Cihat Nedir ve Nasıl Olmalıdır?

Cihâdı savaştan ibaret görmek, hakîkati ifâde etmediği gibi cihâdın Kur’ân ve Sünnet’te verilen mânâ ve muhtevâsı bakımından da eksik ve yanlıştır. “Gayret etmek, çalışmak” gibi mânâlara gelen cihâd; kalp, dil, el, mal, can, kültür, ekonomi, silâh gibi her türlü vâsıta ile yapılabilir.

CİHÂD NASIL YAPILIR?

İslâm, insanların daha çok samîmî bir kalp ve tatlı bir dille cihâd etmesini ister. Bu vazifeyi deruhte edenlere, Kur’ân-ı Kerîm’de yumuşak ve belîğ ifâdeler kullanmaları tavsiye edilir. (قَوْلًا لَيِّنًا، قَوْلًا بَلِيغًا) Gönüllerin Cenâb-ı Hak ile buluşarak ihyâ edilebilmesi için mü’minlerin mallarıyla ve canlarıyla gayret göstermesi emredilir.

İSLÂM'DA SULH ESASTIR

İslâm sulhü esas alır. Bunun en büyük delili şudur: Kur’ân-ı Kerîm, müslümanlar aleyhine çok ağır şartlar ihtivâ eden Hudeybiye Sulhü’ne “Feth-i Mübîn: Apaçık bir fetih” ismini vermiştir. Ve bu “Fetih”, Kur’ân-ı Kerîm’deki sûrelerden birinin ismi olmuştur.

PEYGAMBERİMİZ HEP MÜDAFAA HARBİ YAPMIŞTIR

Peygamber Efendimiz’in yaptığı savaşlar hep müdâfaa harbidir. Ya müslümanlara karşı yapılan saldırıları püskürtmek ya da istihbaratla tespit edilen saldırı hazırlıklarını bozmak için yapılmıştır. İlk büyük savaşın yapıldığı Bedir’e giden Peygamber Efendimiz’in niyeti harp değildi. Hicret eden müslümanların gasp edilen mallarıyla zenginleşen ve kazancıyla yine müslümanların aleyhine ordu hazırlanacak olan bir kervanı durdurmaktı. Kervan yol değiştirerek kurtuldu. Ancak Mekke’den çıkıp 400 kilometre yol gelerek tâ Medîne yakınlarına mevzilenen müşrik ordusu, defalarca teklif edilen sulhü kabul etmeyince mecbûren harbe girildi ve zaferle çıkıldı. (Vâkıdî, I, 61-65)

Uhud ve Hendek, Medîne’nin dibinde yapılan savaşlardır. Müşrikler saldırgan bir tavır içindeydi. Müslümanların kökünü kazımak için Medîne’nin üzerine sağdan soldan ordular yığıyorlardı. Allah Rasûlü -sallâllahu aleyhi ve sellem- ise Medîne’de müdâfaa harbi yapıyordu. Üstelik Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-, şehrin çevresine hendek kazdırarak can kaybını sıfıra indirdi.

Mûte ve Tebük, şehîd edilen elçinin hakkını almak ve saldırıya hazırlanan düşmanı bertarâf etmek için yapılmıştır. Hattâ Tebük’te herhangi bir çatışmaya girilmemiş, birtakım anlaşmalar yapıldıktan sonra dönülmüştür.

Mekke’nin fethi, müşriklerin anlaşmaya ihânet etmeleri neticesinde gerçekleşmiştir. Bir de hicret eden müslümanların gasp edilmiş haklarının geri alınmasıdır. Bu, târihte eşine rastlanması mümkün olmayan bir sulh hareketi ve gönüllerin fethidir. Zira fethedilen şehirde ne yağma yapılmış, ne insanları öldürülmüş veya sürgün edilmiş, ne intikam alınmış, ne de kan dâvâsı güdülmüştür. Bilâkis hepsi, senelerce süren zulümlerine rağmen karşılıksız affedilmiştir.

Efendimiz’in diğer savaşları da bu şekilde saldıran veya saldırıya hazırlanan düşmanı durdurmak için yapılmıştır.

SAVAŞ HUKUKUNA RİAYET ETMEK

Müslümanlar, sulh için gösterdikleri bütün gayretlere rağmen düşmanla savaşmak mecbûriyetinde kaldıklarında ise belli bir hukuk dâhilinde hareket ederler. Çocuklara, kadınlara, yaşlılara, din adamlarına, savaşla alâkası olmayan işçilere, mâbetlere, hayvanlara, ağaçlara dokunmazlar. Sadece savaşan askerlere karşı silâh kullanırlar. Bununla birlikte onlara da işkence etmezler.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN KUMANDANLARA TAVSİYELERİ

Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, herhangi bir askerî birliği sefere gönderecekleri zaman kumandana, Allâh’a karşı takvâlı, yanındaki müslümanlara karşı hayırlı olmasını ve iyi davranmasını tavsiye eder, sonra da şöyle buyururlardı:

“Allâh’ın ismiyle, Allâh’ın yolunda gazâ ediniz! Allâh’ı tanımayanlarla çarpışınız! Ganimet mallarına hıyânette bulunmayınız! Zulmetmeyiniz! Müsle yapmayınız (kulak, burun gibi âzâları keserek işkence etmeyiniz). Çocukları öldürmeyiniz!” (Müslim, Cihâd, 3; Ahmed, V, 352, 358)

Diğer rivâyetlerde Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“…Çocukları, mâbedlerine çekilip ibadetle meşgul olan kişileri[1]ve yaşlıları öldürmeyiniz![2]Kiliseleri yakıp yıkmayınız, ağaçları köklerinden kesmeyiniz!”[3] buyurmuşlar, binâların yıkılmasını da yasaklamışlardır.

Peygamber Efendimiz, gazvelerden birinde bir kadının öldürüldüğünü görmüşlerdi. Bu duruma çok üzüldüler ve derhâl kadınlarla çocukların öldürülmesini yasakladılar.” (Buhârî, Cihâd, 148; Müslim, Cihâd, 24, 25)

YAŞLILAR, KADINLAR, ÇOCUKLAR VE HİZMETÇİLER DOKUNULMAZDIR

Huneyn’de, Süleymoğulları öncü süvari birliğiydi. Hâlid bin Velid de onlara kumanda ediyordu. Bu esnâda Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- bir kadın ölüsüne rastladılar:

“–Bu kadın bize karşı savaşanlar arasında değildi!” buyurdular. Yanındakilerden birine:

“–Hemen Hâlid’e yetiş ve ona; «Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-, “Sakın hiçbir kadını, çocuğu, yaşlıyı ve savaş hârici işler için kiralanan kişileri öldürme!” diye emrediyor.» de!” buyurdular.[4]

Peygamber Efendimiz’e, bâzı çocukların da öldürüldüğü haber verilince çok üzüldüler ve kızgın bir şekilde:

“–Bâzılarına ne oluyor ki bugün öldürmekte aşırı gidiyorlar, işi çocukları öldürmeye kadar vardırıyorlar?!” buyurdular. Oradakilerden biri:

“–Yâ Rasûlâllah! Onlar, müşriklerin çocukları değil mi?!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem-:

“–Sizin en hayırlılarınız da (sizler de), müşriklerin çocukları değil misiniz?” buyurdular. Sonra da şöyle devam ettiler:

HER ÇOCUK MÜSLÜMANDIR!

“–Dikkat ediniz! Çocukları öldürmeyiniz! Dikkat ediniz! Çocukları öldürmeyiniz! Her çocuk, İslâm fıtratı üzere doğar, dili dönünceye kadar böyle gider. Sonra anne babası onu yahudî veya hristiyan yapar.” (Ahmed, III, 435)

OSMANLI'DA CİHAD AHLÂKI

Mohaç Meydan Muhârebesi’nde (1528) Türklere esir düşen ve serbest kaldıktan sonra Türklerin Gelenek ve Görenekleri isimli bir kitap telif eden Macar asıllı Bartholomaus Georgievic şöyle der:

“Harp esnâsında Osmanlı ordusunda öyle sıkı bir disiplin vardır ki, hiçbir asker adâletsiz bir şey yapmaya cesaret edemez. Adâletsizlik yapan, hiç acınmadan cezalandırılır. Gözcüler ve düzen sağlayıcılar vardır… Geçip gidilen yolların kıyısındaki bağ ve bahçelerde sahiplerinin izni olmadan bir elma bile koparılamaz.” (Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi, Ankara 1993, s. 164)

Yavuz Sultan Selîm Han Mısır Seferi’ne giderken ordunun Gebze yakınlarından geçtiği yerler, hep bağlık-bahçelikti. Sultan Selîm Han:

“Acabâ askerlerim, sahibinden müsaadesiz üzüm ve elma koparıp yediler mi?!.” diye düşüncelere daldı. Sonra yeniçeri ağasını huzûruna çağırıp:

“–Ağa fermânımdır; bütün yeniçeri, sipâhi ve azap askerlerimin heybeleri yoklansın! Heybesinde bir elma veya üzüm salkımı çıkan asker olursa, derhâl huzûruma getirilsin!” diye emretti.

Yeniçeri ağası, derhâl harekete geçerek heybeleri araştırdı. Daha sonra Sultân’ın huzûruna gelerek:

“–Sultânım koparılmış hiçbir elma ve meyve izine rastlamadık!..” dedi.

Yavuz, bu habere çok sevindi. Üzerindeki ağırlık kalktı. Sonra ellerini açarak:

“Allâh’ım! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun! Bana haram yemeyen bir ordu ihsân eyledin!..” diyerek duâ etti ve ağaya:

“–Şayet askerlerim izinsiz meyve koparmış olsalardı, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü, haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olmaz!..” dedi.

Yavuz’un bu güzel hâli neticesinde ilâhî nusret ve inâyet tecellîleri dâimâ ona yâr olmuştur.[5]

SAVAŞTA ÖÇÜLÜ ADÂLETLİ VE İNSANİYETLİ DAVRANMAK

Görüldüğü gibi İslâm, öncelikle sulhü tercih etmekte, savaşa mecbur kalındığında ise ölçülü, adâletli ve insâniyetli davranmayı, hiçbir zaman aşırıya gitmemeyi emretmektedir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın! Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (el-Bakara, 190; el-Mâide, 2)

Savaş şartlarında bile müslüman olmayan mâsum insanların ve bizzat savaşa katılmayanların öldürülmesine izin vermeyen İslâm, savaş hâricindeki mâsum insanları öldürmeye nasıl müsâade edebilir?!.

Dipnotlar:  [1] Bkz. Ahmed, I, 300; Taberânî, Kebîr, XI, 224/11562. [2] Bkz. Taberânî, Evsat, I, 48/135. [3] Bkz. Abdürrazzak, Musannef, V, 220. [4] Ebû Dâvûd, Cihâd, 111; İbn-i Mâce, Cihâd, 30; Vâkıdî, III, 912. [5] Osman Nûri TOPBAŞ, Âbide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle OSMANLI, s. 166-167.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Din İslâm, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.