Tasavvufi Açıdan Zekat: Mal Sevgisinden Allah Sevgisine Yolculuk
"Lâ mahbûbe illallah" sırrıyla zekât: Malın gerçek sahibini bilmek ve nefsi arındırmak. İnfakın dereceleri ve sadakanın Rahmân'ın eline ulaşmasındaki o ince mana.
İnsanın en çok sevdiği şeylerden biri de maldır.[1] Tasavvuf ehline göre zekât vermek ve infak etmek kişinin sevdiği maldan yüz çevirerek hakîkî Sevgili’ye yönelmesidir. Bu anlamda zekât Lâ mahbûbe illallah; "Allah'tan başka mahbûp yoktur" sözünün gereği, mal sevgisi karşısında, Allah sevgisinde samimiyetin ispatladığı bir imtihandır.
NEFİS TEZKİYESİ VE ZEKÂTIN MANEVİ BOYUTU
Tasavvufi anlayışta zekât, malın Allah'a ait olduğu bilincinden başlayarak, nefsin cimrilikten arındırılmasına, sadakanın Rahmân'ın elinden alınması inceliğinden nefsin tezkiyesine kadar uzanan bir manevi yolculuktur.
İnsanın mala olan sevgisi yaratılışından gelir. Ancak önemli olan, bu fıtrî eğilimi aşarak malı Allah yolunda harcayabilmektir. Cömertlik, yaratılıştan gelen bir özellik değil, sonradan kazanılan bir haslettir. Bunun için zekât vermek nefse ağır gelir ve bu yüzden ona "sadaka" (güçlük, çetinlik) adı verilmiştir. Başka bir ifadeyle, zekât verirken nefs tabiatının dışına çıktığı için, zekât vermek nefse ağır bir yükümlülük gelir.
Zekât vermeyenler, sahip oldukları her şeyin kendi malları ve mülkleri olduğuna inanır. Allah ise, bir topluluğun onların mallarında ödenmesi gereken haklarının bulunduğunu bildirmiştir. Bu durum, mala ortaklık anlamı taşıdığı için zenginlerin nefsine ağır gelir. Çünkü başkalarının onların malında bir payının bulunmasının, borç ya da alışveriş gibi kabul edebilecekleri belirli bir sebebi yoktur. Hâlbuki bu durum imtihanın sırrıdır. Görünür bir sebep olmaksızın, sırf Allah rızası için vermek.
NAMAZ VE ZEKÂT İLİŞKİSİ: ARİFLERİN GÖZÜYLE İBADET
Kur’an’da zekât kelimesi otuz âyette olarak geçer ve bunların yirmi yedisinde namazla birlikte zikredilir. Mevlânâ'nın ifadesiyle, "Namaz insanı nasıl kötülükten, fenalıktan alıkorsa, zekât vermek de insanın kesesini korur." Hatta arifler derler ki, zekatını veremeyen namazını da iyi kılamaz.
Zekâtta Acele Etmenin Fazileti
Tasavvuf ehli, zekâtın vaktinde ve hatta vaktinden önce verilmesine büyük önem verir. Ebu Talib el-Mekkî şöyle der: "Zekâtın faziletlerinden biri de, vacip olduğu ilk anda verilmesidir. Kişi, yerini uygun görürse, vacip olmadan önce de öne alabilir." Zekatta acele davranmanın sebebi, hayra koşmak ve iyilikte yarışmak, eciktirmede ortaya çıkabilecek afetlerden korunmak, nefsin değişkenliğine ve kalbin dönüşkenliğine karşı tedbir almaktır. Gazzâlî, kişinin, içinde hayır işlemeye sevkedici bir duygu belirdiği zaman, derhal fırsatı ganimet bilerek hayır işlemesini tavsiye eder. Çünkü böyle bir duygu, melekten gelen bir telkindir. Müslümanın kalbi Rahman olan Allah'ın kudret parmaklarından ikisinin arasındadır. Kalp çok kısa bir zamanda başka bir yöne dönebilir. Şeytan daima insanı fakirlikle korkutur.
Zekât için en faziletli aylar Ramazan ve Zilhicce'dir. Ancak zekat her zaman verilebilir.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Her Allah’ın günü iki melek iner. Bunlardan biri:
- Allah’ım! Malını verene yenisini ver! diye dua eder. Diğeri de:
- Allahım! Cimrilik edenin malını yok et! diye beddua eder.”[2] Bu hadis-i şerif, her günün yeni bir fırsat olduğunu ve infakın ertelenmemesi gerektiğini vurgular. Sufilerden bir kısmı bir yıl geçtikten sonrası için Allah kendisine mal verdiğinde hiç beklemeden hemen zekatı vermeyi tercih etmişlerdir.
Zekâtın farz olan asgarî miktarı kırkta birdir. Sadece farz olandan ne eksik ne de fazla vermeyenler dinen asgari ile yetinenlerdir. Ancak tasavvuf ehli, bu asgarî miktarın ötesinde bir de nafile olarak vermeye dikkat çekerler. Onlar ihtiyaç zamanlarını gözeterek ellerinde mal bulundurup, fazlasını hayır yolunda harcarlar.
Gazzâlî zekâtı vereni, verdiğini daima az görmesini tavsiye eder. Vermenin de dereceleri vardır. Tasavvuf büyüklerinden Şiblî’ye zekat sorulunca, sufilerin yolunun Hz. Ebû Bekir (r.ah.) gibi tamamını vermek şeklinde izah etmiştir. Bu durum tabiki çok zirvelerde bir husustur. Ancak infakın derecelerini bilmek açısından önemli bir bakış açısı sunar. O halde zekatta kırkta birle başlayan farz kısmına nafile olarak kırkta ikiden kırkta kırka kadar çıkan bir derecelenme söz konusudur. Hz. Hasan hayatında iki kez, Hz. Hüseyin de bir kez böyle yapmıştır.
Tasavvufta bir diğer anlayış da zekat verirken malın Allah’tan kula ulaştığı şekliyle kırkta birini vermektir. Türkiye’de ilk tasavvuf hocalarından Mahir İz’in aldığı maaşı hiç harcamadan kırkta birini zekata ayırması bu anlayışın eseridir. Hatta salihlerden bir zata işinde sıkıntı yaşayan ve bir türlü düzenini oturtamayan birisi halini arz edince, o da malının zekatını Allah’ın kendisine verdiği şekliyle, asli harcamalarını hesaba katmadan vermesini tavsiye eder. Bu uygulamaya devam eden adamın durumu düzelir, maddi açıdan önemli gelişmeler yaşar.
Allah’ın emirleri karşısında kulun gösterdiği üstün tavır, “iyiliklerde yarışın”[3] sırrına matuftur. Bütün ibadetlerde olduğu gibi zekat vermede de kişiler derece derecedir. Farz olanla yetinmek övgüye layıktır, ancak ilerisi kişinin gönül dünyası ile ilgili özel hususlardır.
Mahir İz hocanın her ay maaşından zekat vermesi hususu da Dr. Yusuf el-Kardavî’nin maaşlı çalışanların gelirleri hakkındaki fetvasıyla örtüşmektedir. Kardavi maaş, ücret ve serbest meslek kazançlarının da zekâta tâbi olduğunu; bunların “elde edilen mal (el-mâl el-müstefâd)” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ve bu gelirler için ayrıca bir yıl (havl) beklemenin şart olmayacağını; kişi geliri elde ettiğinde nisabı aşıyorsa zekâtını verebileceğini belirtmektedir.
SADAKAYI KİM ALIR? İBNÜ'L-ARABÎ'NİN İNCESİ
Ayet-i kerimede “Sadakaları Allah alır.” [4] Hadis-i şerifte de “Sadaka, fakirin eline geçmeden önce Rahmân'ın eline düşer”[5] buyrulmasına dikkat çeken İbnü'l-Arabî, zekat ve sadakayı alan kişi, sadaka verene değil, Allah'a ait minnet duyması gerektiğini belirtir. Çünkü Allah, zekât verenden 'borç istemiştir.[6] Sadakayı alan ise, bu borcu istemede Hakk'ın tercümanıdır. Yani fakir, aslında Allah adına alan bir temsilcidir. Sadaka veren kişi, fakire vermiş görünse de gerçekte Allah'a vermektedir.
Bu izaha göre minnet duygusunun yön değiştirmektedir. Zekat ve sadaka alan kişi Allah’tan aldığı için veren karşısında mahcup olmayacağı gibi onun kendisine bir iyiliğinin olduğunu da düşünmez. Zekat ve sadakayı veren de onun adına bereketlendirmek için borç isteyen Allah'a verir. Bu incelik kavrandığında, zekât ve sadaka, kuldan kula yapılan sıradan bir yardım olmaktan çıkar.
Tasavvufî açıdan zekât, kulun Rabbiyle arasında gerçekleşen bir alışveriştir. Kul, Allah'ın kendisine emanet ettiği maldan, O'nun rızasını kazanmak için verir. Allah ise bu verişi boşa çıkarmaz, kat kat fazlasıyla geri verir.
Dipnotlar:
[1] Âl-i İmrân 3/14.
[2] Buhârî, Zekât 27; Müslim, Zekât 57
[3] Bakara 2/48
[4] Tevbe 9/104
[5] Taberânî, Kebîr, IX, 109
[6] Bakara 2/245
Kaynak: Veysel Akkaya, Altınoluk Dergisi, Sayı: 482









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!