Zerreden Kürreye: Büyük Yolculuk

Sekiz haftalık bir 'zerre' iken başlayan muazzam yolculuk: Anne karnındaki 'simkart' kadar bedenden kâinatın sırlarına uzanan bir 'hiçlik' ve 'haddini bilme' tahsili...

Her zerreme bir şey kodlanmıştı sanki. Görünüşte küçük bile denmeyecek safhadaydım. Sekiz haftalık iken, birkaç santimetreydim. Bir simkart kadar ancak vardım. Lâkin varlığıma sırlananlar kâinâtı dolaşacak cinstendi. Hem maddeten hem de mânen kâinat buudundaydım.

KAT KAT KARANLIKLARDA BİR SEFERÎ

Nereden gelmiştim ve nereye gidiyordum? İçimde devâsa bir kâinat ile halkedilmiştim! Âciz bir zerre iken de görmezden gelinmeyip ihtimamla saklanmış, en bereketli toprakta mayalanmış, kat kat karanlıkların içinde bohçalanmıştım. Sürekli bir handan diğer hana konduruluyordum. Varlık safhasına çıktığımdan beri seferî idim. Hayat ile ölüm, hasret ile vuslat, varlık ile yokluk, sabır ile sızlanma, zulmet ile nur... ilâ-âhir zıtlıkların içinden geçiriliyordum.

Sürekli değişiyor ve gelişiyordum. Bir noktacık bile değilken içimdeki şifreler günbegün açığa çıkmış, haftalar sonra boyutlarım birkaç santimetreye ancak ulaşabilmişti. Bazı uzuvlarım belirmiş, bazıları ortaya bile çıkmamıştı. Kimisi faaliyete başlamış, kimisi henüz âtıldı. Her oluşumum, ortaya çıkan her zerrem, geçirildiğim her safha büyük ibretler ihtivâ ediyor, kendinden bîhaber olan “Ben” pek çok ilmî araştırmaya mevzû olup nice ilhâmın da kaynağı oluyordum.

TESADÜF DEĞİL, HİKMET MANZUMESİ

Geçirildiğim hiçbir safha, yaşadığım hiçbir hâdise, kondurulduğum hiçbir konak, tesadüfî değildi. Hepsi de hikmet dolu nasihatler manzûmesi olup en mühim tahsilimin tâlimiydi. Yeter ki gönül gözü ile kendime bakıp her hâlimden bir ders çıkarabileyim.

Çok uzak diyarlardan gelmiş bir yolcu idim. Zâhirî seferlerim, bu yolculuğu mânevî olarak da devam ettirmem gerektiğini fısıldıyordu. Nereden gelmiştim, nereye gidiyordum? Hangi konak benim için son duraktı?

Kendilerine ilham edilenler doğrultusunda yılmadan ve hiç durmadan çalışan hücrelerim bana, Ağustos böcekleri gibi sızlanmayıp arı gibi çalışmamı öğütlüyordu. Her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı olduğu gibi her başlangıcın da bir nihâyeti vardı. Ve kendi nihâyetimin ne olduğunu anlayabilmem için gayret göstermem gerekiyordu.

Elbette iş görenler sadece benim hücrelerimden ibâret değildi. Gönderildiğim ve emrime âmâde kılınan bütün kâinat sofrasında, âtıl tek bir zerre bile yoktu. Herkes vazifesinin başında, hiç durmadan çalışıyordu. Âlemde değil bir santimetrekarelik, bir micronkarelik bile boşluk yoktu.

Kâinat her an bir yaratılıştan başka bir yaratılışa geçiyor, durmadan yenileniyordu. Şu an devâsa büyüklükte olmasına rağmen o da benim gibi bir noktadan doğmuştu. Ve o da benim gibi bir yolcu idi. Kendisini bekleyen sona doğru, korkunç bir hızla semâ ederek yol alıyordu.

GÖRÜNENİN ARDINDAKİ SIR

Bütün varlıklar, mecburî istikametine doğru akıyordu. Her şey, yaratılmışların hepsi seferî idi. Söylenen ve beklenen:

“Büyük bir patlama ve korkulu bir yok oluş!..”

Hâlbuki milyarlarca yıl öncesinde yaşanan büyük patlama, zannedilenin aksine bir başlangıcın müjdesi olmuştu. Muhteşem ve mükemmel bir varlık sahnesi ortaya konmuştu.

Demek ki her şey göründüğü gibi olmuyordu. Yokluk gibi görünenden varlık, zulmet gibi görünenden nur, zorluk zannedilenden kolaylık, sıkıntıdan ferahlık, ölümden ise yepyeni ve bambaşka bir hayat çıkabilirdi. Baktığım ile görmem gereken aynı olmayabilir, karşıma çıkarılan her zerre, içinde kütüphaneleri saklayabilirdi.

Uçsuz bucaksız ve bir o kadar eşsiz düzenlenmiş kâinâta boş nazarlarla bakarsam her şeyden önce suyun ve karanlığın içinde görmeyi öğrenen “gözlerim” benden dâvâcı olurlardı. Hâsılı işim çok kolay değildi ve âgâh olmam gerekiyordu.

EN MÜHİM TAHSİL: HADDİNİ BİLMEK

Seferî olduğumu idrâk etmem, fenâ bir başlangıç sayılmazdı. Aksi takdirde, kondurulduğum herhangi bir konakta; kaç vakit kalacağımı dahî bilmeden kendime saray yapmaya kalkmam, devre mülk içinde mâliklik iddiasında olmam; işten bile değildi. Lâkin asıl mesele “nereden geldiğimi ve nereye gönderildiğimi” kavramamdı.

Bu seferden hangi dersleri okumalıydım? Seferin neresinde hangi vazifeleri almalıydım? Birlikte sefer edenlere nasıl bakmalı, nasıl davranmalıydım? Beni bu sefere çıkaranın, bu eşsiz âlemleri emrime vermesindeki murâdı neydi?

Emrimde çalışanlara karşı mes’ul müydüm, yoksa bu sarayda “lâ yüs’el/hesap sorulamaz” bir sultan mı? Seferimin sonu nereye varacaktı? Bana sonunda ne olacaktı? Beni de büyük bir patlama ve korkulu bir yok oluş mu bekliyordu? Bunca zahmetin âkıbeti ne idi?

Beyni kemiren sualleri artırmak mümkündü. Hiçbir varlık, sebepsiz yaratılmamıştı ve ben de başıboş bırakılmamıştım. Geldiğim yöne doğru bir garip yolcu idim. Rabbimin vaadi üzere “Aslâ yok olmayacaktım!”

Kâinat dershanesinde en mühim tahsilim, “hiçlik ve haddimi bilmek”ti!.. Bunu geçirildiğim bâdireler öyle tesirli ve özlü anlatmıştı ki, başka bir vâize hâcet yoktu.

Hayat büyük bir nîmetti; nefeslerim sayılı idi. Bu nîmetin kıymetini bilebilirsem, nereden geldiğimi fark edip nereye yolculuk ettiğimi idrâk edebilirsem, kemâl yolculuğundan da bir hisse alarak kıymet kazanabilir, “kesb-i kemâl ile seyr-i cemâle vuslat” edebilirsem; emeklerim de zâyî olmayacaktı. Aksi takdirde her şey boşa yorulmaktan ibaret kalacaktı.[1]

Dipnot:

[1] Bkz. el-Gâşiye, 3.

Kaynak: Betül Nefise İnal, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480

İslam ve İhsan

İLK NEFES MUCİZESİ

İlk Nefes Mucizesi

GÖBEK BAĞINDAKİ MUCİZE

Göbek Bağındaki Mucize

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.