BAŞKASINDAN BANA NE DEME!

Allâme Şârânî diyor ki: “Şunu iyi bilmelidir ki, namaz kılmayanların memleketlerine belâlar, musîbetler nasıl inerse, namaz kılanların memleketlerinden de belâlar ve musîbetler öyle uzak tutulur. Hiç kimse «Ben namazımı kılıyorum, başkasından bana ne?» demesin. Çünkü belâ ve felâket gelince herkese gelir.

Mısır idâresini elinde bulunduran Firavun âilesi meşhurdur. Bunlar daha ziyâde zulüm ve kibirleriyle târihe geçmiş kimselerdir. Hazret-i İbrâhîm devrinde de aynı âile Mısır’a hükmediyordu. Başlarında bulunan Firavun, kendi hududundan yabancı ve güzel bir kadın şehre girdiği zaman hemen onu yakalatıyor, evli ise kocasını öldürüyordu. Eğer erkek kardeşi var ise, kadını ondan istetiyordu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, Nemrûd’un helâkinden sonra Urfa’dan ayrılarak yanında Sâre vâlidemiz olduğu hâlde Mısır hudûdundan geçtiğinde Firavun’un bundan da haberi oldu. Firavun’un adamları, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a yanındaki kadının kim olduğunu sordular. Halîlullâh ise, hîle-i şer’iyye kabîlinden “dîn kardeşi” mânâsına «kardeşimdir» dedi. Bu cevap üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm-’a dokunmayıp Hazret-i Sâre’yi aldılar ve saraya götürdüler. Buhârî’de bildirildiğine göre:

“Sâre saraya girince, hemen abdest alıp iki rekat namaz kıldı. Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etti. Hakk Teâlâ da, onu muhâfaza buyurdu.”

Neticede Hazret-i Sâre’nin yanına yaklaşmaya kalkışan Firavun’un nefesi bir anda kesildi. Felç oldu. Zîrâ Allâh Teâlâ, Hazret-i Sâre’yi onun şerrinden korumaktaydı..

Gelişen hâdise üzerine Firavun, müthiş bir panik ve korku ile Hazret-i Sâre’yi serbest bıraktı. Üstelik câriyesi Hacer’i de ona hediye olarak takdîm etti. Hayret nazarlarıyla kendisine bakan saray erkânına:

«–Bu kadın bir cinnîdir. Benimle biraz daha kalsa, neredeyse helâk olacaktım. Zararından korunmak için ona Hacer’i verdim!» dedi.

İşte Allâh için samîmî kılınan iki rek’at namazın bu dünyâdaki mânevî tezâhürü!

Bu itibarla Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bir darlık ve zorlukla karşılaştığı zaman hemen ev halkına namaz kılmalarını emreder ve şu âyet-i kerîmeyi okurdu:

“Ey Rasûlüm! Âilene ve ümmetine namazı emret ve kendin de devam et! Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel âkıbet, takvâ sahiplerinindir.” (Tâhâ, 132)

Böylece korku, musîbet ve çile zamanlarında âilesine ve ümmetine namazı emreden Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, diğer peygamberlerin de herhangi bir zorlukla karşılaştıklarında namaza sarıldıklarını ifâde sadedinde:

“Önceki peygamberler de felâket ve musîbet anında namaza yönelirlerdi.” (Fezâil-i A’mâl, 249) buyururlardı.

Bazen de şu hadîs-i şerîfi telaffuz ederlerdi:

“Allâh, bu ümmete, zayıfların duâsı, namazları ve ihlâsları sebebiyle yardım eder.” (Nesâî, Cihâd, 43)

Allâme Şârânî diyor ki:

“Şunu iyi bilmelidir ki, namaz kılmayanların memleketlerine belâlar, musîbetler nasıl inerse, namaz kılanların memleketlerinden de belâlar ve musîbetler öyle uzak tutulur. Hiç kimse «Ben namazımı kılıyorum, başkasından bana ne?» demesin. Çünkü belâ ve felâket gelince herkese gelir. Bu hususta Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e:

«–Aramızda sâlih kimseler olduğu hâlde helâk olur muyuz?» denildiğinde Âlemlerin Efendisi şöyle buyurdular:

«–Evet, kötülükler çoğalıp üstün gelince…» (Müslim, Fiten, 1)

Bu itibarla her mü’minin gücü nisbetinde emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker’de bulunma mes’ûliyeti vardır.”

Diğer taraftan herhangi bir îkâz-ı ilâhî veya musîbeti mûcib gâfilâne amellere sürüklenerek omuzlara yüklenilen ağırlıkları hafifletmenin ve böylece ilâhî sıyânete nâil olabilmenin yegâne yolu da namaza sarılmaktır. Yâni günâhlardan temizlik, tevbe ile birlikte namazla mümkündür. Son derece nedâmet ve tevbe içerisinde Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in meclisine gelip O’nunla namaz kılan günâhkâr bir kimseye Âlemlerin Efendisi:

“–Allâh senin günâhlarını bağışladı.” buyurmuştur. (Müslim, Ebû Dâvud, Buhârî)

Kaynak: İslam İman İbadet, Osman Nuri Topbaş

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle