Ümmügülsüm’ün İbretli Hikâyesi

Harem-i Şerîf’te yapılan dua, çaresizlik içindeki bir ailenin Peygamber Efendimiz’e sığınışı ve Ümmügülsüm’ün şifaya kavuşmasıyla sonuçlanan ibretlik bir hikâye anlatılıyor.

1988 senesinde, Medîne-i Münevvere’deki Cuma Mescidiʼnin inşâsı sırasında yaşadığı ibretli bir hâtırayı, Sâmi Efendi Hazretleri’nin torunu, Mimar Mahmud Sâmi Kirazoğlu kardeşimiz şöyle naklediyor:

ÇARESİZLİKTEN ŞİFAYA: ÜMMÜGÜLSÜM’ÜN İBRETLİ HİKÂYESİ

Malzeme deposu sorumlularımızdan Yemenli Ahmed Efendiʼnin uzun bir müddettir Perşembe günleri işe gelmediğini tespit ederek, hafta başında kendisini çağırttım. Ona:

“–Burası Cuma Mescidiʼnin inşaatıdır. Bizim gâyemiz, rızâ-yı ilâhîye uygun amellerle herkesin helâl kazanmasıdır. Bu hayırlı işi, samimiyet, ciddiyet ve bir ibadet heyecanıyla sürdürmek durumundayız.

Kıymetli Ahmed Efendi, seni üzgün görüyorum. Bir sıkıntın mı var? Senin ne problemin varsa hizmete hazırım, derdin neyse anlat!” dedim.

Yaşlı gözler, boğaza düğümlenen kısık sesli cümleler ve çâresizlikten dertli bir gönülle, yavaş yavaş anlatmaya başladı:

“–Benim 14 yaşında, anadan doğma kötürüm bir kızım var; adı Üm­mügülsüm. Çok küçükken hastalığının farkına vardık. Sonra, gitmediğimiz hoca, doktor, çıkıkçı, hastahane, kaplıca, fizik tedavi uzmanı ve kullanmadığımız ilâç, bitki kalmadı. Başka ülkeler de dâhil, pek çok yeri dolaşarak, imkânsızlıklar içinde, her türlü çâreye başvurduk; ancak nâfile. Bir arpa boyu bile yol alamadık. Kızım, yaşı ilerledikçe şekilden şekle giriyordu. Hem kendisi hem de biz, bu hâli kabullenemiyorduk, alışamıyorduk bir türlü.

Riyad’da, yabancıların kurduğu, ancak özel zevâtın girebildiği, tam teşekküllü bir ihtisas hastahanesi var. Allah -celle celâlühû- nasîb etti, bir hayır sahibi vâsıtasıyla girebildik elhamdülillâh. Altı aydır orada her türlü tedavi yapıldı, ancak yine de bir gelişme olmadı. Annesi şu an yanında refâkatçi kalıyor. Ben de her Çarşamba, akşam uçağı ile gidip Cumaları gece vakti dönerek, Cumartesi iş başı yapıyorum. Size gelip durumu bildirerek özür dileyecek, helâllik alıp izin isteyecektim. Lâkin ilk zamanlar çekindim, sonra da gelemedim, affedin…”

Bir an Ahmed Efendiʼnin hâlini düşündüm. Üç gidiş-geliş uçak bileti, 2 aylık maaşı kadardı. Daha önce yapmış olduğu masrafları da düşünürsek, epey bir borç altına girdiği belliydi garibin. Seneler önce bir mevlid esnâsında rastlamıştım kendisine. Kasîde okunurken ağlıyordu. “Nerede ağlayacağını bilen, ağlamanın bu denli yakıştığı, ne güzel, gönül ehli bir insan.” diye geçirmiştim içimden. Bunları düşünürken, bir yandan da nasıl yardımcı olabileceğimi sordum, borcunu da Allâhʼın izniyle hâlledebilece­ğimizi söyledim. Duâ edip sevinirken, yaşlı gözleri uzaklara, sanki Riyad’a bakıyordu.

“–Şimdi farklı bir durum var, onu arz edeyim.” dedi ve şöyle devam etti:

“–Evvelki gün, altı aydır kızımı birçok testlerle, şoklarla, her türlü tedaviye çalışan bölüm başkanı, gayr-i müslim, ecnebî bir profesör, beni odasına götürerek karşısına aldı, üzgün ve mahzun bir ifadeyle dedi ki:

«–Sizleri aylardır izliyorum. Bir anne-baba olarak, maddî-mânevî yapılabilecek her şeyi yaptınız, gücünüzün üzerinde bir fedakârlık gösterdiniz. Biz de elimizden gelen, tıbbın ulaşabildiği bütün teknikleri denedik. Sonradan olma bir rahatsızlık olmadığı için, baştan beri imkânsız görünmesine rağmen, sizin gözlerinizdeki ümit ışıltısına, gönlünüzdeki engin şefkate duyarsız kalamayarak samimiyetle çalıştık. Maalesef başaramadık. Tıp şu noktadan sonra artık çâresiz, tıbbın verebileceği bir şey kalmadı. Şifâ bulması için Amerika’da, hattâ Ay’da bile bir ihtimal zerresi olsa, size; “Alın götürün, onu da deneyin!” diyeceğim ama, artık yok. Ancak, bütün bu yoklara rağmen bir şey var! O da şu:

Senin Peygamberʼinin Allâh’ın Sevgilisi olduğunu ve Oʼnun çok merhametli bir Peygamber olduğunu söylüyorlar. O’na gidip niçin bir cân u gönülden yalvarmıyorsun? O isterse, Allah O’nu kırmaz, dileğini kabul eder. Unutma bu, senin son ve tek çâren artık.»

Ecnebî doktor yine devamla:

«‒Sizleri kardeşim gibi sevdim, insânî duyguların, mâneviyâtın, inancın, şefkatin, azmin, aşkın ne olduğunu sizde gördüm. Kızınızı, kızım gibi sevdim. Her gün ziyaretimde, bana tam teslim olmuş bir durumda, beni içimden ağlatan, her şeye rağmen ümitle ışıldayan gözlerini, o melek gibi mâsum sîmâsını unutmayacağım. Resmini çektim, iznin olursa cüzdanımda taşıyacağım. Bu vak’a benim meslek hayatımda ve yaşantımda bir dönüm noktasıdır.

Zaman zaman senin elinde gördüğüm ipe dizili boncuk taneleri ile -ki sonra adının “sübha” yani tesbih olduğunu öğrendim- ne yaptığını sorduğumda:

“‒Allâh’ımın ismini binlerce defa tekrar ediyorum. Peygamberʼime selâm ediyorum.” demiştin. İnsan neyi severse onu çok söyler! Bu samimî sevginin boşa çıkmayacağına bütün kalbimle inanıyorum. Bir gün ülkeme dönsem bile arada bir sizi arayacağım, sesinizi bana duyurun. Yolunuz açık olsun, güzel haberlerinizi bekleyeceğim.» diyerek beni uğurladı.

O an, bambaşka bir hâlet-i rûhiye içine girdim. Üzüntülüyüm, mutluyum, şaşkınım, ümitliyim, zıt duyguları aynı anda yaşıyorum.”

Ahmed Efendi sözlerine şöyle devam etti:

“‒Mahmud Ağabey, kızımı Pazartesi sabahı taburcu edecekler, müsâade ederseniz, Pazar günü erkenden gidip muâmeleleri tamamlayıp, evrak, film, rapor vs. ne varsa toparlayıp Medîne-i Münevvere’ye geleceğiz inşâallah.” dedi. Ben de:

“–O hâlde hemen harekete geçelim; senin gidiş, üçünüzün de dönüş biletlerini ayarlayalım. Seni havaalanına götürecek ve karşılayacak araba da hazır. Başka bir ihtiyaç olursa, onu da hâllederiz bi-iznillâh.

Fakat profesörün sözleri çok mânidar. Döner dönmez bu îkâzı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekir. Kendisiyle tanışmak isterim.” dedim.

Ertesi sabah kendilerini uğurladık. Pazartesi günü, şoför karşılamaya gitti, sonra yanıma tekmil vermeye geldi. Şoföre:

“–Ne yaptın, evlerine teslim ettin mi, öğlene de yemek ayarlayalım.” dedim. Şoför ise:

“–Ahmed Efendi ve âilesi doğrudan Harem-i Şerîfʼe gitmek istediler. Kızı tekerlekli sandalyesine bindirdik, üçü de ağlıyordu. Benim de içim parçalandı. Kız, ufacık, sanki on yaşında gibi. Bu zamana kadar belinden aşağısı hiç tutmamış, dayanmadan oturamıyor bile. Ancak yüzüstü, kollarını dikerek sürünebiliyormuş, çok acı!” dedi.

“–Biliyorum, babası bana birçok resmini gösterdi. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” dedim.

Aradan takrîben yarım saat geçti, bir gürültü patırtı koptu, dışarı çıktım. Ahmed Efendi karşımda, feryâd ü figān ağlayarak koştu, boynuma sımsıkı sarıldı, yapıştı, bırakmıyor. Ne dediğini anlamıyorum.

“–Yâhu ne oldu? Hayırdır inşâallah, gel şuraya otur, bir şeyler iç. Bu ne hâl?” diye sordum. Kendini yere attı; secde ediyor…

Sübhânallah!.. Ortada iyi bir şey olduğunu hissediyordum ama, ne olduğunu anlayamıyordum.

“–Dur bir dakika! Şu işin, arabadan indikten sonraki safhalarını anbean anlat bakalım. Oraya kadarını takrîben biliyorum.” dedim.

Yaşlı gözlerle anlatmaya başladı:

“–Kızı tekerlekli sandalyesine bindirip annesiyle beraber Bâb-ı Nisâ’ya (Hanımlar Kapısıʼna) bırakıp doğrudan, Bâb-ı Cibrîl’den huzur-i Rasûlullâh’a vardım. Şebeke-i Saâdet’e yapıştım, kimseyi gözüm görmedi. Kimse de beni görmedi. Ben ellerimi kaldırdım; «Yâ Rab! Ben kızımın şifâsı için 13 senedir duâ ettim. Özellikle onun için hac ve umreler yaptım. Gözyaşlarımla Şebeke-i Rasûlullâhʼa yapışarak yalvarıp yakardım. Gecelerim gündüzlerim duâlarla, ibadetlerle geçti. Gücümün üstünde sadakalar verdim. İyi niyetinden şüphe etmesem de, gayr-i müslim bir kulunun; “Niye Peygamberʼine gidip candan bir duâ etmiyorsun?” îkâzı bana çok ağır geldi.» diyerek Rabbime uzun uzun duâ ettim.

Sonra Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemʼe yöneldim:

«Yâ Rasûlâllah, Sen Rahmeten li’l-Âlemînʼsin, Senʼin huzûruna geldim, ama maddî-mânevî tükenmiş olarak geldim. Artık mecâlim ve tâkatim kalmadı. Bundan sonra kızımı Sana teslim ediyorum. Ben artık çâresizlikler içerisinde ne yapacağımı bilemiyorum...» diye naz ve niyâz içinde hıçkırarak, yalın ayak dışarı attım kendimi.

Bu mânevî sekir hâlindeyken, yavrum Ümmügülsüm’ün «BABAA, BABAA!» diye haykıran sesi kulağımda çınladı. Bir de arkama baktım ki, doğru dürüst sürünemeyen kızım, hanımlar tarafından koşarak geliyor. Arkasında annesi de ona yetişmeye çalışıyor. Kızımla kucaklaşıp ağlaştık. «Yâ Rabbi, bu ne tecellîdir?» dedim. Hemen tekrar Harem-i Şerîf’e girip Efendimiz’e şükran duyguları içerisinde salât ü selâmlarda bulundum, Mevlâʼma şükrettim. Sonda da sana müjde vermeye geldik. Mahmud Ağabey, işte arabadalar, gel kendi gözlerinle gör!..”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in rahmet ve şefaatine mazhar olan yeğenimiz, elimi öpmeye gelmişti. Şaşkın ve mutlu bir vaziyette gözyaşlarımızla ağzımızdan; «سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ بِحَمْدِه۪ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظ۪يمِ» hadîs-i şerîfi döküldü.

“‒Bugün bayram oldu!” dedim. “İş paydos! Şükür kurbanları kesip, fakirleri de toplayıp akşama ziyafet verelim, Hatm-i Kur’ân cemiyeti yapalım. Harem-i Şerîf’te yatsıyı edâ ettikten sonra buluşalım.” dedim.

Onları eve gönderip arkalarından da giderek, fakir ama gönlü zengin bu güzel insanların evinde gerekli ihtiyaçları tespit edip akşam için hazırlık yaptık. Akrabalar, eş-dost toplanmıştı. Önceleri şifâ dilemek için kalkan eller, şimdi şükür için kalkıyordu.

…

Bütün bu güzelliklerin müsebbibi olan -Allah -celle celâlühû- kendisinden râzı olsun- Üm­mügülsüm kızımızın zamanla boyu ve kilosu normalleşti, 1995ʼte evlendi. Evinin eşyaları ve diğer masraflarla ilgili, nasîbi olanlar hizmet etti. Şu anda iki oğlu, iki kızı var, mutlular…

֍

Yaşadığı bu ibret dolu hâtırayı bizlere anlatan Mahmud Sâmi Kirazoğlu kardeşimiz, Ümmügülsüm Hanımʼın Riyadʼda tedavisiyle ilgilenen profesör ve asistanları başta olmak üzere nice gayr-i müslimin, bu hâdise vesîlesiyle hidâyete erdiklerini de tafsilâtlı bir sûrette nakletmiştir. [1]

Hisse:

Şüphesiz ki bu fevkalâde hâdise, duâlarda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile tevessül etmenin, yani Oʼnun hürmetine Allahʼtan yardım talebinde bulunmanın bereketine dâir, hayatın içinden, ibret dolu bir misâldir.

Bizler de Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizʼi ne kadar yakından tanıyıp gönül dokusundan hisseler alabilirsek ve Oʼnun hürmetine Rabbimizʼe ihlâsla ilticâ edebilirsek, o nisbette ilâhî rahmet tecellîlerine nâil olabiliriz. Zira Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, zâhiren vefât etmiş olsa da feyz ve rûhâniyeti devam etmektedir.

Allah Teâlâ, kendi uğrunda öldürülen şehidlere bile “ölüler” denilmemesini emretmektedir.[2] Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemʼin makâmı ise şehidlerle kıyaslanama­yacak derecede ulvîdir. Dolayısıyla Oʼnu “ölü” saymak uygun düşmez. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, beşer olarak vefât etmiştir ama, risâleti ve rehberliğiyle aramızda yaşamaktadır.

Nitekim O Rahmet Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

“Sağlığım sizin için hayırlıdır: Siz benimle konuşursunuz; ben de sizinle konuşurum! Vefâtım da sizin için hayırlıdır: Amelleriniz bana arz olunur, hayırlı amellerinizi gördüğümde, ondan dolayı Allâh’a hamd ederim; kötü amellerinizi gördüğümde ise sizin için Allah’tan mağfiret dilerim.” (Heysemî, IX, 24)

“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesîlesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde: «Yâ Rabbi! Ümmetim, ümmetim!..» diye ilk Sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim…” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414)

Yani ümmetini çok seven Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, kabir âleminde bile kıyâmete kadar duâ ve niyazlarıyla ümmetine yardım hâlinde olduğunu bildiriyor.

Sahâbeden Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh da şöyle anlatıyor:

Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“‒Cuma günü bana çok salevat getirin! Zira o gün, meleklerin hazır ve şâhid olduğu bir gündür. O gün bir kişi bana salât ettiğinde onun salâtı mutlaka bana arz edilir. Salevat getirmeyi bırakıncaya kadar bu durum böyle devam eder.” buyurdular. Ben:

“‒Vefâtınızdan sonra da mı?” diye sordum. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“‒Evet, vefâtımdan sonra da! Allah Teâlâ, peygamberlerin vücutlarını yemeyi yeryüzüne haram kılmıştır. Allâh’ın Nebîsi hayattadır ve dâimâ rızıklandırılır.” buyurdular. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 65. Bkz. Ebû Dâvûd, Salât 201/1047, Vitir 26)

Rabbimiz, Sevgili Rasûlüʼnü yakından tanıyıp Oʼnun kıymetini bilmeyi ve Oʼna ümmet olma şerefinin şükrünü lâyıkıyla îfâ edebilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Kitabımıza kısaltarak aldığımız bu hâdisenin tafsilâtı için, arzu edenler Altınoluk Mecmuamızın Nisan 2011 tarihli 302. sayısındaki “Âlemlere Rahmet Hazret-i Muhammed r” adlı yazımıza bakabilirler. Ayrıca internet sitemizdeki şu linkten de yazının tamamına ulaşılabilir:

https://www.osmannuritopbas.com/alemlere-rahmet-hazret-i-muhammed-sallallahu-aleyhi-ve-sellem.html

[2] Bkz. el-Bakara, 154.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Mü'minin Gönül Ufku, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

ŞİFA DUALARI

Şifa Duaları

ŞİFA SALAVATI

Şifa Salavatı

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle