Zikirden Kopmayan Erler

Allâh’ı unutanı, dünya avutmaz. Zikrin şifasından mahrum kalan kalp, neyle teselli bulabilir?..

Zikrin, en değerli dünya metâlarından ve saltanatından da kıymetli olduğunu lâyıkıyla idrâk eden kâmil bir mü’mini, hiçbir şey Allâh’ın zikrinden alıkoyamaz.

Dünya nîmetleri, iki uçlu bir bıçak gibidir; onu doğru kullanmasını bilen ârif gönüller için bir ziynet iken, Allâh’ı ve âhireti unutacak derecede câzibesine kapılıp gaflet sarhoşluğuna düşenler için, büyük bir fitne ve hüsran sebebidir. Bunun içindir ki dünyaya gönül verenlerin misâli, okyanus ortasında dümeni kırılmış bir gemi gibidir ki hangi girdapta helâk olacağı meçhuldür.

ZİKRİN ŞİFASINDAN MAHRUM KALAN KALP, NEYLE TESELLİ BULABİLİR?

Dünyevî menfaatlere ve nefsânî arzulara duyulan aşırı muhabbet; insanın Allah ile münâsebetini ifsâd eder, ibadet hayâtını kuru bir geometri ve ruhsuz bir şekil hâline getirir, gönüllerin feyz ve rûhâniyetine zehir saçar. Rabbimiz, dünyanın ruhları narkoze eden efsûnuna kanmaktan ve onun boş hülyâları peşinde ömür tüketmekten bizleri şöyle îkaz buyurmaktadır:

“Bilin ki dünya hayâtı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibârettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği, ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer-çöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allâh’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayâtı aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir.” (el-Hadîd, 20)

“Ey îmân edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allâh’ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar, ziyâna uğrayanlardır.” (el-Münâfikûn, 9)

Dünya nîmetleri dâimâ nefse câzip gelir. Öyle ki, sırf nefs plânında yaşayıp sadece dünyevî menfaat ve zevklerini düşünenler, sürekli onunla meşgûl olarak dünyadaki varlık hikmetlerini ve yaratılış gâyelerini düşünemez olurlar. Yani vâsıtayı gâye hâline getirerek kesif bir gaflet karanlığı içinde ömür tüketirler.

Kimileri de dünya nîmetlerinin bir vâsıta olduğunu ve onları gönle sokmamak gerektiğini bildikleri hâlde buna tam olarak muvaffak olamaz, nefislerine söz geçiremezler. Bu sebeple ibadetlerinden lezzet alamaz, huşû ve huzur hâlini bir türlü yakalayamazlar. Cenâb-ı Hak bu gibi kimselere işâretle;

“Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).” (el-Kıyâme, 2) buyurmaktadır.

Nefs-i levvâme; yaptığı kötülüklerden, Allâh’ın emir ve yasaklarına karşı gösterdiği ihmal ve kusurlardan vicdanı muazzeb olan ve bu sebeple de kendisini şiddetle kınayan nefistir. Yani dünya muhabbetine ve günahlara karşı direnme gücü zayıf olanlardır.

Dünya nîmetlerinin ilâhî bir emânet ve imtihan vesîlesi olduğunu lâyıkıyla idrâk eden ârif kullar ise, ona lüzûmundan fazla îtibâr etmezler. Gönül tahtını yalnızca Hakk’a tahsis edebilme mahâretini gösterirler. İşte onlar, gerçek gönül kahramanlarıdır. Cenâb-ı Hak onlardan râzı, onlar da Hakk’ın takdîrinden râzıdırlar. Bu yüzden tam bir gönül huzuru içindedirler. Onlara Rabbimiz şöyle hitâb eder:

“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (el-Fecr, 27-30)

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri, Mesnevî’sinde hikmetli bir hikâye nakleder:

Leylâ’nın aşkından çöllere düşmüş olan Mecnun, bir gün Leylâ’nın yolculuğa çıktığı haberini alır. Bunun üzerine devesine biner, Leylâ’nın gideceği köye doğru sür’atle yol almaya çalışır. Yeni doğmuş bir yavruya sahip olan devesinin gözü ise, arkada kalan yavrusundadır. Mecnun, deve­nin üzerinde uyumaya başladığı zaman deve, hemen yavrusunun istikâmetine döner. Mecnun, farkına varınca, telâş için­de deveyi yine Leylâ’nın köyüne çevirir. Bu hâl, defalarca te­krar eder.

Çünkü Mecnun, Leylâ’ya kavuşma sevdâsında, deve ise yavrusunun yanına koşma arzusundadır.

Günün sonunda Mecnun, nereye geldiğini merak ederek et­rafına bakar. İleri-geri bu hareketlerle, daha sabahleyin yola çıktığı yerde olduğunu, bir fersah bile yol alamadığını görür. O zaman Mecnun, deveye seslenir:

“–A deve! Sen yavruna âşıksın, bense Leylâ’ma! Do­layısıyla ikimizin de yolları farklı. Sen benim yolumu kesi­yorsun, ben de senin yolunu! Biz bu hâlde yoldaşlık ede­meyiz. Sen fânî bir tene âşıksın, bense ebedî bir cana… Bu yüzden ayrılmamız gerek!”

Bu hikâyede Mecnun, “rûhâniyet”i; deve ise “nefsâniyet”i temsil etmektedir. Rûh, Hüsn-i Mutlak olan Allâh’a âşıktır, “nefs” ise dünyevî hevâ ve heveslere…

Gâfil bir insanın Rabbine karşı kulluk vazifelerindeki hâli de ekseriyetle bu misaldeki gibidir. Zira insanın rûhu mânevî zirvelere yücelmek için âdeta kanat çırparken, nefsi ise -tıpkı ayağa bağlı iri bir taş misâli- onu aşağılara çekmektedir. Dolayısıyla Rabbe vâsıl olmak isteyen bir kul, kendisine ayak bağı olan nefsânî takıntıları aşmak ve gönlünü Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden arındırmak zorundadır.

Rabbe Yakınlığın En Mühim Vesilesi

Şüphesiz ki Rabbe yakınlığın en mühim vesîlesi; aşk ve vecd içinde, huşû ile îfâ edilen ibadetlerdir. Mü’min, ibadetlerini ve bilhassa zikrini bu şuurla yapabildiği zaman Hakk’ın yakınlığına nâil olur. Fakat nefsânî arzuları gönlünü işgâl edip onu Hakk’ın huzûrundan gâfil kıldığı takdirde, dili ne kadar Hakk’ın ismini zikrederse etsin, rûhu bir adım bile mesafe almaktan âciz kalır.

Dolayısıyla kâmil mânâda zikredebilmek için, Cenâb-ı Hakk’ı mânen gönülde hissedip O’ndan gayrı hiçbir şeyi düşünmemek îcâb eder. Bunun için de önce nefsi haram ve şüphelilerden arındırmak, sonra da kalpten fânî muhabbetleri ve mâsivâ düşüncelerini boşaltmak gerekir. Zira zikrin nûru, zâkirin hâli ölçüsündedir.

Fânî hayâtın yaldızlarına aldanmayıp nefeslerini zikirle ihyâ edebilen sâlih kulları, Rabbimiz şöyle haber vermektedir:

“…Allâh’ın adını anmak için O’nun irâdesiyle inşâ edilen mâbedlerde sabah-akşam Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh eden adamlar vardır. Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allâh’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar. Çünkü (o günde) Allah, onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracak ve lûtfundan onlara fazlasıyla verecektir. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır.” (en-Nûr, 36-38)

Yine Rabbimiz, dünyaya dalarak îman hassâsiyetini ve kalbî rikkati kaybetme tehlikesinden sakınmamız için büyük bir îkazda bulunmaktadır:

“Îmân edenlerin, Allâh’ı zikretme ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi?..” (el-Hadîd, 16)

Ne ibretlidir ki bu âyet-i kerîme, Mekke’de binbir çile içinde büyük bir îman mücâdelesi verdikleri hâlde, hicretten sonra biraz rahata kavuştukları için zühd, takvâ ve gayretleri gevşeyen bir kısım sahâbîyi îkâz etmek üzere nâzil olmuştur.

Sahâbe nesline dahî bu îkaz geldiğine göre, bizler dünyevî ihtirasların ve fânî men­faatlerin tesir edemeyeceği bir mânevî zindeliğe erişme hususunda çok daha büyük bir gayret içinde olmalıyız. Bunun için varlıkta da darlıkta da Rabbimizi bol bol zikretmeli, O’nu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız.

Öte yandan insan, yokluk, mihnet ve meşakkat altında iken nefsi de zayıf olduğundan Rabbine daha çok yönelip sığınır. Hâlbuki bolluk ve rahatlık zamanlarında insanın nefsi kabarır, kendini ihtiyaçsız görmeye, büyüklenmeye başlar. Bu yüzden de Rabbini daha az hatırına getirmeye, hattâ unutmaya meyleder. Hâlbuki bilhassa rahatlık zamanlarında Rabbimizi daha çok hatırlayıp anmamız gerekir. Bu hâle en güzel misâl olan ve kalbini hiçbir zaman fânî nîmetlerin kasası hâline getirmeyen Süleyman -aleyhisselâm- hakkında Rabbimiz; «ne güzel kul» iltifatında bulunmuştur. Biz de bolluk ve rahatlık zamanlarında da gönlümüzü Rabbimize tahsis etmeliyiz ki, zor zamanlarımızda ilâhî rahmet ve inâyet imdâdımıza yetişip elimizden tutsun, kalplerimize metânet ve huzur lûtfetsin.

Nitekim dünya hayâtında iken Allâh’ı hatırlamaya dâvet eden nice irşad sadâlarını işittiği hâlde onları kulak ardı edip unutan gâfiller hakkında Rabbimizin şu îkâzı ne kadar şiddetlidir:

“Kim de Ben’i anmaktan yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayâtı olacak ve Biz onu, kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: «Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakîkaten görür idim!» der. (Allah) buyurur ki: «İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!»” (Tâhâ, 124-126)

Şüphesiz ki Allah Teâlâ, “unutmak” gibi zaaflardan münezzehtir. O’nun kulunu unutması, ancak ilâhî bir gazap ifâdesidir. Bu sebeple kıyâmetin o çetin gününde Allah tarafından unutulmak ve ilâhî rahmetin dışında bırakılmak istemeyen biri, dünya hayâtında O’nu unutmamalıdır. Bugün dünyâda Rabbimizi ne kadar çok zikredersek, yarın ukbâda ilâhî vuslata o nisbette nâil oluruz. Nitekim âyet-i kerîmede:

“Siz Ben’i zikredin ki Ben de sizi zikredeyim…” (el-Bakara, 152) buyrulmuştur.

Allah tarafından zikredilen bir kul olabilmenin büyük şeref ve izzetine karşılık, fânî câzibelerin gaflet sarhoşluğu içinde ömür sermâyesini israf etmek, ne hazin bir aldanıştır! Biz kullarına şah damarından daha yakın olduğunu bildiren Allâh’ı unutup da O’nu kendi içlerinde kaybedenler, hayâtın en şaşkın yolcularıdır!..

Bu yüzden gerçek bir îman firâsetine sahip olanlar, dünya nîmetleriyle şımarmaz, rızkı hiçbir zaman Rezzâk’a perde kılmazlar. Onlar, zâhiren rızık peşinde bile olsalar, gönüllerini dâimâ Rezzâk’ın zikriyle rakik bir hâlde tutarlar. Hattâ Rab’lerini zikretmeksizin duramazlar. Zikirsizlik onlara büyük bir iç sıkıntısı verir.

Bu iç sıkıntısı, ilâhî bir îkazdır. Bu îkâzı duyabilmek de, aslında şükrü gerektiren ayrı bir nîmettir. Çünkü bu, hâlini ıslah ve hatâsını telâfî yolunda hâlâ bir ümit ışığı olduğunun bir göstergesidir. Kalbi katılaşıp mühürlenmiş gâfillerin zikirsizlikten dolayı böyle bir iç sıkıntısı duymamaları, onların ilâhî rahmetten nasiplerinin olmadığı mânâsına gelir. Onlar artık sefâletlerini saâdet zanneden şaşkınlar sürüsü hâlinde ömürlerini tüketirler.

Mevlânâ Hazretleri bu hakîkati şöyle ifâde etmektedir:

“Hak yolunda okuduğun virdi, çektiğin tesbîhi terk edince zahmete, sıkıntıya düşersin, sana sebebi bilinmeyen bir iç sıkıntısı gelip çatar.

Bu sebepsiz üzüntü, bu iç sıkıntısı bir çeşit ihtardır. Bir çeşit terbiyedir. «Devam edegeldiğin virdini bırakma, eski ahdini bozma!» demektir.

Bu iç sıkıntısı, bu darlık, bir zincir şeklini almadan; gönlünü bağlayan, sıkan şey sana ayak bağı olmadan önce virdine devam et…”

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 2, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

ZİKİR NEDEN RUHUN GIDASIDIR VE KALPLER ALLAH’I ANARAK NASIL HUZURA KAVUŞUR?

Zikir Neden Ruhun Gıdasıdır ve Kalpler Allah’ı Anarak Nasıl Huzura Kavuşur?

ALLAH’A MUHABBETLE İLGİLİ ÖRNEKLER

Allah’a Muhabbetle İlgili Örnekler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle