Zarf ve Mazruf Ne Demek?
Zarf ve mazruf ne demektir? Peygamber Efendimizin (s.a.v.) mârifetullah için bir «zarf», bütün mahlûkat için de bir «mazruf» olmak üzere halk edilmesini nasıl anlamalıyız?
Müstesnâ yaratılışıyla Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mârifetullah için bir «zarf», bütün mahlûkat için de bir «mazruf» olmak üzere halk edilmiştir:
"MARİFETULLAH ZARFI" OLARAK YARATILMIŞTIR
Bir «mârifetullah zarfı» olarak yaratılmıştır. Çünkü;
Cenâb-ı Hak, bilinmeyi / «mârifetullâh»ı murâd edip mahlûkātı yaratmıştır. İlk yarattığı varlık da, «Nûr-i Muhammedî»dir.
İdraklere sığmayan azamet ve celâli,
Turları infilâk ettiren şiddetli zuhûru,
Zâtı itibarıyla Müteâl ve Bâtın oluşu sebebiyle;
Mârifete en istîdatlı varlık olan insan dahî, Cenâb-ı Hakk’ın mârifetine ancak kat kat perdeler arkasından mazhar olabilir.
Bu perde de;
«Mârifetullâh»a ünsiyet kazandıracak,
Rızâ-yı Bârî’nin vesilelerini tâlim edecek,
«Muhabbetullâh»a kurbiyet temin edecek,
Mîrâca rehberlik edecek,
Mâğfirete şefaat edecek şekilde, mazrûfuyla mütenâsib bir zarf mevkiinde olan «hakikat-i Muhammediyye»dir.
Bu yönüyle Nûr-i Muhammedî, âdetâ «mârifetullâh»a ulaştıran hakikatlerin yazılı olduğu bir mektubun zarfı mevkiindedir. O zarfı açıp içini okuyabilenler, orada ilâhî hakikatlere ve esmâ tecellîlerine vâkıf olurlar. Bu yönüyle Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir mârifetullah zarfıdır. Yani bir kul, Cenâb-ı Hakkʼa yakınlığın kemâlini ancak Oʼndan tahsil edebilir.
Yine Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa mektubu olan Kur’ân-ı Kerim, Rasûlullah Efendimiz’in kalbine vahyolunmuştur. Ahlâkı ve sîreti Kur’ân olan Efendimiz’in 23 senelik risâlet hayatı, her safhası ve her sahifesiyle Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bir zarfı mâhiyetindedir.
Peygamberimiz’in siyerini, sîretini ve sünnetini tahsil ve hayatlarına tatbik edenler; Kur’ân ahlâkını yaşamış ve yaşatmış olurlar. Zira O’nun sünneti Kur’ân’ın en salâhiyetli tefsiri, hayatı da Kur’ân’ın en muhteşem şekilde tatbikatıdır.
Dolayısıyla, kulu Allâh’a muhabbet deryâsına götürecek olan yegâne rahmet ve muhabbet pınarı; Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet, Allâh’a muhabbet; O’na itaat, Allâh’a itaat; O’na isyan, Allâh’a isyan mâhiyetindedir.
Nitekim Cenâb-ı Hak da âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır:
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız, bana itaat ediniz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret buyursun!..” (Âl-i İmrân, 31)
Peygamber Efendimiz’in «mârifetullâh»a zarf olma hakikatinin kıymet ve ehemmiyetini, bâtıl ve muharref dinlerin âkıbetiyle de idrâk edebiliriz. Bu bâtıl inanışların hemen tamamında; insanı mutlak hakikate ulaştırma, yaklaştırma iddiasındaki, zarf mevkiindeki varlıklar; mazrûfun yerine geçirilmiş, putlaştırılmış, vasıta iken gaye hâline getirilmiştir.
Putperestler çeşitli putlara, Budistler Buda’ya, hıristiyanlar Hazret-i İsa’ya tapınmaya başlamıştır.
Hâtemü’l-Enbiyâ olan Peygamberimiz ise, en güzel Kul ve en müstesnâ Rasûl olarak insanlığa hakikî tevhid ve «mârifetullah» yolunda kıyâmete kadar en salâhiyetli ve tek salâhiyetli elçi olarak rehberlik etmeye devam edecektir.
"MAZRUF" OLARAK YARATILMIŞTIR
Yine Fahr-i Kâinât Efendimiz «mazruf» olarak yaratılmıştır. Çünkü;
Bütün mahlûkat, Cenâb-ı Hakkʼın Nûr-i Muhammedî’ye duyduğu muhabbet hürmetine ve Oʼnun şerefine yaratıldığından, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; kâinat zarfının mazrûfu mevkiindedir. Tıpkı nâdîde bir mücevherin önce bir pamuk üzerine konulup ardından da son derece kıymetli bir kutuda muhafaza edilmesi gibi... Kutunun bütün kıymeti, içinde taşıdığı cevher sebebiyledir...
Cenâb-ı Hak, insanı Zâtına kulluk için yarattığını buyurmaktadır. İnsanlık içinde, kendisine en üstün şekilde ve en zirvede kulluğu îfâ eden Fahr-i Kâinât Efendimiz’dir.
Bir teşbihle ifade edersek, gül ağacından murad; ne kök, ne gövde, ne diken, ne yaprak; sadece güldür. Bütün çiçekler içinde en zarifi ise yine güldür. Yaprak için o gül ile maiyyet ne büyük bir şereftir. Gövde için o güle hizmet ne büyük nimettir. Hattâ ayağı dibindeki toprak için o gülün şebnemleriyle ıslanmak, onun ıtırıyla bezenmek ne büyük bir bahtiyarlıktır.
Şeyh Sâdî Gülistan’ında bu bahtiyarlığı şu temsil ile anlatır:
Bir gün hamamda dostlardan biri bana güzel kokulu bir kil (temizleyici toprak) parçası verdi.
Kile sordum:
“–A mübârek, sen misk misin, anber misin? Senin gönül çekici güzel kokunla mest oldum.” dedim.
Kil bana şöyle cevap verdi:
“–Ben bir gülün toprağıydım. O gülün yaprakları seher şebnemleriyle dolar, benim üzerime ağlayarak damlardı. Ben bu yaşlarla hamur gibi yoğruldum. Ben aslında alelâde bir «kil»im.. Bu koku onundur...”
Fuzûlî, Gül-i Gülzâr-ı Nübüvvet Efendimiz’in eşsizliğini şöyle ifade eder:
Suya virsün bâğbân gülzârı zahmet çekmesün,
Bir gül âçılmaz yüzün tek virse bin gülzâre su...
“Bahçıvan, gül bahçesini sulamak için (boş yere) zahmet çekmesin! (Zira), bin tane gül bahçesi sulasa; (Yâ Rasûlâllah, yine de) Sen’in yüzün gibi bir gül (hiçbir zaman) açılmaz!..”
O en güzel örnek, üsve-i hasenedir. Cenâb-ı Hak; istediği kulluğun zirvesini, râzı olduğu ahlâkın en muazzamını meçhul bırakmamış, bize Rasûlü’yle temâşâ ettirmiştir.
Peygamberler içinde; hayatının en ince tafsilâtı, mübârek sözleri ve sîreti, sıhhatli bir şekilde kayda alınmış tek nebî ve rasûlün Peygamber Efendimiz olması da bu mazrûfiyeti îzâh eder.
Biz de Allah katında kıymet kazanmak istiyorsak; O cevheri yüreğimizde taşımalı, Oʼnun ahlâkıyla ahlâklanıp istikameti üzere yaşamaya gayret etmeliyiz. Zira Fahr-i Kâinât Efendimiz;
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyurmaktadır. (Buhârî, Edeb, 96)
Bu beraberliğin hakikati ise; hâl beraberliği, amel beraberliği, ahlâk beraberliği, his ve fikir beraberliği, velhâsıl istikamet beraberliğidir.
O’nun gönlümüzde olması öyle bir nimettir ki, Cenâb-ı Hak;
“Sen onların arasında iken Allah, onlara azâb edecek değildir...” (el-Enfâl, 33) buyurur. Mefhûm-ı muhâlifinden şu işârî mânâyı anlayabiliriz:
“Fahr-i Kâinât’a muhabbet ve ittibâın olmadığı bir gönül, azâba müstehaktır.”
Teşbihimize dönersek, bir mücevher zâyî edilmişse; sahibi, onun ne mahfazasına, ne pamuğuna, ne sarıldığı bohçalara kıymet verir. Hepsi mânâsını yitirir ve çöp olurlar.
Hazret-i Mevlânâ’nın veciz bir ifadesi vardır:
“İki dünya, bir gönül için yaratılmıştır! «Sen olmasaydın, Sen olmasaydın bu kâinâtı yaratmazdım!..» ifadesinin mânâsını iyi düşün!..”
Âdem -aleyhisselâm-’ın toprağına Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in toprağından bir nasip konduğu için, Âdem -aleyhisselâm-’ın tevbesine icâbet olundu. Hadîs-i şerifte buyurulduğu üzere:
“Âdem -aleyhisselâm-; cennetten çıkarılmasına sebep olan zelleyi işlediğinde, hatasını anlayıp;
«–Yâ Rabbî! Muhammed hakkı için Sen’den beni bağışlamanı istiyorum.» dedi.
Allah Teâlâ;
«–Ey Âdem! Henüz yaratmadığım hâlde Muhammed’i sen nereden bildin?» buyurdu.
Âdem -aleyhisselâm-;
«–Yâ Rabbî! Sen beni yaratıp bana rûhundan üflediğinde, Arşʼın sütunları üzerinde;
‘Lâ ilâhe illâllah, Muhammedü’r-Rasûlullah’ cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, zâtının ismine ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edersin!» dedi.
Bunun üzerine Allah Teâlâ;
«–Doğru söyledin ey Âdem! Hakikaten O, Bana göre mahlûkātın en sevimlisidir. O’nun hakkı için Bana duâ et. (Madem ki duâ ettin), Ben de seni bağışladım. Şayet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım!» buyurdu.” (Hâkim, Müstedrek, II, 672; Beyhakî, Delâil, V, 488-489)
Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Âdem ruh ile ceset arasında iken ben nebî idim.” buyurmuştur. (Tirmizî, Menâkıb, 1)
Yani Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, nûrunun yaratılışı ve ona risâlet izâfesi itibarıyla Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’dan öncedir. Cismâniyet kazanıp âlemimizde zuhûr etmesi bakımından ise, nübüvvet takviminin son yaprağıdır. Zira risâlet takvimi, varlığın ilki olan «Nûr-i Muhammedî» ile başlamış; son yaprağı da «Cismâniyet-i Muhammedî» ile nihayet bulmuştur.
Necip Fazıl, Peygamber Efendimiz’i Varlık Nûru nâmıyla zikreder ve O’nun hakikatinin sırrını şöyle ifade eder:
“O ki, o yüzden varız.”
Velhâsıl bütün mahlûkat, Cenâb-ı Hakkʼın;
“Biz Senʼi ancak, âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (el-Enbiyâ, 107) buyurduğu O Varlık Nûruʼna şükran borçludur.
Şair Mehmed Âkif bu hakikati ne güzel ifade eder:
Dünyâ neye sahipse, O’nun vergisidir hep;
Medyûn O’na cem‘iyyeti, medyûn O’na ferdi.
Medyundur o Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet...
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!..
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tevâzu ve vakarını muhafaza ederek; ümmetinin istifâde edebilmesi için bu müstesnâ kıymetteki zarf ve mazrûfun ehemmiyetini, çeşitli münasebetlerle şöyle ifade buyurmuştur:
“Sizden biriniz beni; kendisinden, ana-babasından, çoluk-çocuğundan ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe hakkıyla îmân etmiş olmaz!..” (Buhârî, Îmân, 8)
“Ben Rasûllerin efendisiyim, lâkin övünmek yok! Ben peygamberlerin sonuncusuyum, ancak övünmek yok! İlk şefaat edecek ve şefaati ilk olarak kabul edilecek olan da benim, ancak (bunları asla) övünmek için söylemiyorum.” (Dârimî, Mukaddime, 8)
“Kıyâmet günü; yer yarılıp açıldığında ilk defa (diriltilecek olan) benim, ancak övünmek için söylemiyorum. Hamd sancağı bana verilecek, ancak bununla da övünmüyorum! Ben kıyâmet gününde insanların efendisiyim, ancak övünmek yok! Kıyâmet günü cennete ilk girecek benim, ancak bunu da övünç vesilesi yapmıyorum.” (Dârimî, Mukaddime, 8. Ayrıca bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616)
Fahr-i Kâinât, yani bütün varlığın iftihar sebebi olan Peygamber Efendimiz’in müstesnâ kıymetini bütün âlemler bilmiştir. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyurulur:
“Cinlerin ve insanların isyankâr olanları dışında, yer ve gökte bulunan bütün varlıklar, benim, Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilirler.” (Ahmed, Müsned, III, 310)
Mevlânâ Hazretleri buyurur:
“Ey gafil! Musa ve Ahmedʼin mûcizelerine nazar et. Asâ nasıl ejderhâ oldu ve hurma kütüğü nasıl irfan sahibi oldu ve inledi?”
“Hazret-i Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisinden ayrı düştüğü için inleyen Hannâne[1] direğini okşadı. Sen, ey insan, bir ağaçtan da aşağı değilsin. Hannâne direği ol da sen de ayrılıktan inle...”
İnle, çünkü O -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de senin için; «Ümmetî, ümmetî!..» diye Cenâb-ı Hakk’a yalvarmakta...
Ahsen-i takvîm olan insanın, Varlık Nûru’nun kıymetini idrâk etmesi, O’nu idrâk ederek, O’na yakınlık için inlemesi ve yanması; elbette, sâir mahlûkattan farklı ve müstesnâ olmalıdır. Bunu ifade için Hazret-i Mevlânâ’dan ilhamla denilmiştir ki:
“Odun yanar kül olur, gönül yanar kul olur.”
Hayâtiyetini kaybetmiş, ölü bir kütükten bir şey beklenmez. Gafil insan için cehennem vardır. Fakat gönlü diri, gözleri mânâ ve hakikatlere açık, kulağı hakka ve hayra âmâde bir mü’min, idrâk ettiği hakikatlerle hamlıktan kurtulur, pişmeye başlar. Sonunda yanar. Elbette onun yanışı, bir odunun yanıp kül oluşu, hiç oluşu gibi bir yanış değildir. «نِعْمَ الْعَبْدُ» medhine mazhar bir kul hâline getiren bir yanıştır. Sevdiğinde fânî eden bir yanıştır. Tıpkı pervânenin yanışı gibi:
Büyük şair ve mütefekkir Muhammed İkbal; uzakta ve karanlıkta kalanlarla, nûra koşan, aşk ile yanıp nur olanları şöyle bir temsil ile anlatır:
Bir gece, kütüphanemde; bir güvenin, pervâneye şöyle dediğini duydum:
“–İbn-i Sînâ’nın kitapları içine yerleştim. Fârâbî’nin eserlerini gördüm. (Onların bitmek bilmeyen kuru satırları ve o satırlardaki solgun harflerin arasında gezindim ve onları kemirdim. Bu meyanda Fârâbî’nin fazîletler şehri mânâsına gelen el-Medînetü’l-Fâzıla’sını sokak sokak, cadde cadde dolaştım. Fakat) bu hayatın felsefesini bir türlü anlayamadım. Kâbuslu çıkmaz sokakların hazin bir yolcusu oldum. Bir güneşim yok ki, günlerimi aydınlatsın...”
Güvenin bu feryâdına mukābil, pervâne; güveye, yanık kanatlarını gösterdi:
“–Bak!” dedi; “Ben bu aşk için kanatlarımı yaktım.” Sonra da şöyle devam etti:
“–Hayatı daha canlı kılan, çırpınış ve muhabbetlerdir; hayatı kanatlandıran da aşktır!..”
Yani pervâne; güveye, yanık kanatlarını göstererek hâl lisânı ile;
“Sen bu felsefenin çıkmaz sokaklarında helâk olmaktan kendini kurtar! Mesnevî’nin aşk, vecd ve feyz dolu mânâ deryâsından nasiplenerek vuslata kanatlan!..” demekteydi.
Bu temsilde; amelsiz yani yaşanmayan, kuru bir ilim sahibi, ihlâs ve takvâdan mahrum bilgiçler güveye benzetilir. Takvâ, haşyet ve muhabbetle yanan âşık gönüller, ilmiyle âmil ârifler pervâneye teşbih edilir.
O pervânelerin, Allah Rasûlü’nden ayrı düşme korkusuyla inleyenlerin en güzel misâli Hazret-i Sevbân idi.
Sevbân -radıyallâhu anh- bir gün Efendimiz’in yanına geldi. Efendimiz onu çok mağmum, mahzun ve kederli gördü;
“–Sevbân nedir derdin?” buyurdu.
Sevbân içli içli anlattı:
“–Anam, babam ve bu cânım Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah! Sohbetinde hâlden hâle geçiyorum. Eve gidiyorum hasret kalıyorum. Nûrundan ayrı geçirdiğim her an bana ayrı bir hicran... Dünyada böyle olunca âhirette nice olur diye dertleniyorum. Orada siz peygamberlerle beraber olacaksınız. Benim ise, ne olacağım ve nerede savrulacağım belli değil! Üstelik cennete giremezsem, sizi görmekten tamamen mahrum kalacağım! Bu hâl beni yakıp kavuruyor ey Allâh’ın Rasûlü!”
Efendimiz bir müddet sükût etti. Ondan sonra;
“Sevbân, kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165)
Sevbân’ın belki bu dünyada bir dikili ağacı bile yoktu. Fakat o, dünyanın en zengin insanıydı, çünkü Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbetine râm ve beraberlik sırrına mazhar olmuştu.
Kendimizi Sevbân -radıyallâhu anh- ile mukayese ettiğimiz zaman, acaba bu sevginin neresindeyiz? Âhirette O’ndan ayrı düşmek korkusu bizi ne kadar endişelendiriyor?
Bugün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼi tanıyabilirsek, yarın mahşerde O da bizi tanır. Havz kenarında bizi kabul eder. Gönlümüz O’nu görecek kıvamda olursa, O da bize nazar kılar. O’nu duyar ve dinlersek, O da bizi ihsanlarıyla âbâd eder.
Kısacası, biz O’na tâbî olalım ki, O da bize;
“Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun!” (el-Bakara, 143) buyurulduğu üzere, şahit ve şefaatçi olsun.
Allâh’a kulluğu kendisinden öğrendiğimiz, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Tefekkür gibi ibâdet yoktur.” (Beyhakî, Şuab, IV, 157)
Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; sükûtu ve tefekkürü çok severdi. Hind bin Ebî Hâle -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Nebiyy-i zî-şân Efendimiz, sürekli hüzünlü ve dâimâ düşünceli idi. O’nun için rahatlık söz konusu değildi. Lüzumsuz yere hiç konuşmazdı. Sükûtu, konuşmasından daha uzun sürerdi. Söze başlarken de, sözü bitirirken de hep Allâh’ın ismini zikrederdi...” (İbn-i Sa‘d, I, 422-423)
Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetini tefekküre teşvik sadedinde şöyle buyurmuştur:
“Dünyada misafir gibi olun! Mescidleri ev ittihâz edinin!.. Kalplerinizi rikkate (zarâfet ve inceliğe) alıştırın! Çok tefekkür edin ve çok ağlayın!.. Nefsânî arzularınız sizi değiştirmesin (yani nefsinizin sizi helâk edecek isteklerine râm olmayın)!..” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 358)
Bazen Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbının suallerine, onları tefekkür ettirerek cevap verirdi. Ebû Rezin -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Bir gün;
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah Teâlâ, mahlûkātı yeniden nasıl diriltir? Bunun dünyadaki misâli nedir?” diye sordum. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“–Sen, hiç kavminin yaşadığı vadiden kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil olduğu bahar mevsiminde oraya uğramadın mı?” buyurdular. Ben;
“–Elbette!” deyince;
“–İşte bu, Allâh’ın yeniden yaratmasına delildir. Allah ölüleri de böyle diriltecektir!” buyurdular. (Ahmed, IV, 11)
Bu misâli tâlim buyuran da Cenâb-ı Hak’tır. Rûm Sûresi 50. âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:
“Allâh’ın rahmetinin eserlerine bir bak:
Arzı, ölümünün ardından nasıl diriltiyor!
Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir.
O, her şeye kādirdir.” (er-Rûm, 50)
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’i; vakar ile, tane tane ve derin bir hassâsiyet içinde okurdu. Âyet-i kerîmelerin mânâları üzerinde tefekkür eder ve emirlerini derhâl hayatına tatbik ederdi. Allâh’ı tesbih etmekten bahseden âyetlere gelince; «Sübhânallah!» gibi tesbih ifadeleriyle Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzîh ederdi. Duâ âyetleri gelince onlarla Allâh’a münâcatta bulunurdu. Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktan bahseden âyetleri okuyunca, hemen Allâh’a sığınırdı.
Bazen bir âyet-i kerîmeye öylesine teksîf olurdu ki sabaha kadar o âyet ile tefekkür ve niyaz hâlinde bulunurdu.
Ebû Zer -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gece kıyamda sabaha kadar şu âyet-i kerîmeyi tekrarladı:
“Eğer kendilerine azâb edersen, şüphe yok ki onlar, Sen’in kullarındır (dilediğini yaparsın). Şayet onları bağışlarsan, şüphesiz ki (kudreti ile her şeye üstün gelen) Azîz, (hikmetiyle her yaptığını yerli yerince yapan) Hakîm Sen’sin!” (el-Mâide, 118) (Nesâî, İftitâh, 79; Ahmed, V, 156)
Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Hazret-i İbrahim’e indirilen «on suhuf»tan şunları nakleder:
“Akıl sahibinin belli saatleri olmalıdır:
Ø Vaktinin bir kısmını Rabbine duâ ve münâcâta,
Ø Bir kısmını yüce Allâh’ın sanat ve kudretini tefekküre,
Ø Bir kısmını geçmişte işlediklerini muhasebe etmeye ve gelecekte yapacaklarını plânlamaya,
Ø Bir kısmını da helâlinden maîşetini kazanmaya ayırmalıdır.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 167; İbn-i Esîr, el-Kâmil, I, 124)
Ashâb-ı kiramdan Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh-;
“Bir saat tefekkür; kırk gece nâfile ibâdetten üstündür.” buyururdu. (Deylemî, II, 70-71, no: 2397, 2400)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, baktığı her şeyden bir ibret çıkarıp hamd ve şükür ile Rabbine yönelirdi. Bizler de;
Gördüğümüz her şeyde ilâhî azameti seyrederek his ve fikir dünyamızın mânevî gıdâsını almaya gayret etmeliyiz. Müslüman; Güneş’e, Ay’a, atmosfere, kendi yaratılışına, ecdâdına, evlâdına, velhâsıl nereye bakarsa baksın, bunlar vesilesiyle ikrâm edilen ilâhî mesajları kalp gözüyle okumalıdır. Nereden ve nasıl geldiğini, nasıl hayat sürebildiğini, çehre ve sûretini kimin verdiğini, ömrünü kimin tayin ettiğini, nereye gitmekte olduğunu, hayat ve kâinâtın hikmetsiz olmadığını, hiçbir şeyin boş ve abes yere yaratılmadığını, kendisinin başıboş bırakılmadığını düşünüp, dâimâ ilâhî kudret ve azametin farkında olmalıdır. Cenâb-ı Hak, mü’minlerin tefekkürünü şöyle tasvir buyurur:
“Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerindeyken (dâimâ) Allâh’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler (ve şöyle derler):
«Rabbimiz! Sen bu (âlemi) boşuna yaratmadın, Sen’i tesbih ederiz, bizi cehennem azâbından koru!»” (Âl-i İmrân, 191)
Bir seher vakti Hazret-i Bilâl geldi ve Hazret-i Peygamber’i perişan bir hâlde gördü.
Efendimiz ağlıyordu. O kadar ağlamıştı ki; elbisesi, mübârek sakalları, hattâ secde ettiği yer sırılsıklam ıslanmıştı.
“–Yâ Rasûlâllah! Allah Teâlâ Siz’in geçmiş ve gelecek günahlarınızı bağışladığı hâlde niçin ağlıyorsunuz?” diye sordu.
Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle âyetler indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!” karşılığını verdi ve Âl-i İmrân, 191 ve 192. âyetleri okudu. (İbn-i Hibbân, II, 386)
Cenâb-ı Hak, bizleri de Kur’ân-ı Kerîm’i tezekkür ile tilâvet edebilenlerden, kâinâtı tefekkür ile temâşâ edebilenlerden eylesin.
Kalplerimizin tefekkür ve tehassüsüne, Allah Rasûlü’nün rûhânî dokusundan nasipler lutfeylesin. Âmîn!..
Dipnot:
[1] Peygamberimiz’in üzerinde hutbe okuduğu bir hurma kütüğü vardı. İhtiyaç görülüp minber yapılınca, bu hurma direği firâkından deve inleyişine benzeyen bir sesle inleyip ağladı. Peygamberimiz yanına vararak okşadı ve bu kütük sükûnet buldu. (Buhârî, Cum’a, 26; Tirmizî, Menâkıb, 6/3627) Hannâne «inleyen» demektir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mekteb-i Âlem, Kâinat, İnsan ve Kur’ân, Yüzakı Yayınları












YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!