Allah İnsanın Ne Yapacağını Ezelden Biliyorsa (Kader), İnsanın İşlediği Günahlardan Dolayı Cezalandırılması Adalet midir?

Allah insanın ne yapacağını ezelden biliyorsa (kader), insanın işlediği günahlardan dolayı cezalandırılması adalet midir?

Hazırlayan: Dr. Muhammed Yuşa YAŞAR

Allah’ın (c.c.) her şeyi önceden bilmesi, Allah’ın ilim sıfatı ile alakalı bir husustur. Zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah’ın bir ilim sıfatı vardır (Pezdevî, 2003, 22) ve O’nun bilgisinin zamanla kayıtlı, sınırlı ve bağlantılı olması düşünülemez. Ayrıca Allah Teâlâ için “önceden ve sonradan bilme” diye bir şey de söz konusu değildir. Nitekim “Allah'ın önceden bilmesi” ifadesi yaratılmış bir varlık olan insan için kullanılabilecek bir tabirdir.

Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette Allah’ın gizli ve açık olan her şeyi bildiği, onun bilgisi olmadan bir yaprağın dâhi düşmeyeceği ne yerde ne gökte hiçbir şeyin Allah’a gizli kalmayacağı, O’nun ilminin her şeyi kuşattığı açıkça ifade edilmektedir (el-Bakara 2/33; el-Mâide 5/99; el-En‘âm 6/59; İbrahim 14/38; Tâhâ 20/98). Bu ve benzeri ayetler, Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığı ve bilgisi dışında hiçbir fiilin gerçekleşmeyeceğini ifade etmektedir.

Peki o zaman insanların yaptığı fiiller ve bu fiillerin insanlara nispeti nasıl olacaktır? Allah bildiği için mi insanlar öyle fiil işlemektedir yoksa insanlar işleyeceği için mi Allah ezelden bunları bilmektedir? Bu minvalde asıl önemli soru, her şeyi bilen Allah’ın işlediği günahlarından dolayı kullarını cezalandırması O’nun adaletiyle nasıl bağdaşmaktadır?

Allah'ın Geleceği Bilmesi Ne Anlama Geliyor?

Bu sorulara cevap vermeden önce Allah'ın geleceği bilmesinin ne anlama geldiği iyice anlaşılmalıdır. Gelecek, aynı geçmiş gibi Allah için ayan beyan ortadadır. Burada yaratıcı ile yaratılan arasındaki en temel farkı göz ardı etmemek gerekir. Zira yaratılmış olan insan, bir zamanda ve bir mekânda yaşar ve zaman ve mekân olmadan hareket edemez. Oysa Allah için zaman ve mekân kavramları bir “hiç” hükmündedir. Çünkü O, zaman ve mekândan münezzehtir. İnsanın var olan şeylere dair bilgisi zaman ve mekânla sınırlıyken Allah için bunların düşünülmesi bile muhaldir, mümkün değildir. Allah'ın geleceğe dair bilgisi, insanın şu ânı bilmesi gibidir. Allah’ın olacak şeyleri önceden bilmesi o şeylerin fâilinin serbest ve özgür bir şekilde tercihte bulunmasına ya da iradelerinde hür olmalarına mâni değildir.

Bu şekilde düşünüldüğünde Allah'ın önceden bilmesinin cebrî kader anlayışıyla uzaktan-yakından hiçbir ilgisi/alakası yoktur.

Kelamcılar bu meseleyi “ilim, malûma tâbidir”; yani bilgi, bilinene bağlıdır ifadesiyle izah etmeye çalışmışlardır. Buna göre insan fiilleri, Allah’ın önceden bilmesinin zorunlu bir sonucu olarak meydana gelmemektedir. Aksine insanlar kendi iradelerinin sonucu olarak zaten öyle bir fiilde bulunacakları için Allah onları önceden bilmektedir. Allah ezelî ilmiyle insanın ileride ne yapacağını bilmektedir. Allah önceden bildiği için kul o fiili işliyor demek doğru olmaz Bilakis kul, özgür iradesiyle bir fiilde bulunacağı için Allah Teâlâ onu ezelde bilmektedir. Çünkü onun ilmi, olmuş ve olacak her şeyi kuşatmaktadır. Meselenin özü budur.

Allah’ın olacak olan şeyleri ezelî ilmiyle biliyor olması, kulların fiillerinde mecbur olmaları sonucunu doğurmaz. Yukarıda da ifade edildiği gibi Allah için zaman, mekân, geçmiş ve gelecek gibi durumlar söz konusu değildir. Kulun hiçbir seçim hakkı olmayıp bütün fiillerinde mecbur olduğunu savunan cebrî görüşün kabul ettiği gibi şayet “Allah’ın önceden kullarının işleyecekleri fiillerini bilmesi o fiillerin zorunlu olarak ortaya çıkacağı” anlamına gelseydi o vakit sorumluluğun, sevap ve cezanın, Ahirette görülecek hesabın bir manası kalmazdı. Ahiretteki ceza, fiili seçen (ihtiyar) ve işleyen (kâsib) kuladır; bu yüzden bu cezalandırma Allah’ın adaleti gereğidir.

Nitekim “Allah adalet ve ihsanı emreder.” (en-Nahl 16/90) gibi ayetlerde ifade edilen “emirlerin” fiilde hiçbir şekilde payı olmayan birine yönelmesi, hem dil hem de mantık açısından anlamsızdır, abestir. Ayrıca Allah’ın (c.c.) itaat edene sevap, isyan edene ceza vadetmesi dikkate alındığında, şayet fiiller doğrudan ve yalnızca Allah’a nispet edilseydi, mantıken itaat eden veya isyan edenin —hâşâ— Allah olması sonucuna varılması gerekirdi.  Bu sebeple fiiller kullara ait olup Allah’ın ezelde “bu kul şu günahı işleyecek” diye bilmesi, o kulun fiilinin kendi kesbi ve ihtiyarıyla olmasına engel değildir. “Bilen” ile “yapan” ayrıdır; ceza ise “yapana” verilir. (Mâtürîdî, 225)

Allah’ın ezelî ilmi, fiilin “kimin fiili” sayılacağını değiştirmez; meydana gelen fiil kulun seçimi ve yapmasıyla (ihtiyar ve kesbiyle) bizzat kulun fiilidir. Bunun sonucunda verilecek ceza da bu fiilinden dolayı kulun kendisinedir. Bu durumda “Allah ezelde bildiği için ceza veriyor.” değil, “Kul yaptığı için ceza görüyor.” denilmektedir ki işte bu da adalettir. Bu cezalandırma bir “zulüm” sayılamaz. Çünkü cezanın muhatabı, fiili işleyen kuldur; meydana gelecek bu eylemi Allah’ın ezelde bilmesi, söz konusu bu muhataplık keyfiyetini değiştirmez.(Nesefi, 1993, 1/120)

Emir ve nehyin anlamı, kulun seçiminde ve fiilinde özgür olmasını gerektirir. Aksi takdirde bunların hiçbir manası olmazdı. Kur’an’da “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (el-En‘âm 6/160) buyrulmaktadır. Verilecek ceza bizatihi kötülüğü yapan kişiye, yani fiili kazanıp işleyene verilir. Allah’ın ezelde bunu bilmesi, kişinin bu kötülüğü kendi iradesiyle yaptığı gerçeğini değiştirmez.

Allah Teâlâ zulmü kendisinden nefyetmiştir. Kur’an’da “Rabbin kullara zulmedici değildir.”  buyrulmaktadır (el-Fussilet 41/46). Kelâm mezhepleri içerisinde Cebriyye, fiili sadece Allah’a, Mu‘tezile ise sadece kula atfeder. Ehl-i Sünnet ise fiillerde “Allah’ın yaratması” ile “kulun kesbi”ni (faili olmasını) birbirinden ayırarak hem tevhidi, hem de adaleti korumuştur. Hakikatte fiil Allah’a nispetle yaratma (halk), kula nispetle kazanma ve işlenmedir. (kesb) (Mâtürîdî, 227-228) Bu sebeple Allah’ın ezelde bu fiilin işleneceğini bilmesi kulun bu olaydaki sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.  Dolayısıyla adalet gereği ceza, kula suçu bizzat kendisi işlediği için verilmektedir

Allah’ın Ezelde İnsanın Ne Yapacağını Bilmesi Sorumluluğa Mani Değildir

Sonuç olarak Allah’ın ezelde insanın ne yapacağını bilmesi, insanın bir fiili kendi seçimi ve kesbiyle işlemesine engel değildir. Emir ve nehiyler kulun işlediği fiillerden sorumlu olduğunu gösterir.  Suça uygulanan ceza da, o fiili “işleyen” ve “yapan” kuladır. Hikmet ve adalet, her şeyi yerli yerine koymak olduğundan cezanın kesb sahibine, yani suçu işleyene verilmesi zulüm değil, adalettir. Dolayısıyla “Allah insanın ne yapacağını ezelden biliyorsa, günahkârın cezalandırılması adalet midir?” sorusunun cevabı çok net olarak şudur: Evet, adalettir; çünkü ceza, ezelî bilginin kendisine değil, kulun kendi kazandığı ve işlediği günaha karşılıktır.

KAYNAKÇA

Mâturîdî, Ebû Mansûr. Kitâbü’t-Tevhîd. thk. Fethullah Huleyf. İskenderiyye: Dârü’l-Câmiâti’l-Mısriyye, ts.

Nesefî, Ebü’l-Muin. Tebsıratü’l-edille fî usuli’d-din. thk. Hüseyin Atay. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı, 1993.

Pezdevî, Ebü’l-Yüsr Muhammed b. Muhammed b. Hüseyin, 493/1100. Usulü’d-din. thk. Hans Peter Linss. Kahire: el-Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türâs, 2003.

İslam ve İhsan

ALLAH CENNETE VEYA CEHENNEME GİDECEĞİMİZİ BİLİYORSA BİZİ NEDEN YARATTI?

Allah Cennete veya Cehenneme Gideceğimizi Biliyorsa Bizi Neden Yarattı?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.