YÖNETİCİ NASIL OLMALI?

Hikmet nazarıyla bakıldığında, idârecilerle idâre edilenlerin, âdeta görüntüleri birbirine akseden aynalar misâli olduğu görülür. Buna göre en küçük bir âile ve cemaatten başlayarak büyük milletlere kadar bütün toplumlar, idârecilerinin maddî-mânevî seviyelerine göre; buna mukâbil idâreciler de toplumun maddî-mânevî liyâkat ve nasîbine göre şekillenirler.

Cenâb-ı Hak, halkettiği varlıkların husûsiyetlerine göre, onlara muhteşem bir hayat nizâmı ve toplum tarzı lutfetmiştir. Rabbimiz, maddî ve mânevî güzellikler ve istîdatlarla en mükemmel şekilde yaratılan insanın da, kâinattaki ilâhî azamet tecellîleri ve kudret akışlarının âhengine râm olmuş bir kalbî kıvâm ile yaşamasını arzu etmektedir. Nitekim âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Semâyı Allah yükseltti ve mîzânı (ölçü, nizam ve dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (er-Rahmân, 7-8)

Yine Rabbimiz, insanı diğer mahlûkattan farklı olarak, birbirlerine daha muhtaç bir hâlde yaşamaya mecbur kılmıştır. Bu sebepledir ki insanlar, târih boyunca ferdî olarak değil, küçük bir kabîleden devlet teşekkülüne kadar dâimâ toplum hâlinde yaşama temâyülü altında bulunmuşlardır. Bu temâyülün âhenkli bir nizam dâhilinde hayat bulabilmesi için de, toplumlara yön veren idârecilerin mevcûdiyeti ve onlarla toplum arasında muvâzenenin temini şarttır.

Hikmet nazarıyla bakıldığında, idârecilerle idâre edilenlerin, âdeta görüntüleri birbirine akseden aynalar misâli olduğu görülür. Buna göre en küçük bir âile ve cemaatten başlayarak büyük milletlere kadar bütün toplumlar, idârecilerinin maddî-mânevî seviyelerine göre; buna mukâbil idâreciler de toplumun maddî-mânevî liyâkat ve nasîbine göre şekillenirler. Baştakilerin kâbiliyet ve adâleti, toplumun sulh ve selâmetine; bunun zıddına beceriksiz ve ehliyetsiz olması da toplumun sefâletine sebep olur.

Diğer taraftan toplum da, kendi hâlini düzelttiği takdirde sâlih idârecilere sâhip olurken; güzel hâl ve meziyetlerini terk edip ahlâkî zaaflara dûçâr olduğunda, buna mümâsil menfaatperest idâreciler başlarına musallat olur. Zîrâ idâreciler de halkın mahsûlüdür, yâni toplum içinden çıkmaktadır.

Bu bakımdan ictimâî huzur ve saâdet için, hem idârecilerin hem de toplumun, kusuru öncelikle kendilerinde aramaları ve kendi hâllerini ıslâh gayreti içinde olmaları şarttır. Yâni tasavvuftaki “muâhezeyi nefsine, müsâmahayı gayriye yöneltme” ahlâkı, sadece kalbî hayâtın değil, ictimâî hayâtın da sulh ve selâmeti için elzemdir. Nitekim âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“…Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar, Allah, onlarda bulunan hâli değiştirmez…” (er-Ra‘d, 11)

“Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar, Allâh’ın onlara verdiği nîmeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır...” (el-Enfâl, 53)

YERİN ALTI ÜSTÜNDEN HAYIRLI

Âyet-i kerîmelerde buyrulduğu üzere bir topluma olan ilâhî ikram, ihsan ve rahmet tecellîleri, onların güzel hâllerini devâm ettirmelerine bağlıdır. Ne zaman ki Rabbimizin râzı olduğu güzellikler terk edilir, o vakit Allâh’ın rahmet ve nîmeti de o toplum üzerinden kalkar, anarşi baş gösterir. Hadîs-i şerîfte buyrulduğu vechile, “toprağın altı, üstünden daha hayırlı” hâle gelir. (Taberânî, Evsat, V, 334)

Bu bakımdan, başlarındaki idârecilerin sâlih kimseler olmasını dileyen ve huzur içinde yaşamak isteyen toplumlar, öncelikle kendi hâl ve gidişatlarının ilâhî rızâya muvâfık olup olmadığına dikkat etmelidirler. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde, toplumu îkaz maksadıyla:

“Siz nasılsanız, öyle idâre edilirsiniz.” buyurmuştur. (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 82)

Bu gerçeği ifade eden şu hâdise de ne kadar mânidardır:

Hazret-i Ali, İbn-i Mülcem tarafından ağır bir şekilde yaralandığında, insanlar başına toplanmış ve ona:

“–Ey mü’minlerin emîri! Bize bir idâreci tâyin et!” demişlerdi. Hazret-i Ali ise onlara şu cevâbı verdi:

“–Ben sizi, Resûlullah’ın bizi bırakıp gittiği gibi bırakıyorum. Vaktiyle biz de:

«–Yâ Resûlallâh! Bizim üzerimize bir idâreci tâyin etseniz!» demiştik de Efendimiz:

«–Allah Teâlâ sizde bir hayır görürse sizin üzerinize hayırlılarınızı idâreci yapar.» buyurmuştu. O zamanlar Cenâb-ı Hak bizde bir hayır gördü ki, başımıza Hazret-i Ebûbekir’i geçirdi.” (Hâkim, III, 156/4698)

Yine Hazret-i Ali’nin hilâfeti zamanında pek çok ihtilâf ve fitneler ortaya çıkmıştı. Bir gün ona:

“−Senden evvelki halîfeler zamanında böyle ihtilâflar olmadığı hâlde, senin zamanında bütün bunlar niçin oluyor?” tarzında bir suâl yöneltildiğinde, ilim ve hikmet şehrinin kapısı olan o büyük zât:

“−Onlar, benim gibi insanlara; ben ise sizin gibilere idâreci oldum.” buyurarak, idârecinin davranışlarının, idâresine memur olduğu insanların mânevî istihkak ve nasîbine göre meydana geldiğini ifade etmiştir. Bu gerçeğe, idâreciler açısından bakıldığında da, durum aynıdır.

Nitekim Hazret-i Ömer bu hususta şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar idârecilerinin takip ettiği yol, üslûp veya tavır üzeredirler.”

“İdârecileri istikâmet üzere bulunduğu müddetçe insanlar da müstakîm olurlar.” (İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 223)

Hakîkaten de halk, umûmiyetle başlarındaki kimseleri taklid eder ve onlara uyar. Şu târihî misâl, toplumların, başlarındaki idârecilerin mânevî durumlarına göre vaziyet aldıklarını ne güzel îzâh eder:

“Emevî halîfelerinden Velid bin Abdülmelik, güzel binâlara meraklıydı. İnsanlar da ona uyarak binâ merâkına düştüler. Meclislerde devamlı inşaattan bahsedilir oldu. Süleyman bin Abdülmelik, yeme-içmeye çok düşkün bir hükümdardı. Onun zamanındaki insanlar da yeme-içme lâkırdılarıyla vakitlerini isrâf ederlerdi.

Ömer bin Abdülaziz ise, âbid ve zâhid bir kimseydi. Onun zamanında halk, ibâdet ve tâat yoluna girdi. Kendi aralarında birbirlerine tavsiye mâhiyetinde; «Bu gece evrâdın ne idi, Kur’ân-ı Kerîm’den kaç âyet hıfzettin, bu ay kaç gün oruç tuttun, kaç garibin, hastanın, yetimin gönlünü hoşnut ettin?» gibi, kalbe rûhâniyet aşılayan sözler söyler oldular.”[1]

Hakîkaten, baştakilerin hâl ve tavırları, er veya geç, topluma bir şekilde sirâyet etmektedir. Buna göre baştakilerin yapacakları hayırlı ve güzel işler, toplum üzerinde umûmî bir hayır ve güzellik iklîminin oluşmasına; bunun aksine baştakilerin yapacakları yanlışlıklar ve beceriksizlikler de, bütün bir toplumda fitnenin yaygınlaşmasına sebep olmaktadır.

Nitekim atalarımız da; “Balık baştan kokar.” demişlerdir. Bu bakımdan, âile reislerinden vakıf ve dernek yöneticilerine, cemaat liderlerinden büyük toplumlara yön verenlere kadar bütün idâreciler, son derece hassas ve titiz davranmak zorundadırlar. Mes’ûliyetlerinin büyüklüğünü muhâsebe etmelidirler. Şeyh Edebali Hazretleri’nin, Osman Gâzî’ye:

“Unutma ki yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.” tavsiyesi de bu hassas vaziyeti ifade etmektedir.

[1] Bkz. Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, İstanbul 1976, c. 1, s. 717; Taberî, Târihu'l-Ümem ve'l-Mülûk, Kâhire 1939, V, 266-267.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Öyle Bir Rahmet Ki, Erkam Yayınları

İSLAM’DA İDARECİ NASIL OLMALI?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle