Anne ve Babaya Merhamet Edip Gözetip Kollamanın Önemi ve Fazileti
Şeyh Sâdî Hazretleri'nin verdiği örnekten çıkarmamız gereken dersler nelerdir? Allâh’a îman ve ibadetten sonra gelen en mühim vazife, anne ve babaya merhamet edip gözetip kollamanın önemi ve fazileti nedir?
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Bir genç, annesinin sözünü dinlemedi. Dertli kadının yüreği yandı. Annesi, evlâdını yola getirip sözünü dinletmekten âciz kalınca, vaktiyle onu ninnilerle uyutup büyüttüğü beşiğini getirerek önüne koydu ve şöyle dedi:
«‒Ey eski hâlini unutan, vefâsız evlâdım! Sen, sabahlara kadar ağlayan âciz bir yavrucağız değil miydin? Geceleri senin için uyumazdım. Şu beşikte iken hiçbir şeye gücün yetmez, yüzüne konan sineği bile kovamazdın. Şimdi büyüdün, güçlü-kuvvetlisin. Fakat bir sineğe bile gücünün yetmediği o günleri unutma!”
ALLÂH’A ÎMAN VE İBADETTEN SONRA GELEN EN MÜHİM VAZİFE
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde buyuruyor:
“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «Üf!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.
Onlara merhamet ederek tevâzu ile kanat ger ve: «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de Sen onlara (öyle) merhamet eyle!» diyerek duâ et.” (el-İsrâ, 23-24)
Allâh’a îman ve ibadetten sonra gelen en mühim vazife, anne-babaya iyi davranarak onların gönüllerini hoş tutmaktır. Allâhʼa isyânı emretmedikleri müddetçe, onlara itaat edip hürmetkâr olmaktır.
Zira kul hakları içinde en mühim olanı, ana-baba hakkıdır. Öyle ki bu hak, ölçüye gelmeyecek derecede büyüktür. Bunun için, anne-babaya hürmet, muhabbet ve vefâ hususunda kusur etmemek, bilâkis onlara dâimâ nâzik davranıp hayır-duâlarını almak gerekir. Şâyet vefât etmişlerse, onlar adına hayırlarda bulunup duâ ve istiğfâr ederek kendilerine bir sadaka-i câriye olmaya gayret etmek, İslâm ahlâkının en tabiî bir gereğidir.
Bilhassa evlât yetiştirmekte en büyük çileyi anneler çeker. Ailede babaların yorgunluklarını, evlâtların usandırıcı hırçınlıklarını eritecek en büyük fazîlet cevheri, anne yüreğidir. Âile fertlerinin her türlü sıkıntıları, annelerin şefkatli nazarları ile zâil olur. Evlâtlara huzur ve saâdet nağmelerini aksettirecek, ana kalbinden daha ince, daha derin ve daha duygulu bir mekân var mıdır?..
Anne kalbinin sıcaklığına olan hasretini, Necip Fâzıl ne güzel dile getirir:
Ağlayın, su yükselsin;
Belki kurtulur gemi.
Anne, seccâden gelsin;
Bize duâ et, emi!..
SÂLİHA BİR ANNENİN RÛHUNDAKİ ŞEFKAT VE MERHAMET
Sâliha bir annenin rûhundaki şefkat ve merhametin enginliğini tam mânâsıyla târif edebilecek bir kelime yoktur. O anne ki evlâdı için yaşama zevkini bir kenara bırakıp yaşatma sevdâsına gönül vermiş, gerektiğinde yemeyip yedirmiş, evlâdını uyutmak için nice gecesini uykusuz geçirmiştir. Hayatın fırtınalarında yavrusunun üzerine bir toz konmasın diye kendi rahatını terk eden, evlâdının iki cihanda da huzura ermesi için gayret sarf eden sâliha bir anne, ömürlük bir teşekküre lâyıktır.
Bunun içindir ki bir görüşe göre, Türkiye coğrafyası, toplumu âbâd eden anneleri taltif maksadıyla “Anadolu” diye isimlendirilmiştir. Yine Bağdatʼın muhteşem bir medeniyet merkezi olduğu zamanlarda; “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz.” denilerek, o şehrin kadr u kıymeti, ancak annelerin müstesnâ mevkiine benzetilerek ifade edilebilmiştir.
Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:
“Anne hakkına dikkat et! Onu başında taşı! Zira anneler doğum sancısı çekmeselerdi, evlâtlar dünyaya gelmeye yol bulamazlardı…”
Sâliha bir anne, ilâhî kudretin insanoğluna lûtfettiği bir rahmet kucağıdır. Bizleri bir müddet karnında, sonra kollarında, ölünceye kadar da kalbinde taşıyan annelere hürmet ve muhabbet hususunda, onlara denk olacak başka bir varlık yaratılmamıştır. Bu bakımdan annenin hakkı, babadan da önce gelir.
Nitekim bir sahâbî Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:
“‒Ey Allâh’ın Rasûlü! Kendisine en iyi davranılması gereken kimdir?” diye sorduğunda, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“‒Annen, sonra annen, daha sonra yine annen, sonra baban, daha sonra da sana en yakın olan akraban.” buyurmuştur. (Müslim, Birr, 2)
Yaşlı anne-babaya hizmette bulunup onların hayır duâsını almak, Cenâb-ı Hakkʼın rızâsını celbeden çok fazîletli bir sâlih ameldir. Şu meşhur kıssa, bu hakîkati ne güzel îzah etmektedir:
Mûsâ -aleyhisselâm- bir gün:
“‒Yâ Rabbi, Cennetʼte benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim.” dedi.
Mûsâ -aleyhisselâm-ʼa şöyle vahiy geldi:
“‒Falan beldeye git! Orada çarşının başında bir kasap dükkânı var. O dükkânın sahibi, Benʼim velî bir kulumdur. Yalnız bilesin ki onun çok mühim bir işi vardır; çağırırsan gelmez. İşte o, senin Cennetʼteki komşundur.”
Mûsâ -aleyhisselâm- hemen bildirilen yere gitti. Kasabı buldu ve ona:
“‒Ben sana misafir geldim.” dedi.
Kasap, Mûsâ -aleyhisselâm-ʼı tanımıyordu. Ona “Hoş geldin!” dedi. Nâzik bir dille, bir müddet oturup beklemesini ricâ etti. Dükkândaki işi bitince de onu alıp evine götürdü. Evinin başköşesine oturtup pek çok ikramda bulundu.
Mûsâ -aleyhisselâm- ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Onun ocakta et pişirdiğini gördü. Et pişince onu küçük küçük parçalara ayırdı. Bunları tabağa koyup bir kenara bıraktı. Sonra bir et parçası daha çıkarıp onu da Mûsâ -aleyhisselâm-ʼa ikram etti. Ardından;
“‒Benim mühim bir işim var. Sen beni bekleme, yemeğini ye!” diyerek yanından ayrıldı.
Kasabın hangi sâlih amelle Cennetʼte kendisine komşu olacağını öğrenmek isteyen Mûsâ -aleyhisselâm-, bu mühim işin ne olduğunu merak ederek onu gizlice takip etti.
Kasap, Mûsâ -aleyhisselâm-ʼın yanından ayrıldıktan sonra, yan odaya geçti. Duvarda asılı duran büyük bir zembili (hasır sepeti) indirdi. Zembilde çok ihtiyar, mecalsiz bir kadın vardı. Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi. Karnını güzelce doyurduktan sonra, altındaki kirli bezleri aldı, yerine temizlerini koydu. Kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra, ellerini yıkayıp Mûsâ -aleyhisselâm-ʼın yanına geldi.
Misafirinin henüz yemeğe dokunmadığını görünce:
“‒Niçin yemeğe başlamadınız?” diye sordu. Mûsâ -aleyhisselâm-:
“‒Sen bana zembilin sırrını söylemedikçe bir lokma bile yemem.” dedi. Ev sahibi, meseleyi îzah etmek durumunda kaldı:
“‒Mâdemki merak ettiniz, anlatayım: Zembildeki, benim annemdir. Çok yaşlı olduğu için tâkatten düştü. Evde bakacak başka kimsem de yok. Evleneceğim; fakat hanımımın annemi incitip onu üzmesinden korktuğum için evlenemiyorum. İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için de onu zembile koydum. Her gün gelip iki öğün yemek yediriyorum. Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum.”
Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm- dedi ki:
“‒Ancak anlamadığım bir şey daha var: Sen annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler söyledi. Sen de «âmîn» dedin. Annen ne söyledi ki «âmîn» dedin?”
Ev sahibi:
“‒Annem, her hizmet ettiğimde; «Allah seni Cennetʼte Mûsâ -aleyhisselâm-ʼa komşu eylesin.» diye duâ eder. Ben de hiç ihtimal vermediğim hâlde, bu güzel duâya «âmîn» derim. Ben kimim ki o büyük Peygamberʼe komşu olabileyim?..” karşılığını verdi.
O zamana kadar kim olduğunu gizleyen Mûsâ -aleyhisselâm- buyurdu ki:
“‒Ey Allâhʼın sevgili kulu, ben Mûsâʼyım. Beni sana Allah Teâlâ gönderdi. Annenin rızâsını kazandığın için, Cennet-i Âlâʼyı ve orada bana komşu olmayı da kazandın!..”
Ne mutlu anne-babasının hoşnutluğunu kazanan, her vesîleyle onların hayır-duâlarını alabilen sâlih kullara!..
Buna mukâbil, anne-baba duâsını alma fırsatını değerlendiremeyen, hattâ -Allah korusun- onlara ezâ ve cefâ ederek bedduâlarına müstahak olanlara da ne yazık!
EFENDİMİZİN İKAZI
Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mühim bir îkaz sadedinde şöyle buyurmuştur:
“Anne ve babasına veya onlardan sadece birine yaşlılık günlerinde yetişip de Cennetʼe giremeyen kimse perişan olsun, perişan olsun, perişan olsun!” (Müslim, Birr, 9, 10)
Asr-ı saâdette yaşanan şu misâl de çok ibretlidir:
Ashâbdan Alkame isminde, mücâhid ve müttakî bir genç vardı. Ne zaman Allah yolunda bir hizmet olsa, hemen koşar ve büyük bir şevkle îfâ ederdi. Onun bu güzel hâli, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in de iltifatlarını mûcib olmuştu. Lâkin ecel gelip çattığında bu genç, kelime-i şehâdeti söyleyemez oldu.
Durumu Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe bildirdiler. Allah Rasûlü bu gencin yanına giderek, ne olduğunu sordu. Alkame:
“–Yâ Rasûlâllah! Kalbime kilit gibi bir şeyin takılı olduğunu hissediyorum.” dedi.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, etrafındakilere bu gencin kelime-i şehâdet getirmesine mânî olan herhangi bir kusuru olup olmadığını sordu. Araştırdılar ve o gencin annesine eziyet ettiğini, annesinin de ona dargın olduğunu öğrendiler. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dargın anneyi çağırttı ve ona:
“–Bir kimse büyük bir ateş yaksa da oğlunu içine atmak istese râzı olur musun?” diye sordu.
Dertli anne:
“–Hayır yâ Rasûlâllah! Râzı olmam!” dedi.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Öyleyse onun sana karşı kusurlarını bağışla, annelik hakkını helâl et!” buyurdu.
Âlemlerin Efendisi’nin, evlâdına gösterdiği bu eşsiz şefkat karşısında, gönlündeki merhamet pınarı coşan mahzun anne, oğlunun bütün kusurlarını affetti, hakkını helâl etti. Bu af ve merhametin bereketiyle yüreğindeki kilitlerden kurtulan Alkame, kelime-i şehâdeti eksiksiz olarak söyledi, huzur içinde rûhunu teslim etti. (Bkz. Heysemî, Mecmauʼz-Zevâid, VIII, 148; Tenbîhu’l-Gâfilîn, 123-124)
Bize bir bardak su ikram edene bile teşekkür etmek, bir insanlık vazifesi iken, fedakâr anne ve babalar, engin bir sevgi ve saygıya, senede bir günlük değil, ömürlük bir teşekküre lâyıktırlar.
Bugün kapitalist ve pragmatist düzen, insanların duygularını istismâr ederek bunu daha büyük bir maddî kazanca dönüştürebilmek için “anneler günü”, “babalar günü” gibi bazı günler îcâd etmiş bulunmaktadır. Hâlbuki senede bir gün küçük bir hediye alıp sonrasında ihmal etmek, anne-baba hakkına riâyet etmek değildir. Bu ancak vicdanını rahatlatmak için kendini kandırmaktır.
Bir müslüman için her gün anneler-babalar günüdür. Her gün onlara iyilik, ihsan ve hizmette bulunarak gönüllerini alma günüdür.]
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2025 – Ekim, Sayı: 476












YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!