Arşın Gölgesinde Gölgelenecek Yedi Sınıf İnsan

“Başka bir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde Allah Teâlâ, yedi insanı, Arş’ının gölgesinde barındıracaktır." Peki bu yedi sınıf insan kimdir?

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdu:

Başka bir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde Allah Teâlâ, yedi insanı, Arş’ının gölgesinde barındıracaktır:

  • Âdil devlet başkanı,
  • Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç,
  • Kalbi mescidlere bağlı müslüman,
  • Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan,
  • Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine;

«–Ben Allah’tan korkarım!» diye yaklaşmayan yiğit,

  • Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse,
  • Tenhâda Allâh’ı anıp gözyaşı döken kişi.” (Buhâri, Ezân, 36; Müslim, Zekât, 91)

Demek ki;

Allâh’ın dostluğu için şu hasletleri kuşanmalı:

  • İdarede adâletli olmak

Her insan kendi idaresi altında bulunanlar için bir çoban hükmündedir ve onlardan mes’uldür. Onlara karşı vazifeleri vardır.

Babalar, anneler evlâtlarının İslâmî bir terbiye ile yetişmesinden mes’uldür. Onlara İslâm karakter ve şahsiyetini mîras bırakmakla mes’uldür. Onlara helâl lokma yedirmelidir. Maddî tehlikelerden onları koruduğu gibi, mânevî tehlikelerden yani haramlardan, günahlardan da muhafaza etmelidir.

Eğitimde, öncelikle uhrevî tahsili mutlaka vermeli ki; yetişen gençlik, İslâm karakter ve şahsiyetini tevzî etmelidir. Bunun yanında dünyevî tahsili de ancak uhrevî tahsil içinde icrâ etmelidir. Tâ ki, iki cihan saâdeti gerçekleşsin.

  • Dindar bir gençlik hayatı

Gençlik, ömrün baharıdır. Onda ne ekilirse, ömrün hazanında ve kışında, o biçilir.

Yani;

Gençlik, ibâdetlerle mâmur edilirse; ihtiyarlıkta ve mahşerde, Cenâb-ı Hakk’ın dostluğunun ve yardımının meyvelerinden istifâde edilir.

Maalesef gafil kişiler; bereketli gençlik mevsiminin, nefsânî arzular ve eğlence hayhuyu içinde israf edilmesine, çok yanlış bir müsamaha gösterirler.

“–Şimdi gençsin, nefsânî arzulardan hevesini al, yaşlanınca namazını kılar, günahlardan uzak durursun!” gibi bozuk ve ahmakça telkinlerde bulunurlar.

Hâlbuki; gençlikte gösterilen gevşeklik, maâzallah ömür boyu terk edilemeyecek tiryakiliklere sebebiyet verir.

Bu sebeple, üç ayları da ganîmet bilerek, evlâtlara mâneviyâtı sevdirecek, onları namaza, infâka, oruca ve Kur’ân tahsiline alıştıracak güzel ikramlar yapılmalı, hediyeler verilmelidir.

  • Cemaatle namaza devam

Namaz ferdî ibâdetlerin zirvesidir. Cenâb-ı Hak ile mülâkattır. Mü’min gönüllerin mîrâcıdır. Cemaatle namaz ise, müekked sünnettir yani Peygamber Efendimiz’in hiç terk etmediği sünnetler cümlesindendir. Bir müslüman beş vakit namazını cemaatle edâ ederek, içtimâîleşmelidir.

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Bir kimsenin namazı cemaatle kılmaya devam ettiğini görürseniz, onun müslüman olduğuna şâhitlik edin.” (Tirmizî, Îmân, 8; İbn-i Mâce, Mesâcid, 19)

Mescidler, Cenâb-ı Hakk’ın en sevdiği mekânlardır. Cenâb-ı Hak ile dost olmak isteyen mü’min de o mübârek mekânları çok sevmelidir. Cemaati kaçırmayı, ondan uzak kalmayı ise büyük bir musîbet olarak görmelidir. Şu kıssa ne güzeldir:

Medineli meşhur yedi fakih tâbiînden biri olan Saîd bin Müseyyeb -rahmetullâhi aleyh- camiye girdi, bir de baktı ki, cemaatle namazı kaçırmış, cemaat selâm vermiş. Pişmanlık içinde;

اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّـا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allâh’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (el-Bakara, 156) âyetini okudu.

Bu duâ, vefât ve benzeri büyük kayıplar karşısında okunur. O zât, bir vakit cemaati kaçırmayı böyle büyük bir kayıp olarak gördü de Cenâb-ı Hakk’a böyle ilticâ etti. Öyle içli bir feryat ile dile getirdi ki o niyâzı tâ çarşıdan duyuldu. (Bkz. Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, I, 381)

Hazret-i Mevlânâ bir mü’minin kalbinin mescide bağlı olmasını ve namazının bir mîrac hâline gelmesini şöyle ifade eder:

“Öyle bir abdest al ki hiç bozulmasın. Öyle bir namaz kıl ki, hiç bitmesin. Âşığa beş vakit namaz yetmez. Beş yüz bin vakit ister. Gerçek âşık, vuslatın bitmesini hiç ister mi?..”

  • Kardeşlik hukuku

Cenâb-ı Hak, mü’minleri îman bağıyla kardeş îlân etmiştir.

İmtihan dünyasında Rabbimiz, mü’minleri birbirine zimmetlemiştir.

  • Zayıf kardeşler, güçlü kardeşlere zimmetli…
  • Fakir kardeşler, zengin kardeşlere zimmetli…
  • Hasta kardeşler, sıhhatli kardeşlere zimmetli…
  • İrşâda muhtaç kardeşler, irşâda ehil kardeşlere zimmetli…
  • Bütün güçlü, zengin ve bilgili olanlar da; âhiret selâmeti bakımından muhtaç kardeşlerinin duâsına muhtaç.

Böylece Cenâb-ı Hak; kullarının merhamet, şefkat ve fedâkârlık sıfatlarını ne kadar taşıdıklarını imtihan eder.

Bugün kardeşlik hukuku bilhassa çok mühim…

Zira bugün merhametin ve şefkatin unutulduğu bir devredeyiz. Medeniyet denilen batı, bir başka ifadesiyle küresel güçler, I. ve II. Cihan harplerinde 100 milyon insanın canına kıydı. Korkunç bir vahşet yaşandı. Meselâ atılan atom bombalarıyla, sadece insanlar değil, hayvanlar da katledildi ve bitkilerin de kökü kurutuldu.

Bugün o vahşetin devamı; Suriye, Irak, Afganistan, Yemen, Libya, Sudan, Myanmar, Keşmir, Filistin ve Doğu Türkistan’da en ağır şekilde yaşanmaya devam ediyor.

Bu sözde medenî dünya; müslümanların arasında fitne çıkarıyor, savaşları körüklüyor, sonra da taraflara silâh satıp dökülen kanı seyrediyor. Evsiz barksız kalan mültecîlere insan muâmelesi yapmıyorlar. Yetimlerin organlarına mafyalar ve ruhlarına misyonerler musallat oluyor.

Hâsılı;

Küresel güçlerin kalplerde merhamet ve şefkati yok ettiği ve mazlum memleketleri birer mâtem ülkesi hâline getirdiği bir câhiliyye devrindeyiz.

Bugün yapılacak infaklar, insânî yardımlar, bilhassa, hidâyet bekleyenlere irşad hizmetleri Cenâb-ı Hak ile dostluk için çok mühim. Çünkü Rabbimiz; cömert, merhametli, diğergâm ve fedâkâr kullarını sever.

  • İffet

Mü’minlerin fârikalarından biri de, iffetlerini korumalarıdır.

Hayvanlarda nikâh ve iffet yoktur. İffet, insanlık haysiyetinin muhafazasıdır.

Maalesef devrimiz bu hususta da câhiliyye manzarası arz etmektedir.

Kadınlar; ailedeki sâliha hanım ve muhterem anne vasfından çıkarılıp, erkeklerle eşitlik dâvâsı içinde, şiddet dolu sokaklara, istismar dolu dış dünyaya itilmektedir. Bu da kadınlara bir iltifatmış, bir hürriyetmiş gibi çarpıtılarak sunulmaktadır.

Kaldırımlarda tekmelenen ve çiğnenen bir çiçek ne kadar talihsizdir! Bir çiçeğin lâyık olduğu mekân, îtinâ göreceği bir bahçedir.

Yine kıymeti bilinmeyip de çöpe fırlatılmış bir pırlantanın hâline acınır. Hele de çöpe atmayı bir hürriyet ve serbestiyet diye takdim edenlerin iyi niyetine asla itimat edilmez.

Maalesef bugün;

Mektepte, iş yerinde ve içtimâî hayatta, kadın erkek ihtilâtı, tesettüre riâyetsizlik ve karşı cinsle yalnız kalmaktan kaçınmamak gibi tehlikeli âfetlerden dolayı, gönüller harama meyletmekte, iffetler zedelenmekte, aileler sarsılmakta, boşanmalar çoğalmakta ve evlâtlar mânevî bir sefâlete dûçâr olmaktadır.

Gayr-i İslâmî ve gayr-i fıtrî hukukî zorlamalar, erkeği de kadını da evlilikten soğutmaktadır. Gelecek nesillerin huzurla inşâ edileceği evlilik yuvası; bir para tuzağı, bir şiddet mekânı gibi gösterilmekte, buna karşılık, gayr-i meşrû beraberlikler daha emniyetli gösterilerek terviç edilmektedir.

Böyle bir zamanda, evlâtlarımızı iffet ve hayâ içinde yetiştirmemiz zarûrîdir.

Erkek evlâtlarımızı; sâlih hocalar ve arkadaşlarıyla bir arada olabileceği mekteplerde, kurslarda okutmaya ihtimam göstermemiz lâzımdır.

Kız evlâtlarımızı da aynı şekilde, sâliha hocahanımlar ve sâliha arkadaşlarıyla beraber tahsil görebileceği kurslarda yetiştirmeliyiz.

Hazret-i Ömer, Peygamberimiz’in kuru bir hasır üzerinde bulunduğunu görünce ağlamıştı. Peygamberimiz şöyle tesellî buyurdu:

“–Ağlama ey Ömer! Dünyanın -bütün nimet ve zevkleriyle- onların, âhiretin de bizim olmasını istemez misin?!.” (Bkz. Ahmed, II, 298)

Demek ki;

Evlâtların uhrevî istikbâlini mutlaka, dünyevî istikbâlinin önünde tutmalıyız.

“–Evlâdım dünyada iyi bir meslek sahibi olsun da, âhireti ne olursa olsun!” diye bir düşünce, bir mü’mine asla yakışmaz.

Sokakların insafına bırakılan nesillerin kötü âkıbetleri ne hazindir!

  • Gizlice infak

Cenâb-ı Hakk’ın, Arş’ının gölgesinde barındıracağı bir grup da gizlice infâk edenlerdir.

İnfak; mü’mini Allâh’a yaklaştıran, Cenâb-ı Hakk’a dostlukta en mühim hasletlerdendir. Birre / hayrın kemâline ulaşmanın, sevdiğin şeylerden ferâgat ederek infâk etmekten başka yolu yoktur. Cenâb-ı Hak, cömerttir ve cömert kullarını sever. Cimri, hasis ve bencil kullarına velâyetini, dostluğunu ve himâyesini nasîb etmez.

Denilmiştir ki:

“Şu üç kişi, Allah dostu olamaz:

Kibirli, cimri ve ahmak.”

İnfâkın gizliliği ise, nefsin hilelerinden ve enâniyetin tehlikelerinden muhafaza olabilmek içindir.

Âyet-i kerîmede açıktan infâk edenler de medh ü senâ edilmektedir ki, zarûrî hâllerde açıktan da infâk edilebileceğini ifade etmektedir:

“Allâh’ın kitâbını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve âşikâr infâk edenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç (ticâreten len-tebûr) umabilirler.” (Fâtır, 29)

Örnek olmak mecburiyeti yahut töhmeti izâle etmek gibi bir zarûret yoksa, infâkın gizli olması, mü’min gönüller için en faydalı yoldur.

Zeynelâbidin Hazretleri, vefat edince sırtında yaralar gördüler ve sebebini merak ettiler. Hizmetkârı îzâh etti:

“‒Geceleri herkesin uyuduğu sıralarda, Zeynelâbidin Hazretleri sırtına erzak çuvalları alır, fukarânın kapılarına bırakırdı. Bu yaralar, o gizli infâkın işaretleridir.”

Diğer taraftan infâkı gizlilik içinde yapmanın bir hedefi de, muhatabı mahcup bir duruma düşürmemek ve rencide etmemektir.

Muhataba minnet yükü yükleyerek yapılan; bugünkü tabirle şovlar, sadakaları iptal eder.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha hayırlıdır…” (el-Bakara, 263)

  • Zikrullah ve gözyaşıyla istiğfar

Cenâb-ı Hak, Zâtını çokça zikretmemizi emretmiştir. Bilhassa seherlerde istiğfâra davet etmiştir. Sâdık ve hâlis kullarını; geceleri secde ve kıyam hâlinde olmaları sebebiyle medh ü senâ eylemiştir.

Samimî gözyaşları ve kalpte mânevî derinlik;

  • Takvâda derinleşmek ve müstakîm bir kulluk,
  • Helâl lokmaya riâyet,
  • İbâdetleri huşû içinde edâ,
  • Sâlihlerle beraberlik ve fâsıklardan uzak durmak,
  • Kur’ân’ı tefekkür ederek okumak,
  • Geceleri ihyâ,
  • Duâ ve salevâta devam etmek gibi hayatın her safhasında İslâm’ı yaşamakla mümkün olur.

Bütün bu güzel hasletler, Cenâb-ı Hak ile dostlukta mesafe kazandırır.

Cenâb-ı Hak, kulluk ister. Yani emir ve yasaklarına titizlikle riâyet ister. Farzların edâsını ve haramlardan uzak durulmasını talep eder.

İBADETİN ÖZÜ NEDİR?

İbadetin Özü Nedir?

İFFET VE HAYA İLE İLGİLİ ÖRNEKLER

İffet ve Haya ile İlgili Örnekler

CEMAATLE NAMAZ KILMANIN FAYDALARI

Cemaatle Namaz Kılmanın Faydaları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.