Dış Âlemden İç Âleme Yolculuk

Allah’ın varlığı ve kudretine dair deliller, hem dış dünyada (ufuklar, doğa) hem de insanın iç dünyasında (nefis, ruh ve beden) ortaya çıkar. Bu yolculuk, tefekkürle Allah’a yaklaşmanın kapılarını aralar.

Allah Teâlâ’nın, varlığına, birliğine, erişilmez, aşılmaz sonsuz kudretine/gücüne delalet eden birçok âyet vardır. Kur’ân’da, sözlü âyetlerden bir de, sözsüz âyetlerden bahsedilir. Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine ve gücüne işaret eden, yer şekillerinden, canlı hayvanların türlerinden, yerküre ve gökyüzüne varıncaya kadar canlı ve cansız bütün varlıklar, bunların bir yaratıcısı ve bu yaratıcının fiil ve sıfatlarında tek olduğuna, canlı bir şekilde şahitlik ederler. İşte bu gerçek şahitler, sözsüz âyetler olarak telakki edilmiştir. İnanan ve inanmayan herkese hal lisanı ile hitap eder. Peygamberlere Allah tarafından vahyedilen ve sözlü formatında sunulan diğer âyetlere ise, sözlü âyetler denilmektedir ki, Kur’an’ın âyetleri bu kategoride değerlendirilmektedir. Biz, bu ayrıntıya daha fazla girmeden, “dış âlemden iç âleme yolculuk” konusunu birkaç âyetle anlatmaya çalışacağız.

DIŞ ÂLEMDEN İÇ ÂLEME YOLCULUK

“İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun…”[1] Âyette zikredilen “Âfâk” kelimesi, çevre, etraf anlamına gelen “üfuk-üfk” kelimesinin çoğuludur, ufuklar demektir.[2]

Ufuk kelimesinden insanı çevreleyen dış âlemi, “kendi nefisleri” ifadesinden de insanın kendi biyolojik ve rûhî yapısını anlamak mümkündür. Buna göre âyetin manası, “Biz insana gerek kendisini çevreleyen dış âlemde, gerekse bizzat kendi maddî ve rûhî yapısında bulunan ve bizim varlığımızı ve gücümüzün mükemmelliğini ispatlayan delilleri göstereceğiz” demek olur. Gerçekten, mutasavvıfların, “büyük âlem” ve “küçük âlem” dedikleri bu iki âlemle ilgili olarak ilmin tespit ettiği akıllara durgunluk veren bilgiler, Allah’ın varlığına ve gücünün sonsuzluğuna dair önemli deliller ortaya koymaktadır.[3]

Âyette dile getirilen “ufuklarda âyetlerimizi göstereceğiz” ifadesi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Âd, Semûd, Lût kavimi gibi geçmiş ümmetlerin helâkında ve oturdukları yerlerin harap olmasında âyetler/alâmetler apaçık gösterilmiştir.[4] Keza, doğu ve batıdaki fetihlerin Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e ve ashabına kolaylaştırılmasında da bu âyetler görülmektedir. Gökyüzündeki ve yer yeryüzündeki varlıklarda; güneş, ay, yıldız, gece, gündüz, rüzgârlar, yağmurlar, gök gürültüsü, şimşekler, yıldırımlar, bitkiler, ağaçlar, denizler ve daha başka hususlarda, her şeyi sapasağlam yapan Allah Teâlâ’nın sanatı ve kudreti gösterilmiştir.[5]

“Kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz” ifadesi de, çeşitli anlamlarla açıklanmıştır. Buna göre, dünyada cereyan eden olaylarda, bela ve musibetlerde, Mekke’nin fethedilmesinde, Bedir (muharebesi) gününde, İnsanın yaratılışında; karışık bir nutfe/sperm halinde iken başka hallere geçmesinde şeklinde izahlar yapılmıştır.[6] Âyette bahsi geçen “Gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun” ifadesinde zikredilen “hakk”/gerçek sözcüğü, Kur’an, Rasûlüllah (s.a.s)’in kendilerine getirdiği ve davet ettiği İslâm, Allah’ın kendilerine gösterdiği gerçek, Muhammed (s.a.s)’in gerçek Rasûl olduğu, tarzında değerlendirilmiştir.[7]

Allah Teâlâ, sonsuz bir kudrete sahiptir. Acizlik ve güçsüzlük Allah hakkında asla düşünülemez. Kâinatta; yeryüzündeki ve gökyüzündeki canlı ve cansız varlıklar, Allah’ın varlığının, birliğinin ve kudretinin en açık delilleridir. İnsanın varlığı, başlı başına Allah’ın vahdetini ve gücünü gösteren en muazzam delildir. Allah Teâlâ Kur’an’da, hem âfaki âlemdeki varlıkların bünyesine, hem de insanın kendi (enfüsî) âlemindeki fizikî ve biyolojik yapısına, tekliğini ve istisnasız her şeyi yaratan bir ilâh olduğunu gösteren âlametleri yerleştirmiştir. Her âyet, Allah’ın vahdaniyetine delildir. Akl-ı selim sahibi her insanın, dikkatli ve derinlemesine düşündüğünde, Allah’ın varlığına ve birliğine ulaşmasına vesile olabilecek bir değil, sayısız âyetlere/alâmetlere ulaşması ve onlarla yüzleşmesi mümkün sözcüğü ile ifade edilemeyecek mutlak bir gerçektir. Aynı şekilde, sözlü ve sözsüz âyetleri konu edinen ve bunlar vasıtasıyla hem nefsindeki hem de nefsini çevreleyen dış âlemdeki gerçekleri kavrama yetisine sahip olan insan, Kur’an’ın, gerçek/hak bir kitap ve Allah’ın kelamı olduğuna kolayca ve zorlanmadan şahitlik edecektir. İnsanın, beş duyu organını hakkıyla çalıştırması ve onların inceliklerini düşünmesi, bunlara destek veren ve önünü açan bilgi kaynağı olan aklını doğru dürüst kullanması ve bütün bunlara yaratılış gayesini öğreten vahyi rehber kılması halinde hem dünya hem de âhiret saadetine erecektir.

DIŞ ÂLEMDEKİ VE İÇ ÂLEMDEKİ ÂYETLERİ GÖREBİLMEK

Hem dış âlemde hem de iç âlemde Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren nice âyetler vardır. Aslında aklın, bilgi kaynağı işlevinde, sorumluluk açısından temel referans olmasına rağmen, bilgi ve yeti açısından sınırlı bir özelliği vardır. Böyle bir ortamda vahyin, bir başka deyişle, sözlü âyetlerin haber vermesine, malumat sunmasına ihtiyaç vardır. Gerçek akıl da ancak bununla yaratıcısını bulur. Bu konuda şu âyeti de zikretmek istiyoruz.

“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?”[8]

Yirminci âyette öncelikle insandan, yerküreye bakarak yaratıcının varlığına, kudretine, iradesine, vahdetine/birliğine ve sonsuz merhametine delalet eden âyetlerden ibret alınması istenmiştir. Bir anlamda insan, ufuklara/dış âleme bakarak, Allah’ın varlığının delillerini derin bir tefekkürle keşfedecek ve O’nun büyüklüğünü ve sonsuz gücünü kavrayarak tevhide ve kulluk bilincine ulaşarak sorumluluğunu idrak edecektir. İkinci olarak insan, kendine yönelecektir. Zira nefislerde de ibretler vardır. Zira âlemde ne varsa mutlaka insanda da bir başka deyişle iç âlemde/küçük âlemde de onun bir benzeri vardır. Bunlar da ibret alınacak hususlardır.

İnsanın, mükemmel yapısı, göz alıcı manzarası, garip/hayretâmiz fiilleri yapabilmesi, farklı sanatları icra edebilmesi ve çeşitli kemâlatları kendinde toplaması gibi özellikler de onun zatında ibret alınması gereken hususiyetlerdir.[9] İnsanların, çeşitli dillere, şekillere, renklere, özelliklere sahip olması da ibret alınması için büyük önem arz eder. Kulak, göz, konuşma ve akıl gibi Âdemoğluna tevdi edilen nimetler, ibret alınmasını temin eden özelliklerdir. İnsan, hem iç organları hem de dış organları açısından hayret verici bir özelliğe sahiptir. [10]

Kesin bilgi edinecekler için nefislerinizde de nice deliller vardır ki, cezanın ve hesaba çekilmenin olacağını ve dinin hak olduğunu gösterirler. Yeryüzünde dolaşan ve yerküreyi inceleyenler, iyi çalışanlarla çalışmayanların, korunanlarla korunmayanların, tasdik edenlerle inanmayanların akıbetlerindeki farkı gösterecek çok deliller bulurlar. Vicdanlara başvurulması halinde de iman eden herkes, yaratılmasının merhalelerinden Allah’ın kudretini ve her günkü hayatında bile vazife ve sorumluluğunun varlığını anlar.[11]

Dipnot:

[1] Fussılet, 41/52.

[2] Rağıb el-İsfehânî, Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’ân, tahkik, S. Adnan Dâvûdî, Dâru’ş-Şâmiyye, Beyrut, 2011, s. 79.

[3] Ali Özek ve diğerleri, Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meâli, Fussılit Sûresi, 53. âyetin izahı.

[4] Bkz. Ankebût, 29/38.

[5] Bkz. Muhammed b. Muhammed el-Mâturîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, tahkik, Mürteza Bedir, Mizan Yayınevi, İstanbul, 2008, XIII, 157; Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1995, c. VIII, cz. XV, 334.

[6] Mâturîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, XIII, 157; Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, c. VIII, cz. XV, 334.

[7] Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, c. VIII, cz. XV, 334.

[8] Zâriyât, 51/20-21.

[9] Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl (Kitabü’n Mecmuatü’n mine’t-Tefâsir içinde), Beyrut, ts. VI, 77-78.

[10] Bkz. Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl ve Hakâiku’t-Te’vîl, (Kitabun Mecmuatün mine’t-Tefâsir içinde) Beyrut, ts. VI, 77; Hâzin, Lübâbu’t-Te’vîl fî Meâni’t-Tenzîl, (Kitabun Mecmuatün mine’t-Tefâsîr içinde), Beyrut, ts. VI, 77-78.

[11] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Kitapevi, İstanbul, 1971, VI, 4532.

Kaynak: Kerim Buladı, Altınoluk Dergisi, Sayı: 478

İslam ve İhsan

İNSANIN HAYAT HİKAYESİ: FÂNÎDEN BÂKÎYE YOLCULUK

İnsanın Hayat Hikayesi: Fânîden Bâkîye Yolculuk

TEFEKKÜR 3 ŞEY İÇİNDİR

Tefekkür 3 Şey İçindir

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.