Yoga ve Meditasyon Mü’minlere Huzur Verir mi? İslâm Ne Diyor?
Yoga ve meditasyon gerçekten ruhu dinlendirir mi, yoksa mü’min için huzurun kaynağı İslâmî ibadet ve zikir midir?
Günümüzde bazı kişiler, yoga ve meditasyon gibi uygulamalarla ruhen rahatladıklarını ve huzur bulduklarını söylüyor. Peki, bir Müslüman bu tür uygulamaları yapabilir mi? Bu yöntemler gerçekten ruhu dinlendirir mi? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi bu konuda bizlere hangi tavsiyelerde bulunuyor?
YOGA VE MEDİTASYONUN SUNDUĞU GEÇİCİ RAHATLIK
Evvelâ şunu ifade edelim ki; Uzak Doğu din ve felsefelerinde yaygın olan yoga ve meditasyon, insana gerçek huzuru veremez, rûhî bir tatmin sağlayamaz.
İnsan rûhunu en çok tedirgin eden hakîkat, ölüm ve sonrasına dâir meçhullerdir. Bâtıl dinlerin ibadet yahut terapileri, ne ölüme çare bulabilir, ne de ölümden sonrası için insana bir kurtuluş yolu hazırlayabilir. Dolayısıyla bunların, insan rûhuna verebileceği bir huzur ve tesellî yoktur. Bunlar ancak, bir nevî ameliyattan önce verilen narkoz gibi, nefse belki geçici bir sürelik rahatlık sağlayabilir.
Nitekim İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, meditasyonun insanın nefsinin safâsını artırdığını ifade ediyor. Burası çok mühim! Rûhun değil, nefsin safâsını artırıyor.
MÜ’MİNİN GERÇEK HUZURU NEREDE?
Hâlbuki İslâm, rûhun safâsını arzular. Nitekim huşû ile îfâ edilen ibadetlerin gönle verdiği huzur bambaşkadır. Kalbî tahassüsle olgunlaşmış bir tefekkür; rûhun inşirah, kalbin sekînet kaynağıdır. İslâm’ın tavsiye ettiği; zikir, tefekkür ve tahassüsle gerçekleşen murâkabe neticesinde insan aradığı gerçek huzuru bulur. İnsan, yegâne sığınak, barınak ve ilticâgâh olan Rabbine daha da yaklaşır. En büyük güce sığınır. Böylece dünyevî huzurun yanında uhrevî huzura da nâil olur.
Bir müslüman, bazı gâfillerin dediği gibi;
“–Biz yogayı spor, hobi veya tedavi maksadıyla yapıyoruz. Dînî tarafıyla bir alâkamız yok!” diyemez.
Zira İslâm şahsiyet ve karakterini taşıması gereken bir müslümanın, Hindu ve Budistlerin ibadet olarak yaptığı şeyi taklit etmesi, kabul edilemez. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şu îkâzı çok ağırdır:
“Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)
Diğer taraftan meditasyonda da benzeri bir durum var. Meditasyon, aslında “derin tefekkür” mânâsına geliyor. Peki niçin “tefekkür” denmiyor da, “meditasyon” deniyor? Çünkü taşıdığı isimle, belli bir kesimi ve belli bir sistemi hatırlatıyor. O hâlde bizim, bu yabancı kültür mahsulü ibadet benzeri uygulamadan da uzak durmamız lâzım.
Günümüzde inançsız, ateist, gayr-i müslim, yahudi, hristiyan, budist vb. sözde bilginlerin ortaya attığı teorileri, nefsânî terapi ve kürleri; -gençlerimizi elimizden almak için- “objektif bilim mahsulü” imiş gibi ambalâjlıyor, evlâtlarımıza takdim ediyorlar.
Bazen; “Psikoloji okuyorum.” diyen kişilere soruyorum:
“–Müfredâtınızda, Mevlânâ Hazretleri’nden bir bilgi var mı? İmâm Gazâlî’den, diğer mutasavvıf, kelâmcı, muhaddis, fakih ve eğitimci nice büyük âlimlerimiz var; onlardan bir bilgi, bir tecrübe var mı?”
“–Yok!” diyorlar.
Hâlbuki; Mesnevî insan nefsine ve rûhuna ait ne mükemmel teşhis, tespit ve tedavi teklifleriyle doludur. Hem de hepsi insan gerçeğine en uygun ve isabetli çarelerdir. İhyâ ve benzeri eserler de böyledir. Onlar; takvâlı gönüllerden neş’et etmiş, mâneviyat mahsûlü eserlerdir.
Baştan sona müşriklerin, gayr-i müslimlerin, hattâ en iptidâî Uzak Doğu dinlerinin müntesiplerinin kendi kültür havzalarından çıkarıp süsledikleri birtakım dışı yaldızlı, içi bozuk anlayışların bir mü’mine huzur vermesi mümkün değildir.
Dolayısıyla yoga ve meditasyon gibi şeylerle meşguliyet, nefse verilen birer rüşvettir. İşe yarıyormuş gibi görünmesi ise, geçici bir kandırmacadır.
Bizim öz kültür ve medeniyetimizdeki mâneviyat vasıtaları; namazdır, oruçtur, Kurʼân tilâvetidir, tefekkürdür, tezekkürdür, tesbihattır, murâkabedir. Bu ibadetler, hakkıyla ve takvâ ile îfâ edildiği nisbette bedene devâ, kalbe şifâ ve rûha gıdâdır.
Az evvel de ifade ettiğimiz gibi yoga ve meditasyon, Uzak Doğu dinlerinden birtakım hareket, söz ve uygulamaları ihtivâ edebilmektedir. Bu da, akîde bakımından son derecede tehlikelidir. Zira bir müslümanın başka bir dîne ait ibadeti yapması; bırakın câiz olmasını, insanı dinden çıkarır. Fıkıh kitaplarımızda; başka dinlerin âyinlerine katılmak, onların noel ve benzeri yortularında, dînî günlerinde onların yaptıklarını taklit etmek, küfür alâmetlerinden sayılmıştır.
Üzülerek işitmekteyiz ki, toplumumuzda böyle temâyüller yayılmaya başlamış. Bu nevî terapilere gidip de; “Ferahlıyoruz…” diyenlerin olduğunu duyuyoruz. Bu aslâ ferahlama değildir. Nefsânî bir aldanmadır. Zira hadîs-i şerîfte:
“Allâh’ın haram kıldığı bir şeyde şifâ yoktur.” buyrulmaktadır. (Bkz. Ebû Dâvûd, Tıb, 2; Tirmizî, Tıb, 7)
Nasıl ki sarhoşlar içki içmelerine mâzeret için; “Efkâr dağıtıyoruz…” diyerek kendilerini kandırıyorlarsa, bu yabancı ve bâtıl terapiler de bir mü’mine ancak geçici ve yalancı bir rahatlama hissi verir. Neticesi ise daha vahimdir, daha kötüdür. Çünkü sefâlet çarşısında saâdet bulunamaz.
Bu nevî uygulamaların menşei ekseriyetle, en iptidâî Hint dinleridir. Düşünmek gerekir; bu dinlerin kendi müntesiplerine ne faydası olmuş ki başka medeniyetlere bir fayda verebilsinler?
Bir mü’mine İslâm kâfîdir. Zira İslâm muhteşemdir, mükemmeldir. Diğer hiçbir sisteme ihtiyacı yoktur. Tahrife uğradığı için hükmünü yitirmiş dinlere yahut bâtıl inançlara ihtiyacı yoktur. Yeryüzünde kıyamete kadar devam edecek olan yegâne hak din İslâm’dır.
Câhiliye devrinin yarı vahşî ve bozuk hâlet-i rûhiyeli insanları, îman ve İslâm ile müşerref olduktan sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Kur’ânî terbiyesinde mâneviyat ve rûhâniyet ile öyle fazîletler kazandılar ki; onlar yaşadıkları onca çilelere, yokluklara, mücadelelere, zahmetlere ve zulümlere rağmen hiçbir psikolojik rahatsızlık içine düşmediler, bilâkis bütün cihâna şifâ oldular.
Hâlbuki onlar içinde zengini olduğu gibi fakiri de vardı. Sıhhatlisi olduğu gibi, hastası da vardı. Dulu, yetimi, mazlumu, mağduru vardı. Fakat rûhî buhrana sürüklenip psikiyatrik rahatsızlık yaşayanı yoktu. Zira huşû ile edâ edilen ibadetler -âdeta rûha verilen vitaminler gibi- mâneviyatlarını takviye ediyordu. Allâhʼa yakınlık hissiyâtının kazandırdığı huzur ve esas hayatın âhiret olduğu şuuru, fânî mihnet ve meşakkatleri gözlerinde ve gönüllerinde ehemmiyetsiz hâle getiriyordu.
Yüce dînimiz İslâm, insanın huzur ve saâdeti için gereken bütün şifa reçetelerini sunmuştur. Bunlara sırtını dönüp Uzak Doğuʼnun çöplüğünden şifâ aramak, hazine üstünde oturduğundan habersiz hâlde dilenen ve aç ölen bedbahtların durumuna benzemektedir.
ASHÂB VE EVLİYÂLARIN ÖRNEKLİĞİ
Müʼmin için namaz, zikir, tefekkür, duâ, hizmet, infak, gariplerin gönüllerini almak, muzdaripleri sevindirmekle sevinmek, en büyük mânevî huzur kaynaklarıdır. Zira insana huzuru bahşedecek olan, yalnızca Cenâb-ı Hakʼtır. Buna da en güzel misal, ashâb-ı kirâm ve evliyâullâhın hâlidir.
Dolayısıyla müslüman; huzuru arıyorsa, İslâm’da bulur. Namazda, oruçta bulur, seherde, zikirde ve duâda bulur. Camide, seccadede ve rahle başında bulur.
Derin mânâlar ve hikmetler arıyorsa; Kur’ân’da bulur, Sünnet’te bulur, onların en latif şerh ve tefsirleri olan tasavvufî eserlerde bulur. Mesnevî’de bulur, Mektûbat’ta bulur, Rûhu’l-Beyan’da bulur. Yunus’ta bulur, Aziz Mahmud Hüdâyî’de bulur.
Her ne arıyorsa, bizde vardır, bizim medeniyet ve kültürümüz kâfîdir.
Hadîs-i şerîflerde söylememiz tavsiye edilen şu îlânı ve şehâdeti; bu mânâda yeniden idrâk etmemiz lâzımdır:
- Rab olarak Allah’tan,
- Din olarak İslâm’dan,
- Nebî olarak Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den râzı oldum! (Tirmizî, Deavât, 13/3389)
Velhâsıl rûhumuz daralıyorsa;
- Sâlihlerle beraber olalım.
Bizden dünyalık olarak hiçbir şey istemeyen, bizlere Allâh’ı ve âhireti hatırlatan, mâneviyâtımıza seviye kazandıran kimselerle beraber olalım.
- Terapi gruplarının peşinde koşacağımıza mânevî sohbet halkaları kuralım.
Ashâb-ı kirâm efendilerimizin;
“Gelin, bir an, îman tazeleyelim, bir müddet îmânımızı güçlendirelim.” diye oturup hemhâl olmaları gibi, bizler de îmânımızı kuvvetlendirecek halkalar oluşturalım.
Abdullah bin Revâha -radıyallâhu anh-, ashâb-ı kirâmdan biriyle karşılaştığı zaman:
“Gel (kardeşim!) Allah için bir müddet oturup Rabbimizʼe îmânımızı tazeleyelim (O’nu zikredelim).” dermiş.
Çünkü gönlün gıdâsı da, kalbin gıdâsı da Allâh’ı anmaktır, O’nu zikretmektir. Nitekim âyette şöyle buyrulur:
“…Kalpler, ancak Allâh’ın zikri ile itmi’nâna erer!” (er-Ra‘d, 28)
Zikrullâha devam etmek, kalpte Allah Teâlâ’ya muhabbet filizlerini yeşertir ve onu fânî alâkalardan uzaklaştırarak muhabbetullâh ile doldurur.
Dolayısıyla; rûhumuzu huzura kavuşturabilmek, Cenâb-ı Hak ile olan irtibatımızdan, Rabbimiz ile olan beraberliğimizden geçer. Bunun da yolu Cenâb-ı Hakk’ı zikretmektir. Zikirden uzak kalmak ise insanı şu îkâzın muhâtabı eyler:
“Kim Rahmân’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.” (ez-Zuhruf, 36)
Çünkü insan yalnız kaldıkça, şeytanın oyuncağı olur. Şeytan onu yavaş yavaş kulağına üflemek sûretiyle; dinden-îmandan eder. Rabbimiz muhafaza buyursun.[1]
Dipnotlar:
[1] Yüzakı Dergisi, Eylül 2021, “Kurʼânî Tâlimatlar - 33” yazısından iktibasla hazırlanmıştır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları


YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!