ABDÜLHALIK GUCDÜVANİ HAZRETLERİ KİMDİR?

Altın Silsile’nin dokuzuncu halkası, Mutasavvıf; Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin hayatı...

Abdülhâlık Hazretleri, Buhâra’ya yaklaşık 40 km mesâfedeki Gucdüvân kasabasında doğdu. Babası, İmâm Mâlik Hazretlerinin neslinden, zâhirî ve bâtınî ilimlere vâkıf bir âlim olan Malatyalı Abdülcemîl Efendi idi. Rivâyete göre, düşmanları tarafından şehirden çıkarılan Malatya sultânının tahtına dönmesini sağlayan Abdülcemîl Efendi, mükâfât olarak sultânın kızıyla evlendirildi. Hızır (a.s.), Abdülcemîl Efendi’ye bu evlilikten bir oğlu olacağını müjdeledi ve ismini Abdülhâlık koymasını tembihledi.[1] Bir müddet sonra Abdülcemîl Efendi, âile efrâdını alarak Buhâra’nın Gucdüvân kasabasına hicret etti. Abdülhâlık Hazretleri burada dünyaya geldi.[2]

Küçük yaşta ilim tahsili için Buhâra’ya giden Abdülhâlık Hazretleri, şehrin büyük âlimlerinden İmâm Sadreddîn’in yanında tefsir okurken; “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin! Bilin ki O, haddi aşanları sevmez!” (el-A‘râf, 55) âyetine gelince, hocasına buradaki gizliliğin ne mânâya geldiğini sordu. Çünkü sesli olarak zikredince diğer insanlar, kalben zikredince de şeytan bundan haberdâr olmaktadır. Zira hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere şeytan, insanoğlunun içinde damardaki kan gibi dolaşmaktadır.[3] Bu durumda hafî/gizli zikir nasıl tatbik edilecektir?

Hocası Sadreddîn Efendi, bu suâle şu cevâbı verdi:

“–Evlâdım, bu, ledünnî ilme âit bir meseledir. Cenâb-ı Hak dilerse ehlullah’tan bir zâtı karşına çıkarır ve sana bu hususu tâlim eder.”[4]

HIZIR’IN (A.S.) İRŞÂDINA MAZHAR OLUŞU

Rivâyete göre, Hazretleri bir gün bağda otururken Hızır (a.s.) geldi ve havuza dalmasını, suyun altında iken “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ” diye zikretmesini söyledi.[5] Böylece ona hafî zikrin usûlünü öğreten Hızır (a.s.), ayrıca bu zikir esnâsında sayıya riâyet etmesi gerektiğini söyleyerek, vuk¯uf-i adedî kâidesini de tâlim etmiş oldu.[6]

Yine bir gün Hızır (a.s.), Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin yanına gelmişti. Hâce Hazretleri, evinden iki arpa ekmeği getirdi. Hızır (a.s.) ondan yemedi. Hazretleri:

“–Yiyiniz; helâl lokmadır!” dedi. Hızır (a.s.):

“–Gerçekten helâldir, ama hamurunu yoğuran, abdestsiz yoğurmuştur. Bunu yemek bize revâ değildir.” buyurdu.[7]

Bu şekilde Hızır’ın (a.s.) mânevî terbiyesi altında yetişen Hazretleri, daha sonra yine onun işaretiyle Yûsuf Hemedânî Hazretleri’ne intisâb etti.[8] Kendileri bu hususta şöyle buyururlar:

“Yirmi iki yaşımdaydım. Diri gönüllülerin hocası Hızır (a.s.) beni büyük şeyh Hâce Yûsuf Hemedânî Hazretlerine zimmetledi ve ona beni terbiye etmesini vasiyet etti. Hâce Yûsuf Hazretleri Mâverâünnehir’e her geldiğinde onun hizmetine koşar, kendisinden istifâde eder, feyizleriyle ihyâ olurdum.[9]

ABDÜLHALIK GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN FAZÎLETLERİ

Sîmâsı dâimâ mütebessim olan Hazretleri, heybet, firâset ve basîret sahibi bir Hak dostu idi. Etrâfına feyz ve rûhâniyet tevzî ederdi. Buhâra’da bulunduğu müddetçe Hemedânî Hazretleri’nin sohbetlerine devam etti. O ayrıldıktan sonra memleketi olan Gucdüvân’a dönüp riyâzat ve mücâhede ile münzevî bir hayat yaşadı. Ancak mânevî hâllerini büyük bir titizlikle hep gizlerdi.

Abdurrahmân Câmî Hazretleri şöyle buyurur:

“Gucdüvânî Hazretlerinin davranış tarzı, bütün tarîkatlerce îtibâr edilen bir örnektir. Zira devamlı olarak sıdk, safâ, Kur’ân ve Sünnet’e bağlılık; bid’atlerden kaçınma, hevâ ve hevese muhâlefet hususlarında gayret etmişler ve nâil oldukları hâl ve makamları hep başkalarından gizlemişlerdir.”[10]

Hazretleri, kendisi son derece mütevâzı olduğu gibi mânevî evlâtlarını da gurur, kibir ve ucubdan şiddetle sakındırırdı. Bir gün misafirlerinden biri:

“–Efendim, îmânımızı kurtarabilmemiz için duâ ediniz! Bu vesîleyle inşâallah canımızı şeytanın tuzaklarından kurtarıp selâmete erelim!” demişti.

Hazret şu cevâbı verdi:

“–Bunun çâresi şudur: Kişi farzları yerine getirdikten sonra duâ ederse duâsı makbûl olur. Sen amel-i sâlih işlemeye bak, farzlardan sonra bizi hayır duâ ile yâd et! Biz de seni yâd edelim. Umulur ki Cenâb-ı Hak duâlarımızı kabûl eder.”[11]

Hafî zikir başta olmak üzere Nakşî tarîkatinin esas kâidelerini ortaya koyan ve “Ser-silsile-i Hâcegân / Hâceler silsilesinin başı”, lâkabıyla anılan Hâce Abdülhâlık Hazretleri, “Hâcegân tarîkati”ni tesis eden pîr olarak kabûl edilir. Nitekim o zamana kadar Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerine nisbet edilerek “Bistâmiyye” veya “Tayfûriyye” adıyla anılan Nakşibendiyye, Gucdüvânî Hazretlerinden Muhammed Bahâüddîn Hazretlerine kadar, “Tarîk-ı Hâcegân” adıyla anılmıştır.[12]

Buhâra’nın önde gelen âlim ve idârecileri ona mürîd olmuşlardır.

ABDÜLHALIK GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN KULLUK EDEBİ

Bir gün dervişlerden biri, Gucdüvânî Hazretlerine gelerek:

“–Eğer Hak Teâlâ beni Cennet veya Cehennem’i seçmekte serbest bırakırsa ben Cehennem’i tercih ederim. Çünkü ben ömrüm boyunca nefsin isteklerine karşı direnip durdum. Şayet Cennet’i istersem, bu da nefsin isteği olur…” dedi.

Dervişin daha nâil olup olamayacağı bile meçhul olan Cennet hakkında böylesine yüksek perdeden sözler sarf etmesi üzerine Hâce Hazretleri şu karşılığı verdi:

“–Kulun tercihle işi ne? Cenâb-ı Hak bize nereye git derse gideriz, nerede ol derse oluruz. Nefse muhâlefet ve Hakk’a kulluk budur, yani teslîmiyettir, rızâ hâlinin yaşanmasıdır; senin dediğin değildir!”

Bu sefer derviş:

“–Tarîkate sülûk edenlere şeytanın eli erişebilir mi?” diye sordu.

Gucdüvânî Hazretleri:

“–Evet, nefsini fenâya erdirme hususunda henüz son merhaleye ulaşamamış bir sâlik öfkelendiğinde şeytan ona musallat olur. Nefsini ifnâ edende ise öfke bulunmaz. Onda öfke yerine «gayret» yani ilâhî emirlere karşı hassâsiyet olur. Şeytan da gayretin olduğu yerden hızla kaçar…”[13]

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“(Şeytan) dedi ki: Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlakâ azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ!” (el-Hicr, 39-40)

Demek ki şeytanın şerrinden ancak Cenâb-ı Hakk’ın ihlâsını koruduğu sâlih mü’minler kurtulabilir. Bu hâli elde etmek için de, Cenâb-ı Hakk’a dâimâ samimiyetle ilticâ etmek gerekir.

SOHBETİN EHEMMİYETİ

Gucdüvânî Hazretlerinin müridlerinden biri, bir müddet sohbetlerden uzak kalmıştı. Bu mürîd her gece rüyasında bir grup insanın gelip kendisine:

“–Sen artık kemâle erdin, seni Cennet’e götürelim!” dediklerini ve onu deveye bindirip içinde süslü tahtlar, kıymetli eşyâlar, güzel yemekler ve akan suların bulunduğu hoş bir yere götürdüklerini görüyor, sabah olunca da kendisini yatağında buluyordu.

Bir gün Gucdüvânî Hazretleri mürîdinin bu hâlini firâset nûru ile fark etti ve onun yanına gidip hâlini sordu. Mürîd başından geçenleri anlatınca Hazretleri ona:

“–Bir daha oraya gidersen üç kez; «لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ» de, sonra da gözünü aç!” tavsiyesinde bulundu.

Mürîd o gece rüyasında, üstâdının bu tavsiyesini yerine getirdi. Gözünü açtığında, kendisini ölü hayvanların kemikleri arasında buldu ve bunun şeytânî bir rüya olduğunu anlayıp bir daha üstâdının sohbetinden ayrılmadı.[14]

KELİMÂT-I KUDSİYYE

Gucdüvânî Hazretlerinin ortaya koyduğu sekiz esas, Nakşibendiyye tarîkatinde seyr u sülûkün temel kâideleri olarak kabûl edilmiştir. Kelimât-ı kudsiyye diye isimlendirilen bu kâideler şunlardır:

1- Hûş der dem: Alınan her nefeste zikir hâlinde olup mânen uyanık bulunmak, gafletten sakınmak.

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Bu yol, nefes üzerine binâ edilmiştir. Bu sebeple, alıp verirken nefesini çok iyi muhâfaza etmelisin! Hattâ iki nefes arasını bile muhâfaza etmelisin!”[15]

2- Nazar ber kadem: Yürürken gaflete sebep olacak herhangi bir şeyi görmemek için önüne (ayak ucuna) bakmak. Zira kalbi en çok perdeleyen şey, gözden gönle akseden lüzumsuz ve menfî sûretlerdir.

Ayrıca ayak ucuna bakarak yürümekte; gözü haramdan korumak, edep, hayâ, tevâzû ve Sünnet’e bağlılık fazîletleri vardır.

3- Sefer der vatan: Her adımda Hakk’a yürümek. Nefsânî sıfatlardan sıyrılıp rûhâniyeti inkişâf ettirerek mânevî zirvelere ulaştıracak olan iç âlemdeki yolculuğa yönelmek. Zâhiren de mürşid-i kâmili ziyaret edip terbiyesine girmek için seyahat etmek.

4- Halvet der encümen: Zâhirde halk ile kalben Hak ile beraber olmak.

Melik Hüseyin, Şâh-ı Nakşibend Hazretlerine:

“–Halvet der encümen nasıl olur?” diye sormuştu. Nakşibend Hazretleri:

“–Bu, zâhirde halk ile ülfet eden, bâtında ise devamlı Hak Teâlâ Hazretleri ile meşgul olan; halk ile ülfeti, kendisini Hak Teâlâ’nın zikir ve tefekküründen geri koymayan kişiye nasîb olur.” buyurdular.

Melik tekrar:

“–Böyle bir şey mümkün müdür?” diye sorunca Nakşibend Hazretleri şu âyet-i kerîme ile cevap verdiler:

“Öyle erler vardır ki, onları ne ticaret ne de alışveriş Allâh’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamaz...” (en-Nûr, 37)[16]

5- Yâd kerd: Dilin zikriyle beraber kalbin de zâkir hâle gelmesi ve “nefy ü isbât” zikri yapmak. Nefy ü isbât ise kelime-i tevhîdin hakîkatinde derinleşme gayretidir. Kulu Rabbinden gâfil bırakan bütün hevâ ve hevesleri, daha “Lâ ilâhe” derken kalpten nefyedip, Allah’tan gayrı bütün maksudları kalpten silip atmaktır. Daha sonra da kalbin bu arınmış zemininde “İllâllâh” hakîkatini sâbitleyip, gönlün yalnızca Allâh’a mahsus kılınmasına gayret etmektir.

6- Bâz geşt: Kelime-i tevhîd zikrinin ardından;

“اِلٰهِى أَنْتَ مَقْصُود۪ى وَرِضَاكَ مَطْلُوب۪ى: Allâh’ım! Maksadım Sen’sin, gâyem Sen’in rızânı kazanmaktır.” cümlesini söylemek.

7- Nigâh dâşt: Kalbi lüzumsuz düşüncelerden korumak, nefy ü isbâtın mânâsını kalpte muhâfaza etmek.

8- Yâd dâşt: Zikrin temin ettiği mânevî uyanıklığı devam ettirmek ve kendini dâimâ Hakk’ın huzûrunda bilmek.

Bu sekiz kâideye ilâve olarak, eskiden beri bilinmekte olan üç esas daha vardır:

1- Vuk¯uf-i zamânî: Vakte hâkim olmak, onu iyi değerlendirmek, sık sık nefsini hesâba çekerek her ânını mânevî uyanıklık içinde geçirmeye gayret etmek.

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

“Vuk¯uf-i zamânî, sâlikin her zaman kendi hâllerine vâkıf olmasıdır. Eğer amelleri şükretmeyi gerektiriyorsa şükretmeli, tevbeyi gerektiriyorsa tevbe etmelidir. Yani bast hâlinde şükretmeli, kabz hâlinde ise tevbe ve istiğfâr ile meşgul olmalıdır.”[17]

2- Vuk¯uf-i adedî: Zikirde sayıya riâyet etmek. Daha çok hafî zikirde, nefy ü isbât zikrinde sayının tek olmasına dikkat etmek. Bu dikkat, gönlü dağınıklıktan muhâfaza eder. Beyan edilen ölçü ve sayılara riâyet etmekte, daha pek çok sır ve hikmet vardır. Bunları ancak kendilerine hikmet verilenler, kalben idrâk edebilirler. Zikirlerdeki sayı, anahtardaki dişler gibidir. Anahtarın dişleri bir fazla veya eksik olduğunda nasıl kilit açılmazsa, zikirde de sayıya riâyet edilmezse, tesir azalır. Nitekim Resûlullah Efendimiz de belli sayılarda zikirler tavsiye buyurmuşlardır.

3- Vuk¯uf-i kalbî: Zikirde kalbe yönelmek ya da kalbin Allâh’a yönelmesidir. Bu, “ihsân” duygusunun dâimî bir şuur hâline gelmesi demektir. Sâlik her fırsatta kalbini kontrol etmeli, onun ne hâlde olduğuna bakmalıdır. Zira zikirde asıl matlûb, kalbin zikredilenden haberdâr olmasıdır. Zikir, ağızdan kalbe inmeyen lâfızların tekrarından ibâret değildir. Bu sebeple zikir esnâsında bütün dikkati zikredilene teksîf etmeye çalışmak gerekir. Zira âyet-i kerîmede buyrulur:

“Rabbinin ismini zikret ve (mâsivâdan kesilerek) bütün varlığınla O’na yönel.” (el-Müzzemmil, 8)[18]

ABDÜLHALIK GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN VEFÂTI

Abdülhâlık Hazretleri umûmiyetle Gucdüvân kasabasında ikâmet etmiş ve orada vefât etmiştir. Vefat tarihiyle alâkalı olarak 1179’dan 1220’ye kadar farklı tarihler verilmektedir.

Halefi olan Ârif Rîvgerî Hazretleri şöyle anlatır:

“Ben bir hâdiseye şâhid oldum. Gucdüvânî Hazretleri ömrünün son safhasında buyurdu ki:

«–Ey dostlar! Çok çalışın! Bu yola sımsıkı sarılın! Allah sizi bu yoldan nasipsiz bırakmasın!»

Bir saat sonra gâibden bir ses geldi; «Ey huzûra ermiş nefs! Sen Rabbinden râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına katıl ve cennetime gir!» (el-Fecr, 27-30)

Daha sonra Hâce Hazretleri, rûhunu teslîm etti. Cenâze namazına hazırlandığımız anda dahî dudakları hâlâ «Allah, Allah!» zikriyle kıpırdıyordu. Etrâfındakiler şaşkınlık içindeydi. «Bu ne hikmettir?!» diye birbirlerine soruyorlardı.”[19]

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Nasıl yaşarsanız öyle vefât edersiniz, nasıl vefât ederseniz öyle diriltilirsiniz!” (Münâvî, Feyzü’l-Kadir, V, 663)

Abdülhâlık Hazretleri, sağlığında, kabrinin üzerine türbe yapmamaları için müridlerini îkâz etmişti. Bu sebeple uzun yıllar kabrine türbe yapılmadı.[20] Kabri bugün, mermerden ve büyük bir dikdörtgen şeklinde, ancak sâde ve mütevâzı bir yapıdan ibârettir.

ABDÜLHALIK GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ

  • Hâce Hazretleri, namazda huşû ile alâkalı bir suâle şöyle cevap vermiştir:

“(Kâmil mânâda) namaz kılan kişiyi öyle bir havf ve haşyet bürür ki, kendisine ok atsalar bile bir söz söylemez.”[21]

  • “Dâimâ dînin emir ve yasaklarına uymak, ayağı şerîat ve istikâmet seccâdesine koymak, azîmet ve sünnet ile amel etmek, ruhsat ve bid’atlerden kaçınmak gerekir. Rasûlullah r Efendimiz’in sözlerini rehber edinmek, hadis ve sahâbe sözlerini öğrenmek gerekir.”[22]

Burada kastedilen ruhsatlar; mestler üzerine meshetmek, yolculukta namazı kısaltmak gibi Cenâb-ı Hakk’ın kullarına kolaylık için koyduğu şer’î hükümler değildir. Zira Efendimiz r şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ, yasak ettiği şeylerin yapılmasından hoşlanmadığı gibi, verdiği ruhsatların kullanılmasını da sever.” (Ahmed, II, 108)

Burada uzak durulması tavsiye edilen ruhsatlar; kendini mübah olan lezzetlere kaptırmak, gülme ve mizah hususunda aşırıya kaçmak, gaflete dalmak, devamlı tok durmak gibi şeylerdir.[23]

  • “Gâfil insanlarla sohbet etmekten, aslandan kaçar gibi kaç!”
  • “Bil ki, yolun başı tevbedir. Tevbenin mânâsı, Allâh’ın râzı olmayacağı her türlü söz ve fiilden el çekmektir.”[24]
  • “Her zaman abdestli olmak, bu yolun zarurî edeplerindendir. Abdest aldıktan sonra, kerahat vakti değilse, iki rekât «Şükr-i vudû: Abdest için şükür» namazı kılmak da diğer bir edeptir.”[25]

ABDÜLHALIK GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN MÜRİDİNE VASİYETLERİ

1- Yavrucuğum! Sana şunu vasiyet ederim ki, takvâyı kendine şiâr edin! İbadetlerine ve diğer vazifelerine sımsıkı sarıl! Ahvâlini murâkabe/kontrol et! Dâimâ hatâlarının korkusu içinde ol!

2- Allah Teâlâ’nın hukûkuna riâyet edip Resûlullah Efendimiz’e karşı vazifelerini yerine getir! Anne-babanın ve üstâdının hukûkunu gözet ki Hak Teâlâ da seni muhâfaza eylesin...

3- Kur’ân-ı Kerîm okumayı aslâ bırakma! Zâhirini ve bâtınını hep Kur’ân’a göre tanzîm et! Gizli veya âşikâr, Kur’ân’ı ibret ve tefekkürle, gözyaşları içinde oku! Her bir hâlini Kur’ân ile mîzân et ve ona benzet!..

4- İlim öğrenmekten hiçbir zaman uzak kalma! Fıkıh ve hadis ilmini öğren! Câhil sofulardan uzak dur ki onlar, din yolunun hırsızları ve müslümanlığın yol kesicileridir.

5- Sünnet-i Şerîfe’ye sımsıkı sarıl ve selef-i sâlihîn imamlarının yolundan git!..

6- Dünyacı gençlerle, ehl-i bid’atle, mağrur zenginlerle sohbet etme! Çünkü onlar senin dînini alıp götürürler.

7- Dünyalıktan iki somuna râzı ol ve helâl ye ki, bütün hayırların anahtarı budur. Haramdan uzak ol, yoksa Hak Teâlâ’dan uzaklaşırsın!

8- Nefsânî arzuların peşinde giden insanlardan kaç ve fukarâ ile sohbet et! Kendini dünyanın yalancı süslerinden koru ki, ateş seni yakmasın! Kendi yükünü kendin taşı!

9- Helâl ye ve helâlden giyin ki ibadetlerin tadına erebilesin!

10- Allâh’ın celâlinden dâimâ kork ve unutma ki bir gün hesap mahallinde ayakta durdurulacaksın!

11- Gece ve gündüz çokça ibadet et ve cemaati aslâ terk etme! Ancak, gurura kapılma ihtimâlin varsa sakın imam veya müezzin olma!

12- Zaruret olmadan mahkemelerde bulunma! Kibirli sultan ile sohbet etme! Hak dostlarının nasihatlerinden dışarı çıkma!

13- Şöhretten şiddetle kaçın! Dindarlığın herkesin diline düşmesin!..

14- Hak dostlarının gönlüne girmeye çalış ve bu hususta çok dikkatli ol!

15- Birinin övmesiyle mağrur, yermesiyle gamlı olma! Halkın övmesi de kötülemesi de nazarında aynı olsun! (Sen esas Allah Teâlâ’nın senden râzı olup olmadığına dikkat kesil!) İnsanlara dâimâ güzel ahlâk ile muâmele et!

16- Edepli ol! Küçük, büyük bütün insanlara merhamet et! Çok gülme; zira çok gülmek gaflettendir ve gönlü öldürür.

Nitekim Resûlullah Efendimiz:

“Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız!” buyurmuştur. (Buhârî, Tefsîr, 5/12)

17- Kendini Allâh’ın azâbından emin görme, fakat O’nun rahmetinden de ümit kesme! Havf ve recâ arasında yaşa ki kâmil mü’minlerin şiârı budur.

18- Yavrucuğum! Şeyh, mürîdin babası gibidir. Hattâ ona babasından daha şefkatlidir. Çünkü onu Allâh’a yakınlık makâmına erdirir. Şeyhin îkaz ve azarlaması, sana olan şefkati sebebiyledir.

19- Nefsinle dâimâ mücâdele et! Her an âhiret endişesiyle yaşa, ölümü çok hatırla!

20- Riyâset/baş olma sevdâsını gönlünden çıkar! Kim riyâset sevdâsına müptelâ ise, ona tasavvuf erbâbı demek doğru değildir.

21- Çok oruç tut; çünkü oruç insanı mahâfaza eder.

22- Gönlünü dünya muhabbetine kaptırma, dâimâ âhirete râğbet et! Dindar ve vefâlı ol! Fakih, âlim, takvâ sahibi ve sebatkâr ol!

23- Allah yolunda, Hak dostlarına hem mal, hem beden, hem de can ile hizmet et! Onlara teslim ol ve tavsiyelerine riâyet et! Teslîmiyet göstermez ve nasihatlerini tutmazsan onlardan istifâde edemezsin!

24- İnsanlardan hiçbir şey isteme ve tevekkül ehli ol! Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“...Kim Allâh’a tevekkül ederse, Allah ona kâfîdir...” (et-Talâk, 3)

Bilesin ki rızık taksîm edilmiştir. Allah sana ne vermişse, insanlara bol bol infâk eyle!

25- Cimrilik ve hasetten uzak dur; zira cimriler ve hasetçiler yarın Cehennem’e atılacaklardır.

26- Allâh’ın vaadine güven! Fânîlerden bir şey bekleme! Doğruyu söyle ve korkma! Dâimâ Hak ile beraber ol! İnsanlarla lüzumundan fazla sohbet ederek ömrünü boşa harcama, aksi takdirde Allah’tan uzak kalırsın!

27- Her zaman nefesine dikkat et, onun kıymetini bil ve diline sahip ol! Yapamayacağın şeyleri söyleme, insanlara dâimâ nasihatte bulun!

28- Yemeyi, içmeyi azalt! Az uyu ve az konuş! Acıkmadan yeme ve ihtiyaç olmadan aslâ konuşma! Gece biraz uyuduktan sonra kalkarsan namazı daha düzgün ve daha çok kılarsın.

29- Nefsi dizginleyip gönlü diriltmek için namaz ve oruçla meşgul olmak daha münâsiptir.

30- Gönlün dâimâ gamlı, gözün yaşlı, amelin hâlis, duân mücâhede, elbisen mütevâzı olmalıdır. Arkadaşların derviş, evin mescid, malın fıkıh, ziynetin zühd, dostun Cenâb-ı Hak olmalıdır.

31- Kendisinde şu beş hasleti görmediğin kişi ile arkadaş olma:

a) Âhireti dünyaya tercih etmek.

b) Ameli ilimden, ilmi de dünyaya dalmaktan üstün görmek.

c) Tevâzû ve mahviyeti, iltifat ve rağbet görmekten aziz bilmek.

d) Basîret ve firâset sahibi olmak; gizli-aşikâr bütün sâlih amellere azimli olmak.

e) Ölüme hazır olmak.

32- Evlâdım! Dünya ve onun ziynetleri seni aldatmasın! Gece ve gündüz dâimâ dünyadan âhirete göçmeye hazır ol! Kalbin hep Allah ile birlikte olsun! Allah korkusundan her zaman gönlün kırık olsun! Dünyada misafir gibi yaşa ve oradan yine misafir gibi ayrıl!

33- Evlâdım! Ben, şeyhimin -Allah onun azîz rûhunu mukaddes eylesin- vasiyetleriyle amel ettiğim gibi, sen de benim vasiyetlerimi aklında tut ve onları tatbik et! Böyle yaparsan Allah, dünya ve âhirette senin koruyucun olur inşâallah![26]

[1] Gucdüvânî, Makâmât, s. 47-48; Muhammed Tâlib, Matlabu’t-Tâlibîn, vr. 17a-17b; Molla Abdülhakîm, Kandiyye, Tahran 1955, s. 13-14; Nâsıruddîn Buhârî, Tuhfetü’z-Zâirîn, s. 41.

[2] Reşahât, s. 59; Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-Kuds, I, vr. 74b-75a; Muîneddîn Nakşbendî, Kenzü’s-Saâde, s. 687; Lâhûrî, Hazînetü’l-Asfiyâ, I, 532; Harîrîzâde, Tibyân, I, 378a.

[3] Buhârî, Ahkâm, 21.

[4] Ebû’l-Kâsım, er-Risâletü’l-Bahâiyye, vr. 53b-54a; Reşahât, s. 59-60; Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-Kuds, I, 75a; Hânî, Hadâik, s. 353.

[5] Muhammed Buhârî, Meslekü’l-Ârifîn, İstanbul Ü. Ktp., FY, nr. 185, vr. 32a; Câmî, Nefahât, s. 523; Fazlullah bin Rûzbihân, Şerh-i Vasâyâ-yı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî, Süleymaniye Ktp., Yahya Tevfik, nr. 190, vr. 85b-86a.

[6] Ebû’l-Kâsım, er-Risâletü’l-Bahâiyye, vr. 68a-68b; Reşahât, s. 60; Muîneddîn Nakşbendî, Kenzü’s-Saâde, s. 685.

[7] Reşahât, s. 92-93.

[8] Bkz. Anonim, Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 2; Muhammed Tâlib, Matlabu’t-Tâlibîn, vr. 17b; Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-Kuds, I, vr. 76b.

[9] Reşahât, s. 61.

[10] Câmî, Nefahâtü’l-Üns, s. 523.

[11] Câmî, a.g.e, s. 525.

[12] Bkz. Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, s. 80.

[13] Câmî, a.g.e, s. 524; Pârsâ, Faslü’l-Hitâb, s. 599; Hânî, Hadâik, s. 575.

[14] Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 14-15; Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-Kuds, I, vr. 83b-84b.

[15] Hânî, Hadâik, s. 360.

[16] Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 67.

[17] Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 95.

[18] Reşahât, s. 62-77; Nizâmeddîn Hâmûş, Risâle, Süleymaniye Ktp., Âşir Efendi, nr. 443, vr. 153b-154a; Tâceddîn bin Zekeriyyâ, Risâle fî Tarîkı’s-Sâdeti’n-Nakşbendiyye, Süleymaniye Ktp, Reşid Efendi, nr. 474, vr. 51a-52b; Hânî, Hadâik, s. 355-369.

[19] Hâce Muhammed Ârif er-Rîvgerî, Ârifnâme (Farsça’dan Özbekçe’ye trc. Sadriddin Selim Buhârî ve İsrâil Subhânî), Taşkent 1994, s. 15-16.

[20] Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 18; Bedreddîn Sirhindî, a.g.e, I, vr. 91b.

[21] Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 9; Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-Kuds, I, vr. 81b-82a.

[22] Pârsâ, Kudsiyye, s. 8-9; Muhammed Kādî, Silsiletü’l-Ârifîn, vr. 44a-b.

[23] Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb, s. 562.

[24] Ez-Güftâr-ı Hâce Abdülhâlık-ı Gucdüvânî, Taşkent Şarkiyat Enstitüsü Kütüphanesi, nr. 1494, vr. 125b-137a. Bu eser, Mahmud Hasanov tarafından kısaltılarak Özbek Türkçesi’ne çevrilmiştir: Hâce-i Cehân Hâce Abdülhâlık Gicdüvânî, Taşkent 1994, s. 26-34.

[25] Mahmud Hasanov, Hâce-i Cehân Hâce Abdülhâlık Gicdüvânî.

[26] Bkz. Abdülhâlık Gucdüvânî, Vasâyâ, Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddîn Efendi, nr. 3229, vr. 10b-16a; Isfahânî, Şerh-i Vasâyâ, vr. 103a; Reşahât, s. 61-62; Hânî, el-Hadâik, s. 354-355.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları

ALTIN SİLSİLE

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle