Allah Dilerse, 10 Katlı Bir Binaya Kendiliğinden 10 Kat Daha Ekler mi?
"Allah dilerse, 10 katlı bir binaya kendiliğinden 10 kat daha ekler mi?" Sizlerden gelen soruları ve dinî meselelere dair merak edilenleri Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Hamdi Yıldırım cevaplıyor.
Cenab-ı Allah'ın kudretinin sınırı yoktur. Çünkü Allah bütün kâinatı, bütün evreni yaradandır. Her şeyin Hâlık'ı, yaratıcısı O'dur. "Hâliku külli şey" (Her şeyin yaratıcısı O'dur - Zümer, 62). Cenab-ı Allah yaratılış âlemi dediğimiz ve içinde bulunduğumuz bu âleme birtakım kurallar koymuş. Bunların başında sebep ilkesi geliyor. Yani her şeyi Cenab-ı Allah yaratılış âleminde, halk âleminde sebebe bağlamış, o sebepler çerçevesinde oluşuyor. Kâinatın yaratılışında da sebepler dairesinde bir yaratılış hikmeti görünüyor.
Bir de bu sebepler dairesinin dışında emir âlemi dediğimiz, Cenab-ı Allah'ın "İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kun fe yekûn" (Bir şeyi dilediğinde O'nun emri sadece o şeye 'Ol!' demektir, o da hemen oluverir - Yâsin, 82) dediği âlem vardır. Bu emir âlemi denilen veya ruh âlemi denilen âlemde ise farklı kanunlar cereyan etmektedir. Yani buna biraz daha teknik tabirle metafizik âlem diyebilir miyiz? Yani fizik ötesi âlem... Evet. Yani fizik; işte yaratılış âlemi, gördüğümüz bir kısıtlaması olan üç boyutlu, dört boyutlu neyse; bir şeklin, zamanın, mekânın sınırlarına hapsolmuş olan âlemde sebeplerle işler yürüyor.
Her şey Bir Sebep Sonuç İlişki İçindedir
Binaenaleyh; bakıyorsunuz işte geçenlerde Nepal'de bir sel felaketi yaşanıyor. Bir gram yağmur yağmadan sel felaketi oluşmuş. Nasıl oluştu bu? Sebep neydi diye ilgililer araştırıyorlar. Nihayetinde şuna ulaşıyorlar ki işte büyük bir buzul dağı ısınmanın etkisiyle erimeye başlıyor ve oradan gelen sular, zaten yapay olarak oluşmuş olan bir barajı taşırıyorlar. Nihayetinde önemli bir kesim Nepal'de zarar görüyor. Çin sınırındaki bölgede binalar böyle karton yığını gibi art arda yıkılıp gidiyorlar. Hâsılıkelâm her şeyin bir sebebe bağlı olduğunu görüyoruz. Onun için eskiler şöyle derler: "Zalim zulmünü icra eder, kader adalet eder." Yani belki birine zâhiren haksız bir ceza veriliyor ama o cezayı hak edecek bir şeyi daha öncelerden yaptığı görülüyor. Binaenaleyh; dünyada, zâhir âlemde, görünen âlemde her şey bir sebep dairesinde cereyan ediyor. Şimdi iş böyleyken işte 10 katlı binanın üzerine Cenab-ı Allah kudretiyle 10 kat da, 100 kat da, 1000 kat da inşa eder. Ama bir sünnetullah dediğimiz "Len tecide lisünnetillahi tebdîlâ" (Allah'ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın - Fâtır, 43) dediğimiz, Allah'ın yeryüzüne koymuş olduğu bu yaratılış âleminin ilkelerinde, ana prensiplerinde bir değişiklik görmezsin. Yani durduk yere bir bina önünde dikilmez. Orada bir şeyin oluşabilmesi için sebeplerin oluşması gerekir.
Sebepleri Harekete Geçiren Nedir?
Fakat sebepleri harekete geçiren nedir meselesi bu önemli bir tartışma konusudur. Ehli sünnet âlimleri sebepleri harekete geçirenin, insanın iç güdüsünü oluşturan etkenin Cenab-ı Allah'ın insana bir ilhamı, bir vahyi olduğunu hemfikir olarak söylerler. Şöyle ki; Kur'an araştırmaları ile ilgili çalışma yapan, geçen asrın en büyük müfekkirlerinden biri olan Ebu'l-Hasan Ali en-Nedvî hocamız Kur'an çalışmaları ile ilgili küçük bir risale kaleme alıyor. Bu çalışmayı yaparken Kur'an'da geçen birtakım tarihî olayların o kavimlerin tarihçileri tarafından nasıl değerlendirildiğini de okuyarak bir çalışma yapıyor.
Söz gelimi Rûm Suresi'nde Cenab-ı Allah Roma İmparatorluğu ile Pers İmparatorluğu'nun bir savaşını anlatıyor. Savaşta Persliler yani bugünkü İranlıların ataları, müşrik olan, ateşe tapan Persliler, ehli kitap olan Romalıları yenmişler. Mekke müşrikleri de müşrikleri, Perslileri kendilerine daha yakın buldukları için bununla övünmüşler. Cenab-ı Allah Rûm Suresi'nin hemen başında Romalıların Perslileri yakın bir zamanda yeneceğinden bahsediyor. Hem zaman veriyor, "fî bid'ı sinîn" (birkaç sene zarfında - Rûm, 4) diyor; bu ifade 3 ila 9 seneye kadar bir dönemi ifade ediyor. Hem de mekân veriyor, "fî ednâ el-ard" (yeryüzünün en çukur, en yakın yerinde - Rûm, 3) diyor. Zaman ve mekân vererek Cenab-ı Allah Romalıların Perslileri yeneceğinden bahsediyor. Şimdi Kur'an-ı Kerim henüz olmamış bir olayı nerede ve ne şekilde, ne zaman olacağını bir mu'cizevî beyan olarak ifade ediyor. Ebu'l-Hasan en-Nedvî hocamız ilgili dönemi Roma tarihinden okuyor. Yani o gün ne tür bir Roma kralı var, imparatoru var, neler olmuş, neler bitmiş, Romalı tarihçiler bu olayı nasıl anlatıyorlar diye okuma yapıyor ve risalesinde dile getiriyor. Diyor ki; Romalılar, işte dönemin imparatoru, zevku sefaya düşkün bir insan. Kendi zevkiyle meşgul. Ne askerî ne siyasî hiçbir çalışması yok. Devlet sefalet içerisinde batıyor. Bir sabah imparator kalkıyor, elini masaya vuruyor. Derhal askerî ıslahat projelerinin hayata geçirilmesi gerektiğini söylüyor. Asker disipline ediliyor. Ordu bütün ihtiyaçlarıyla yeniden canlandırılıyor ve Perslilere karşı savaş ilan ediliyor. Savaş yapılıyor. Hakikaten Kur'an'ın haber vermesinin üzerinden henüz birkaç sene geçmişken ve Kur'an'ın dediği, Arap Yarımadası'na en yakın olan ve aynı zamanda da yeryüzünün en çukur noktası olan yerde, işte bugün Ürdün'ün olduğu topraklarda, Ölü Deniz'in olduğu yerde bir savaş yapılıyor ve Romalılar galip geliyorlar, Kur'an'ın haber verdiği gibi. Sonra ne oluyor? Yine Romalı tarihçilerin anlatmalarını aktarıyor hocamız. Diyor ki; adam, o günün imparatoru, kaldığı yerden eski vurdumduymaz sefalet hayatına devam ediyor. Romalı tarihçiler ne oldu da birden imparatorun askeriyeye önem vermeye başladığını ve askerî kalkındırma için bir çaba içerisine geçtiğini anlamakta zorlanıyorlar, bir anlam veremiyorlar. Oysa Kur'an-ı Kerim'e baksalar görecekler; Cenab-ı Allah bir şeyin olmasını murat etti mi onun sebeplerini halk ediyor. Bakıyorsunuz hiç savaşla vesaire ile alakası olmayan biri savaş düzenine giriyor. Cenab-ı Allah'ın muradı tecelli ettikten sonra oradan ayrılıyor, gidiyor.
Allah Dilerse, 10 Katlı Bir Binaya Kendiliğinden 10 Kat Daha Ekler Ama Nasıl? Allah'ın Yeryüzündeki Değişmeyen Kanunu Nedir?
Binaenaleyh; Cenab-ı Allah eğer 10 katın üzerine bir 10 kat çıkılmasını murat etmişse bir bakıyorsunuz birinin aklına bu mesele düşüyor. 10 katın üzerine 10 katı da inşa ediyor ve arada kaybolup gidiyor. Ama Cenab-ı Allah kevnî hadiseleri, yani şu görülen âlemde halk âlemindeki hadiseleri bir sebepler zinciri dâhilinde yaratıyor ve bunu da kâinata bir kural olarak koymuş. Kur'an-ı Kerim'de de açık bir şekilde ifade ediyor: "Len tecide lisünnetillahi tebdîlâ" (Allah'ın yeryüzüne, kâinata koymuş olduğu kevnî kuralların asla değiştiğini göremezsiniz - Fâtır, 43). Dolayısıyla sebepsiz bir şekilde bir şeyi olacağını beklemek boş bir temenniden ibarettir. Ama fizik ötesi âleme geçtiğimizde, yani yaratılış âleminin ruh alanına veya emir âlemi tarafına intikal ettiğimizde durum değişiyor. Orada Cenab-ı Allah'ın "ol" emriyle her şey oluveriyor. Ve birden bakıyorsunuz ki bütün oluşması gereken sebepler birbiri ardına oluşmuş ve murad-ı ilâhî tahakkuk etmiştir. Dolayısıyla biz Allah'ın kudretini Allah'ın kâinata koymuş olduğu düzen ve intizamda görüyoruz. Onun haricinde bir delil aramak boş, beyhude işlerdir. İman bir akide, sağlam bir inanç meselesidir.
Dolayısıyla Allah kulunun iman etmesini murat ettiğinde kulu iman eder. Burada belki şöyle bir soru akla gelebilir: Allah kulunun iman etmesini murat etmemişse iman etmeyen kulun günahı nedir? Şöyle bunu cevaplamak mümkün; Allah iman etmek için insanın ihtiyacı olan her türlü şeyi insanın önünde seferber etmiş. Artık inanmayan bir kimse burada kendi sorumluluğunu inkâr edemez. Ama 'Allah benim iman etmememi murat etmişse ben nasıl iman edeceğim' meselesine gelince; Cenab-ı Allah kullarını zorlayarak bir şey yapmıyor. Herkes kendi iradesiyle, kendi aklıyla, kendi kudretiyle bir tercihte bulunduğunu düşünüyor. Hani bir hikâye vardır; insanoğluna akıl verilmiş, sonra da akıllar alınmış. Herkese kendi aklını veya beğendiği bir aklı seçmesi emri gelmiş. Herkes gitmiş kendi aklını seçmiş. Yani burnunu beğenmeyenini, kulağını beğenmeyenini, yanağını beğenmeyenini, dudağını beğenmeyenini bulursun da kendi aklını beğenmeyenini bulmazsın.
Yani kimse kalkıp da "Ya Basri hocam, ben aklımdan memnun değilim, ben o akılla bu işlerin olacağını düşünmüyorum" diyerek aklından şikâyet edeni bulamazsın. Aksine herkes kendi aklının en mükemmel olduğunu, en iyi kendinin kavrayabileceğini, akledebileceğini düşünür. Zaten eğer akıl nimetinden mahrumsa bir kimse, onlar muhterem âcizler olarak Osmanlı'da da nitelendirilmiş; onlar Allah'ın müstesna kullarıdır. Ama akıl nimeti verilmiş bir insanın Allah'a iman etmiyor olması onun tamamen kendi kusuru, kendi eksikliğidir. Binaenaleyh burada 'takdir böyleymiş, Allah böyle murat etmiş' diye bir kaçış yolu insana verilmemiştir. Onun için insan acziyetini itiraf etmeli, kulluğunun farkına varmalı ve kendisine sayısız nimetleri veren Allah'a iman etmek ve ona kul olmak gibi muazzam bir şerefi kaçırmamalı. Cenab-ı Allah hepimizi, bütün ümmet-i Muhammed'i muhafaza eylesin, imanımızı, dinimizi sebat üzere kılsın.







YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!