Velâdet Kandilini Kutlamak Bid’at mıdır?

Zaman zaman “Velâdet kandilini kutlamak bid’at mıdır değil midir?” tarzında tartışmalar oluyor. “Böyle özel bir gün, İslâm’ın an’anesinde var mıdır?” Osman Nûri Topbaş Hocaefendi cevaplıyor.

Hicrî yılbaşı oluyor, Mekke’nin fethi oluyor, İsrâ, Miraç hadiseleri oluyor, kandiller geliyor. Bu günler, mânevî heyecanın artmasına vesile olan günlerdir. Yani bu Velâdet kandilini ihyâ etme merasimlerinin muhtevası bozulmazsa, özünden uzaklaşma olmazsa o zaman bid’at olmaz.

Mesela kabir ziyaretleri… Eğer muhtevası bozulursa o zaman bid’at olur.

"Muhtevası Bozulmazsa" ifadesinden kasıt nedir?

Şer-i şerîf içinde olursa, ashâb-ı kirâm’ın tatbikatı gibi olursa, muhtevası bozulmamış olur.[1] Bir misal vereyim:

Ashâb-ı kirâm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bir pazartesi günü oruçlu olduğunu öğrenince kendisine: 

“–Yâ Rasûlâllah niye oruç tutuyorsunuz. Hikmeti nedir?” diye soruyor. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise şöyle cevap veriyorlar: 

“–(Pek çok hikmetleriyle beraber) benim dünyaya geldiğim gündür.” (Bkz. Müslim, Sıyâm, 1162)

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz pazartesi günü doğdu. Kendisine pazartesi günü peygamberlik verildi. Mekke’den Medîne’ye pazartesi günü hicret etti. Medîne’ye teşrîfi yine bir pazartesi günü oldu. Pazartesi günü Kâbe’de hakemlik yaparak Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir Savaşı’nı kazandı. Yine bir pazartesi günü;

 “…Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim…” (el-Mâide, 3) âyeti nâzil oldu. Yani din tamam oldu. Yine bir pazartesi günü vefât etti.

O’nun doğumu, peygamberliği, hicreti ve irtihâlinin, ilâhî bir tecellî olarak hep pazartesi günlerine rastlaması, bu günün kudsiyyetinin ve öneminin bir nişânesidir. Az evvel ifade ettiğimiz gibi, doğduğu gün de oruç tutmuştur.

Şükrâne, bir teşekkür için oruç tutmuş. Bir şükür borcu…

Velâdet kandili günü oruç tutmak veya tutmamak ile alâkalı olarak iki farklı görüş vardır ve her ikisi de doğrudur:

Birincisi; oruç tutmak. Zira Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bizzat kendisinin doğduğu günde oruç tutmuş, böylece o güne ehemmiyet göstermiştir.

Dolayısıyla bir mü’min, ümmet-i Muhammed’den olmanın şükrânesi olarak bu günde oruç tutabilir. Yani “Allah -celle celâlühû- bana en büyük ikramda bulundu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ümmet olmak, ebedî saâdetim içim ne büyük bir lûtuf ve ikramdır!” diye düşünerek, buna şükrâne olarak oruç tutabilir. Bu, güzel bir davranıştır.

 O’na teşekkür için. “Yâ Rabbi iyi ki bana bunu nasîb ettin” diye oruç tutuyor.

Bir kısım da “Bugün benim için bayramdır, bugün Efendimiz’in dünyayı şereflendirdiği bir gündür, dolayısıyla bundan daha büyük bayram olamaz!” diye düşünüyor. “Ben bu bayramda şükrümü artırayım.” diyor. “Ne yapayım? Sadakalar vereyim, fakir fukarayı sevindireyim, kasideler okutayım. Bu şekilde bir bayram içinde bulunayım.” diyor. Biliyorsunuz, bayram günü oruç tutulmaz.

 Yani oruç tutmak da meşrû, tutmamak da…

Tutmak da güzel, tutmamak da...

 İkisi de özü itibariyle Allâh’a kulluğu, takvâyı besleyen hususlar oluyor.

Tabiî, hiç kimse kimseye diyemez ki; “Sen niye oruç tuttun, bid’attir!” Çünkü az evvel ifade ettiğimiz üzere, Efendimiz de oruç tutmuşlar.

Diğer taraftan, “Bugün bayramdır!” deyip şükrâne olarak sadakalar vermek, hizmet etmek... Bu da çok güzel, bu da Cenâb-ı Hakk’a bir teşekkür.

Tefekkür alanında nasıl bir derinleşmeye götürmeli, ne düşünmeliyiz?

 Efendim, bir de tefekkür alanında Mevlid-i Nebî’yi, Velâdeti gündeme almak var. Yani bu bizi tefekkür alanında nasıl bir derinleşmeye götürmeli, ne düşünmeliyiz? Rasûlullah Efendimiz’in dünyaya geldiği bu gün, bize Rabbimiz’in O’nu lûtfettiği bu gün, nasıl bir tefekkür içine girmeliyiz? Bizi o tefekkür nasıl ateşlemeli ki, oradan yola çıkarak bir yılımızı O’nunla beslemeyi bilelim… 

Bütün tefekkür mesâimiz, muhabbeti arttırmaya yönelik olmalıdır. Mesela yazılan bütün mevlidler Siyer-i Nebî’dir esasında. Hikmet-i ilâhî, bugüne kadar binlerce mevlid yazılmış, fakat Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerîfi’nin yeri apayrı olmuştur. Âdeta mevlid deyince sadece Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i akla gelmiş. Siyer-i Nebî’yi öyle ihlaslı ifadelerle anlatmış ki, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i asırlar boyu devam ediyor.

 Hem Velâdet bahri, hem Miraç bahri.

Evet. Mesela Süleyman Çelebi;

“Hak Teâlâ çün yarattı Âdem’i,

Kıldı Âdem’le müzeyyen âlemi” beytiyle Âdem ve âlemin gâyeli yaratıldığını;

“Bir aceb nûr kim güneş pervanesi...” mısraı ile de cihanı aydınlatan güneşin, bir meczûb hâline gelip, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in etrafında pervane gibi döndüğünü, yani cemâdâtın dahî O’na âşık olduğunu ne güzel ifade etmektedir.

Ayrıca Velâdet bahrinde, doğumundan bahseden mısralarda da Osmanlı’da çok güzel bir örf oluşmuş. Bu mısralar okunurken, Efendimiz’e hürmeten, sanki O’nu karşılamak için ayağa kalkılmıştır.

Dipnot:

[1] Mesela kabirlerin başında mum yakmak, çaput bağlamak ve doğrudan doğruya o kabirde yatan zâttan istimdâd istemek bâtıl ve yanlış şeylerdir. Bu gibi yanlışlara düşmek, şer-i şeriften ayrılmaktır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mülakatlar - Rahmet Peygamberi (s.a.v) ve Biz, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

PEYGAMBER EFENDİMİZ’E HİTAP EDEBİ

Peygamber Efendimiz’e Hitap Edebi

CENÂB-I HAKK’I SEVMENİN YOLU, EFENDİMİZ’İ SEVMEKTEN GEÇİYOR

Cenâb-ı Hakk’ı Sevmenin Yolu, Efendimiz’i Sevmekten Geçiyor

EBEDÎ SAÂDET EFENDİMİZ'LE MÜMKÜN

Ebedî Saâdet Efendimiz'le Mümkün

MUHABBET TEZKİYEDEN NASIL GEÇECEK?

Muhabbet Tezkiyeden Nasıl Geçecek?

PEYGAMBER EFENDİMİZ'İ SEVMENİN FAZİLETİ NEDİR?

Peygamber Efendimiz'i Sevmenin Fazileti Nedir?

ALLAH'IN PEYGAMBERİMİZE OLAN SEVGİSİ

Allah'ın Peygamberimize Olan Sevgisi

SAHABENİN PEYGAMBER SEVGİSİNE ÖRNEKLER

Sahabenin Peygamber Sevgisine Örnekler

PEYGAMBER SEVGİSİ İLE İLGİLİ HADİSLER

Peygamber Sevgisi İle İlgili Hadisler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.