Aşmamız Gereken En Büyük Engellerden Biri
Nefsi tanımanın önemi nedir? Nefsin etkisi ve tesiri nasıldır? Nefse karşı mücadelede nelere dikkat etmeli, nasıl bir bilince sahip olmalıyız?
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:
“Düşmanla savaşta haz ve zevk yoktur. Savaşta ancak mızrakların keskin uçları vardır. Sen evvelâ nefsinle savaş; işte gerçek büyük savaş budur.”
Hepimiz bu cihâna kulluk imtihanımızı olmaya geldik. Bu imtihanda aşmamız gereken en büyük engellerden biri ise ham nefsimiz. Zira Hakkʼa kulluğu lâyıkıyla îfâ edebilmek için, nefsi doğru tanımak, onun var oluş gayesini iyi anlamak, yine onun hile ve tuzaklarına karşı son derece dikkatli ve tedbirli olmak elzem. Bundan dolayıdır ki;
“Nefsini bilen, Rabbini de bilir.” buyrulmuştur. Bu veciz cümle, makbul bir kulluk için hem Rabbimiz karşısındaki âcizlik ve hiçliğimizi, hem de nefsin hakîkatini idrâk etmenin lüzumunu ifade etmektedir.
Sırlarla Dolu Bir Kuvvet
Nefs; ilâhî imtihan sırrına binâen, iç dünyamızda bulunan ve tezkiye edilmesi gereken, yani kötülüklerden arındırılıp Hakkʼa râm edilmesi îcâb eden, sırlarla dolu bir kuvvettir.
Nefsinin esiri olmuş kimseler; servet, şöhret, makam-mevkî gibi maddî ve zâhirî başarılara erişip diledikleri gibi zevk u sefâ sürdüklerini zannetseler bile, aslında rûhen muzdariptirler; hakîkatte esaret altındaki bir köleden farksızdırlar.
Zira gerçek mânâda hür kimse;
–Nefsine hâkim olabilen, yani onun aşırı isteklerine veya gayr-i meşrû arzularına boyun eğmeyen, hırslarına yenik düşmeyen kimsedir.
–Kula kulluktan ve fânî varlıklara bağımlılıktan kurtulabilmiş kimsedir.
–Bilhassa tembellik, haset, kıskançlık, aç gözlülük, gurur, kibir, ucub, kin ve öfke başta olmak üzere bütün nefsânî zaafları aşabilen, kendini hevâ ve hevesinin şerrinden koruyabilen kimsedir.
Nefsinin hevâ ve hevesine, yani kötü duygu ve arzularına esir olmaktan kurtulamayan bir insan, Allah Teâlâ’ya tam bir teslîmiyetle kul olamaz. Nitekim Rabbimiz;
“(Ey Peygamber!) Hevâ ve hevesini kendisine ilâh edineni gördün mü?!.” (el-Furkân, 43) buyurmaktadır.
Daha Kötüsü Yoktur
Hadîs-i şerîfte de:
“Allâh’a göre gök kubbe altında kendisine tapılan sahte ilâhlar arasında, peşine düşülen hevâdan (nefsânî arzulardan) daha ağırı ve daha kötüsü yoktur.” buyrulmaktadır. (Heysemî, I, 188)
Hakîkaten, gâfil insanın Rabbini bırakıp da en çok kulluk ettiği, kendi nefsidir. Allâhʼın emrini îfâya mânî olan keyfî kararlar ve İslâmʼın hükümlerine ters düşen “bana göre” ve “bence”ler, âdeta nefsin etrafında tavâf etmektir.
Aile hayatında, iş hayatında, ticarî hayatta, evlât yetiştirmede, velhâsıl hayatın her safhasında, ilâhî ve nebevî tâlimatlarla tezat teşkil eden bu tür nefsânî duygu, düşünce ve arzular; mânevî hayata saçılan zehirlerdir. Her biri, rûha vurulan zincirler mesâbesindedir. Bu zincirleri kırıp atmadan, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olmak mümkün değildir.
Nasıl ki Sakarya Nehri, Karadeniz’e döküldüğü zaman, artık Karadenizʼde Sakarya bulunamazsa, o artık Karadeniz’de kaybolursa; bir mü’min de Rabbinin râzı olmadığı bütün arzularını bertaraf etmeli, irâdesini Cenâb-ı Hakk’ın irâdesine râm ederek O’nda fânî olmalıdır. Tevhîdin hakîkatine de ancak bu sâyede erişilebilir.
“Sen Çıkınca Aradan, Kalır Seni Yaratan…”
Bir Hak dostu, bu hâli ne güzel ifade eder:
“Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan…”
Hazret-i Mevlânâ da güzel bir tespitte bulunur:
“Gökteki bulutların ve deryâlardaki suların, kendilerine ait bir rengi yoktur. Onları renkten renge koyan, semâdaki Güneş’tir.”
Hikmet ehli de bunu şöyle îzah eder:
“Asıl hüner; nefsânî arzuların şerrinden kurtularak renksizliğe nâil olmak ve «Sıbğatullâh»a / Allâh’ın boyasına[1] boyanabilmektir.”
Yani Allâh’ın rızâ ve muhabbetine giden yol, hâl ve davranışlarımızın, ilâhî ahlâka berrak bir ayna olmasından geçer. Öyle bir ayna ki, orada nefsânî zaaflarla bulanık hâl ve ameller değil; merhamet, şefkat, affedicilik başta olmak üzere, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî esmâsının tecellîleri seyredilmelidir.
Tasavvuf büyüklerinin; “İlâhî ahlâk ile ahlâklanmak” diye tâbir ettikleri “Hak’ta fânî olmak” da böyle bir tezkiye / mânevî arınma ile mümkündür.
Mânevî terbiye ve tekâmül mektebi olan tasavvufta, nefsin tezkiyesi için başvurulan bazı usûller vardır. Bunların başında riyâzat ve mücâhede gelir. Riyâzat, nefsin hoşuna giden şeylerden el çekmek; mücâhede ise nefsi, hoşlanmadığı bazı zorluklarla terbiye etmektir.
Nefsin ıslâhı yolunda gösterilen gayretlerin dünyevî tarafı acı olsa da uhrevî tarafı son derece tatlıdır. Nasıl ki bir zaferin değeri, ona ulaşmak için katlanılan güçlükler nisbetinde büyükse, nefsi terbiye etmek için çekilen çilelerin de Hak katındaki kıymeti çok büyüktür. Bu hakîkate işaretle hadîs-i şerîfte;
“(Esas) mücâhid, nefsine karşı cihâd edendir.” buyrulmuştur. (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 2/1621; Ahmed, VI, 20)
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri de bu hakîkat sebebiyle tasavvufu; “nefse karşı sulhü olmayan bir cenk” diye tarif etmiştir.
Fakat bu mücâdelenin usûlü; nâkıs akıllar veya enfüsî tercihler ile değil, Rabbimiz’in emir ve nehiyleri ile belirlenmelidir. Nitekim Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleriʼne:
“–Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?” diye sorulduğunda, Hazret şu cevâbı vermiştir:
“–Bu ikisinin farkını tespit edebilmek oldukça zordur. Nefs, bu isteklerin Rahmânî mi, şeytânî mi olduğunu ayırt edebilme hususunda insanları çoğu defa yanıltır. Bunun için, yalnızca Allâh’ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakikî kulluk budur.”
"Allah Bilir, Siz Bilmezsiniz"
Zira nefsin doğru zannettiği ve hoşlandığı nice şey vardır ki aslında yanlış ve neticesi şerdir. Yahut bunun zıddına, nefse yanlış ve nâhoş gelen nice şey vardır ki aslında doğru ve neticesi hayırlıdır. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:
“…Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 216)
Dolayısıyla hayat yolculuğumuzda pusulamız; nefsimizin istedikleri veya istemedikleri değil; nefsimiz hoşlansa da hoşlanmasa da Allah ve Rasûlʼünün emir ve nehiyleri olmalıdır. Zira gerçek saâdet ve ebedî kurtuluş, ilâhî ve nebevî tâlimatlara uymaya bağlıdır.
Sahâbe-i kirâmdan Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh-’ın şu ifadeleri, bu hakîkatin ne güzel bir misâlidir:
“İslâm, nefse hoş gelmeyen bazı zor emirler getirmişti. Biz, hayırların en hayırlısını, nefislerin hoşlanmadığı bu zor emirlerde bulduk.
Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Mekke’den çıkıp hicret etmiştik. Nefsimize ağır gelen bu hicretimizle, bize fazîlet ve zafer bahşolundu.
Yine Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de:
«Nitekim pek yerinde ve gerekli bir iş için Rabbin Sen’i evinden çıkardığı zaman, mü’minlerden bir kısmı bundan hoşlanmamıştı. Gerçek apaçık meydana çıktıktan sonra bile, onlar bu hususta Sen’inle münâkaşa ediyorlardı. Sanki gözleri göre göre ölüme sevk ediliyorlardı.»[2] buyurarak tarif ettiği hâl üzere, Allah Rasûlü’nün yanında Bedir’e çıkmıştık. Allah Teâlâ burada da bizler için fazîlet ve zafer lûtfetmişti.
Velhâsıl biz, en büyük hayırlara hep böyle nefsimize zor gelen emirler sâyesinde ulaşmıştık.” (Heysemî, VII, 26-27)
Deniz kıyılarında bazı taşlar vardır. Dalgalar tarafından asırlar boyunca dövüle dövüle pürüzlerinden arınmış, ayrıca granit gibi de sertleşmişlerdir. Artık kolay kolay kırılamazlar.
“Hakîkat, yumruklandıkça kuvvetlenir.” denildiği gibi; zorluklar da insanı pişirir, geliştirir, olgunlaştırır. Ayrıca her zorluktan sonra bir kolaylığın geleceği, ilâhî bir vaaddir.[3] Allâh’ın rızâsı da, çoğu zaman nefsin hoşlanmadığı ve îfâsında zorlandığı sâlih amellerde gizlidir.
Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor:
“Cennet, nefsin sevmediği şeylerle (yani sâlih amellerle); Cehennem ise, nefse hoş gelen ve nefsin arzuladığı şeylerle (yani nefsâniyeti tahrik eden günahlarla) çevrilmiştir.” (Buhârî, Rikāk, 28; Müslim, Cennet, 1)]
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Temmuz, Sayı: 485












YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!