Ustanın Yaptığı Hatadan Dolayı Parasını Ödemedim Kul Hakkına Girmiş miyimdir?

Ustanın yaptığı hatadan dolayı parasını ödemedim. Kul hakkına girmiş miyimdir? Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Hamdi Yıldırım cevaplıyor.

Bu tür hatalar ve kusurlar, dönemin örfü, geleneği ve teamülleri çerçevesinde değerlendirilir. Asıl olan şudur: Eğer bir hizmet satın alıyorsak, bu hizmetin kusursuz, eksiksiz ve profesyonel şekilde tamamlanmış olması gerekir.

Mesela bir kardeşimiz kapı yaptırmış olsun. Kapının ters takıldığını, yanlış yapıldığını veya hatalı monte edildiğini düşünüyor. Böyle bir durumda ne yapmalıdır? İşin uzmanı olan bilirkişilere müracaat etmelidir. İki veya üç usta çağırmalı ve şöyle demelidir:

“Arkadaşlar, böyle bir iş yaptırdık. Siz bu mesleği icra ediyorsunuz. Bu yapılan iş doğru yapılmış mı?”

Eğer çağrılan üç kişiden işin ehli olanlar, yapılan işin yanlış olduğunu, standartlara uygun olmadığını ve profesyonellik içermediğini söylüyorlarsa, o zaman ustaya:

“Bu işi düzelt, tamir et. Eğer yapamıyorsan malzemeni al ve git kardeşim, beni daha fazla meşgul etme.” demek gerekir.

Ancak genelde ustalar yaptıkları işin doğru olduğunu düşünürler. Böyle durumlarda hakem olarak bilirkişiye başvurmak gerekir. Bilirkişi, yapılan işin yanlış olduğunu söylüyor; işi yapan usta ise doğru olduğunu iddia ediyor ve malzemeyi de geri almıyorsa, burada farklı bir değerlendirme gerekir.

Eğer malzemeyi kendisi getirmişse ve malzeme kullanılabilecek durumdaysa, o malzemeyi onun adına değerlendirmek gerekir. Ancak benim anladığım kadarıyla burada usta malzemeyi getirmiş fakat montajını düzgün yapamamış. Daha sonra başka, daha ehil bir usta çağrılmış ve aynı malzeme düzeltilerek düzgün şekilde monte edilmiş.

Bu durumda malzeme ilk ustaya aittir. Dolayısıyla malzemenin bedelinin ilk ustaya verilmesi, hakkaniyete daha uygun olan davranıştır. Çünkü malzeme onun malıdır.

İşi Düzgün Yapmadı Ama Yine De Vakit Harcadı, Emek Verdi Bunun Karşılığı Ödenmeli mi?

Peki emeği ne olacak? “Tamam, işi düzgün yapmadı ama yine de vakit harcadı, emek verdi. Bunun karşılığı ödenmeli mi?”

Burada yapılan işin neticesine göre değerlendirme yapılır.

Mesela bir terziye kumaş verdiniz, size pantolon dikecek. Öyle bir pantolon dikti ki onu giyip dışarı çıkmanız mümkün değil; bedeninize uymuyor, amaca hizmet etmiyor. Burada “Emek harcadı.” diye ücret vermek zorunda değilsiniz. Hatta verdiğiniz kumaşı zayi ettiği için ondan tazminat isteme hakkınız bile olabilir.

Ama bazı meslekler farklıdır. Mesela doktorlar ameliyat yapıyorlar, muayene ediyorlar, emek harcıyorlar; bazen hasta ameliyat masasında vefat ediyor. Buna rağmen ücretlerini alıyorlar. Çünkü burada sonuç garantili bir iş değil, emek ve tıbbi müdahale söz konusudur. Ancak doktor, tıbbın gereklerini yerine getirmemişse, ihmal veya hata varsa, buna da “doktor hatası” denir ve bunun bedelini ödemek zorunda kalabilir.

Nitekim Osmanlı’da ve daha önce İslâm tıbbında da bu uygulanıyordu. Doktor yaptığı tedaviyi kayıt altına alıyordu. Eğer hasta veya yakınları şikâyetçi olursa, işin ehli kişiler inceleme yapıyordu. Tıp kurallarına uygun hareket edilmişse doktora ceza verilmezdi. Ama kendi kafasına göre yöntem uygulamış ve zarar vermişse, bundan sorumlu tutulurdu.

Aynı şekilde marangozun da yaptığı işin amacına uygun olması gerekir. Eğer yaptığı ürün amacına hizmet etmiyorsa, ortada kusurlu ve ayıplı bir iş var demektir. Diyelim ki dört-beş kişiye gösterdiniz, üçü:

“Bu iş böyle mi yapılır?” diyorsa, burada kusur açıktır ve işi yapan kişi bunu tazmin etmekle yükümlüdür.

Çünkü aslolan, satılan ürünün veya sunulan hizmetin standartlara uygun olması ve insanların memnun olacağı şekilde yapılmasıdır. Aksi hâlde verilen ücret, gerçek anlamda rızaya dayalı verilmiş sayılmaz.

Evet, burada bir emek harcanmıştır. Ancak emek sonuç vermediyse, maalesef boşa gitmiş olur. Bunun sebebi de işi üstlenen kişinin vazifesini gereği gibi yerine getirememesidir. Çünkü o işe başlarken:

“Ben bunu yaparım.” diyerek işe talip olmuştur. Kendisine fotoğraf gösterilmiş olabilir, çizim verilmiş olabilir; o da bunu o standarda uygun yapmakla yükümlüdür.

Mesela birine diyorsunuz ki:

“Bu duvarı maviye boya.”

Adam gidiyor, elinde sarı boya olduğu için sarıya boyuyor ve:

“Abi sarı daha iyi ışık yansıtıyor, senin menfaatine yaptım.” diyor.

Burada bunu kabul etmek mümkün değildir. Çünkü sizin menfaatinizi sizden daha iyi düşünemez. Ortada bir sözleşme ve iş tanımı vardır. O tanıma uyulmamışsa, işi yaptıran kişi sorumlu olmaz.

Burada adam emeğini boşa harcamış olabilir ama bunu yapan kendisidir. Çünkü ücret, sadece emeğe değil; tanımlanan işin doğru şekilde tamamlanmasına verilmektedir.

Tecrübe Bedeli

Bazen bir hikâye anlatılır. Bir adamın kılıcı eğilmiş. Birçok ustaya gitmiş, düzeltememişler. Sonra çok meşhur bir ustaya gitmiş. Usta kılıcı almış, oturağın altına koymuş, bir hamlede düzeltmiş ve:

“Bin lira.” demiş.

Adam şaşırmış:

“Bir dakikalık iş için bin lira mı?”

Usta kılıcı tekrar alıp eski hâline getirmiş ve:

“Al, şimdi kime yaptırırsan yaptır.” demiş.

Burada görünen bir dakikalık iş olabilir ama onun arkasında yirmi yıllık tecrübe vardır.

“Hakkımı Helal Etmiyorum” Meselesi

Dolayısıyla iş bitirme esaslı işlerde emeğin süresine değil, sonuca bakılır. Kimi üç günde yapar, kimi on günde yapar; önemli olan sonucu doğru vermesidir.

“Hakkımı helal etmiyorum.” meselesine gelince; evet, bu ciddi bir meseledir ve bundan korkmak gerekir. Ancak önce gerçekten ortada hak olup olmadığına bakmak gerekir.

Mesela terziye kumaş verdiniz, öyle bir ürün ortaya çıkardı ki ne giyilebilir ne kullanılabilir. Burada esas hak sahibi sizsiniz. Çünkü sizin malınız zayi olmuştur.

Fakat insan çoğu zaman kendisini haklı görür. Hiç kimse kolay kolay “Ben hata yaptım.” demez. İnsan-ı kâmil olmanın ilk adımı, insanın kendi kusurunu görebilmesidir.

Bu gibi durumlarda yapılacak en doğru şey şudur:

Tarafların da güveneceği, sözünü kabul edeceği birkaç bilirkişiye danışmak.

Diyelim ki eve bir kapı yaptırıldı. Bu işi yapan sadece bir usta değil; başka ustalar da var. Onlara gösterilir:

“Kardeşim, Allah için söyleyin. Bu iş olmuş mu, olmamış mı? Yarın ben sizin bu sözünüzle Allah’ın huzuruna çıkacağım.”

Eğer ehil kişiler:

“Bu iş standartlara uygun.” diyorsa mesele kapanır.

Ama:

“Bu iş olmamış, sökülüp yeniden yapılmalı.” diyorlarsa, o zaman kusur sabit olmuş olur.

Bu, hem hakkın yerini bulmasına vesile olur hem de işi yapan kişinin kendisini geliştirmesine imkân sağlar. Aksi hâlde insan, “Nasıl olsa yaptığım her işi bir şekilde kabul ettiriyorum.” diye kendisini düzeltme ihtiyacı hissetmez.

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.