir.

Ebu Seleme radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ile ve dayısı  Hazreti Hamza radıyallahu anh ile süt kardeş olmuştur. (Üsdü’l-ğâbe, VI, 148)

O, Ebu Ümeyye’nin kızı Hind ile evlendi. İlk çocukları doğunca adını Seleme koydular. Bundan sonra o, Ebu Seleme adıyla, eşi de Ümmü Seleme diye anıldı. Ebu Seleme, (Önce) en yakın akrabanı uyarayet-i celilesi nazil olunca, İki Cihan Güneşi Efendimiz’in davetine icabet etti ve ilk on Müslümandan biri olma şerefini elde etti. (İsâbe, IV, 131-133)

MÜŞRİKLERİN MÜSLÜMANLARA ZULMÜ

Ebu Seleme radıyallahu anh’ın kavmi, İslam düşmanıydı. Velid ibni Muğıre ve Ebu Cehil bu kavmin reisleriydi. Bu cahil, karanlık kafalı müşrikler ona çok eziyet etti. Fakat o, imanından asla taviz vermedi. Eza, cefalara karşı direndi. Müslümanlığından vazgeçmedi. Zorda kaldığında dayısı Ebu Talib’e sığınmak zorunda kaldı. O da hem yeğeni Sevgili Peygamberimizi hem de Ebu Seleme’yi himayesi altına aldı.

Müşrikler ona: “-Yeğenin Muhammed’i himayene aldın ses çıkartmadık ama buna asla müsade etmeyiz” diye çıkıştılar.

Ebu Talib de: “-Evet! Muhammed nasıl benim yeğenim ise o da benim yeğenimdir. Ona da kimseyi dokundurtmam” diyerek himayesine aldığını ilan etti.

Bir süre sonra azgın müşrikler kimseyi dinlemez oldu. Yalnız, kimsesiz Müslümanlara dayanılmaz işkenceler yapmaya başladılar. Bunun üzerine Fahr-i Kainat sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Habeşistan’a hicret etmeye izin verdi.

Ebu Seleme radıyallahu anh Müslümanları cesaretlendirmek için önce kendisi hanımıyla birlikte hicrete niyet etti. Gizlice ailesiyle beraber Mekke’den çıkarak Habeşistan’a gitti. Orada Ömer adında bir oğlu oldu.

Bir müddet sonra Mekke’nin ileri gelenlerinden bazılarının Müslüman oldukları ve ortalığın rahatladığına dair haberler geldi. Ebu Seleme radıyallahu anh ile birlikte bazı Müslümanlar Mekke’ye döndüler. Ne varki duydukları haberler doğru çıkmamıştı. Geriye dönmeleri imkanı da kalmamıştı. Çaresiz olarak kimisi gizlice kimisi de himaye altında şehre girmek zorunda kalmışlardı.

YESRİP'E HİCRET

Müslümanlar  içerde abluka altına alınmış, bir mahalleye habsedilmişlerdi. Yine zulüm ve işkence devam etmekteydi.  İki Cihan Güneşi Efendimiz bu zor şartlar karşısında  Yesrib’e hicret etme izni verdi.

Ebu Seleme radıyallahu anh yine ailesiyle birlikte bir gece gizlice Mekke’den çıktı. Ancak biraz yol gittikten sonra Muğıre oğullarının adamları peşlerinden yetişti. Onların Mekke’den ayrılmalarına karşı çıktılar. Kucağındaki bebeği Seleme ile annesi Ümmü Seleme’yi  yanlarında alıkoyup sadece Ebu Seleme’ye izin verdiler.

Abdülesed oğulları bu durumu öğrenince çok öfkelendi ve: “-Ey Muğıre oğulları!Siz oğlumuzun elinden hanımını aldınız. Allah’a and olsun ki; Biz de Seleme’yi onun yanında bırakmayız” diyerek çocuğu çekiştirerek aldılar.

Baba Medine’de, anne Mekke’de Muğıre oğullarında, çocuk da Abdülesed oğulları kabilesinde ayrı ayrı yerlerde bir seneye yakın kaldı.  Sonra Muğıre oğulları Ümmü Seleme’ye hicrete izin verince, Abdülesed oğulları da çocuğu annesine teslim etti. O da hiç vakit kaybetmeden kocasının yanına Medine’ye hicret etti. (İbni Hişam, Sire, 2/468)

Ebu Seleme  radıyallahu anh Medine’ye vardığında Kuba’da Mübeşşir ibni Münzir radıyallahu anh’ın evinde misafir oldu. (İbni Sa’d, Tabakat, III, 241) Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz onu Ensar’dan Sa’d ibni Heyseme radıyallahu anh ile kardeş ilan etti. (Ebu Nuaym, Hılyetü’l-Evliya, II, 3)

Ebu Seleme  radıyallahu anh, son derece cesur ve iyi komuta kabiliyeti olan bir kahraman yiğitti. Bedir ve Uhud savaşlarına katıldı. Uhud’da sol cenah komutanlığı yaptı. Hücum sırasında ağır bir yara aldı ve çok kan kaybetti. Bir süre tedavi gördü ve yarası kapandı.

Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yarasının iyileştiğini görünce onu Katan Seferinde Beni Esed kabilesi tarafına gönderilen orduya seriyye komutanı yaptı.

Ebu Seleme radıyallahu anh bir sabah vakti, Esed oğullarına baskın yaptı ve çok miktarda ganimet alarak geri döndü. Ancak o, Medine’ye dönünce yarası yeniden kanamaya başladı ve gittikçe ağırlaştı nihayet yataktan kalkamaz hale geldi.

Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz onu sık sık ziyaret ediyor, halini hatırını soruyor ve iyileşmesi için çareler arıyordu. Fakat o Rabbine doğru yönelmiş ve ruhunu teslim etmek üzereydi. Onun son anlarını anlatan şu hadis-i şerifleri, hanımı Ümmü Seleme radıyallahu anhâ Riyazussalihın Terceme ve Şerhi’nde şöyle rivayet etmektedir:

Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, (vefat etmiş olan) Ebû Seleme’nin yanına girdi. Gözleri açık kalmıştı, onları kapattı. Sonra şöyle buyurdu:

“Ruh çıkınca gözler onu izler.”

Tam bu sırada Ebû Seleme’nin aile fertlerinden bazıları bağıra-çağıra ağlamaya başladılar. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem;

“Kendinize hayırdan başka bir şeyle dua etmeyin. Çünkü melekler dualarınıza âmin derler” buyurdu. Sonra şöyle dua etti:

“Allah’ım! Ebû Seleme’yi bağışla. Derecesini hidâyete ermişler seviyesine yükselt! Geride bıraktıkları için de sen ona vekil ol! Ey âlemlerin Rabbı! Bizi de onu da bağışla!. Kabrini genişlet ve nurla doldur!” (Müslim, Cenâiz 7)

Bu hadisin şerhinde şu hususlara dikkat çekilmektedir.

Ümmü Seleme vâlidemizin ilk kocası, Ebû Seleme Abdullah İbni Abdülesed el-Mahzûmî vefat etmişti. Sevgili Peygamberimiz geldi ve açık kalmış olan gözlerini, “Ruh çıkınca gözler onu izler”diyerek kapattı.

Bu, ölüm sonrası gözlerin bir noktaya dikilip kalması ve öyle bırakılması hâlinde görüntünün pek hoş olmamasından dolayı yapılan bir işlemdir. Fahr-i Kainat sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bu işlemi bizzat yapmış olması, ümmet için fiilî bir sünnet olmuştur.

ÖLÜLERİN ARKASINDAN NASIL DUA EDİLİR? 

Cenâzenin yakınlarının, kendileri hakkında birtakım olumsuz sözler söylemesi, doğru değildir. Peygamber Efendimiz, bizzat kendisi Ebû Seleme için dua etmek suretiyle vefat eden Müslümanlara nasıl dua edilmesi gerektiğini göstermiştir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in yaptığı bu duada üç güzellik vardır. Bunlar hem ölen kişi hem de geride bıraktığı yakınları için fevkalâde önemli bir tesellidir.

Ölüm olayı karşısında insanlar, özellikle ilk anlarda ne yapacaklarını, ne söyleyeceklerini şaşırırlar. İşte o şaşkınlık anında paniğe kapılmadan, teslimiyet göstererek güzel temennilerde bulunmak pek önemlidir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, daha sonra hem vefat eden kimse hem de orada bulunan insanlar için bağışlanma dileğinde bulunuyor. Herkesin Allah’ın mağfiretine ihtiyacı olduğunu vurgulamış oluyor.

Kabrin genişletilmesi ve aydınlatılması dileği, insanın ilk durağı olan kabir konusunda endişelerin dağılmasını istemektir. Bu, ölenin yakınları için son derece rahatlatıcı bir duadır. Genişlik ve aydınlığın mânevî bir genişlik ve aydınlık olduğunda ise hiç şüphe yoktur.

Dolayısıyla ölüm olayı karşısında şuurunu kaybedip âdeta kendine beddua edercesine rastgele sözler söylemek doğru değildir. İslam’dan önce de okuma yazma bilen vahiy katiblerinden olan Ebu Seleme radıyallahu anh dördüncü hicri yılda vefat etmiştir. Cenaze namazını Fahr-i Kainat sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kıldırmış ve Bakıa Kabristanlığına defnedilmiştir.

Allah ondan razı olsun. Rabbımız cümlemizi şefaatlerine mazhar eylesin. Amin

Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 316, Haziran 2012

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.