TESBİHÇİ HÜSEYİN EFENDİ KİMDİR?

Bursa’nın manevi büyüklerinden Tesbihçi Hüseyin Efendi’nin hayatı...

24 Ekim 1920’de Bursa’da dünyaya gelen Hacı babamız 1879 yılında Üsküp’ten Türkiye’ye göç etmiş bir ailenin tek çocuğudur. Annesi Rabia Hanım Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş bir hanımefendidir. Büyüğümüzün babası Ali Efendi onu okula o yıllarda göndermek istememiş, daha sonra annesinin gayretiyle küçük Hüseyin zeki ve başarılı haliyle yapılan sınav neticesinde 3. sınıftan başladığı okulunu çok iyi bir derece ile bitirerek mezun olmuştur. Okul müdürü İrfan Beyi o dönemde gizlice namaz kıldığını gördüğü için hep rahmetle yad ederdi. Yoksul bir ailenin çocuğu olması hasebiyle o günkü ülke şartlarında anne ve babası kendisini bir zanaat sahibi olsun diyerek ayakkabı ustası Hamdi Efendi’nin yanına vermiştir.

Hacı babamız eskimez yazıyı, elifbayı ayakkabı köselelerinin altına yazarak öğrendiğini söylerdi. 3 yıl süren vatani görev ve ardından mutlu bir evlilikten dünyaya gelen 2 kız ve 1 erkek çocuk sahibidir. 1958 yılında Kapalı Çarşı yangınına kadar sürecek olan ayakkabıcılık mesleği 60’lı yıllardan sonra bitecek, merhum Üstadımız Sami Efendi ve merhum Musa Pederimizle olan ünsiyetleri, onlara evlat oluşu, Sultanlar şehrinde yaşamak, Camii Kebir gölgesinde bulunmak, onun için bir lütuf ve ikramı olacaktı.

Hacı babamızın hayatında iki husus çok önemlidir. Bunlardan biri lisanı ve telaffuzu, diğeri muaşerettir. Güzel Türkçesini latif sözleri ile daha güzel hale getirirdi. İnsanlarla olan ilişkilerinde zarif, nazik ve insana büyük değer verirdi.

Rahmetli annemize, evlatlarına, torunlarına, dostlarına ve ihvana hep iyi davranmış, bunun karşılığında da hep aynı hürmeti ve saygıyı görmüştür. Söz ve zamana çok ehemmiyet verirdi. Bir yere gidilecekse vaktinden çok önce hazırlanır, kimseyi bekletmez, kendisi beklerdi. İhvanla birlikte olmak onun en büyük sevdasıydı. Yıllar önce şehrimizin ilçelerinden birine, bir düğün merasimine davet edilirler. Düğün günü çok rahatsız olan büyüğümüz o haliyle davete icabet eder. Hane sahibi abimiz, Hacı babamızın hasta halini görünce kendisini getiren kardeşe; bu haliyle Hacı amcamızı niçin yordunuz? demesi üzerine: Öleceksek ihvanla birlikte ölelim, cevabını vermişlerdir.

Programda dua eden büyüğümüz cemiyetten dönerken hiç rahatsızlık emaresi kalmadan ayrılmıştır. Kur’an’ı Kerim okumayı ve dinlemeyi çok severlerdi. Yıllarca Cami Kebirin avlusunda hayatını idame ettiren büyüğümüzün en önemli hasletlerinden biri de Ramazan aylarındaki ulu camide okunan mukabeleleri dinlemesiydi. Bu arada kendilerini rahmetle yad ettiğimiz merhum Ahmet Hızal, merhum Hafız Harun Soydaş, merhum Hafız Sami Uğur hocalarımızın iyi bir dinleyicisiydi.

Yaklaşık 30 yıldır dünya gözü kapalıydı ama hiç şikayeti yoktu. Çünkü o Rabbi’nin göz nimetlerinden mahrum olanların ahirette cennet ile mükafatlandıracağını biliyordu. Bir kez Rabbimin gönderdiği kitabını açıp okuyamıyorum diye hayıflandığını hatırlıyorum. Çilelerin sıkıntıların büyüklerini hep büyükler çekermiş. Dünya lezzetlerine hiç talib olmadı. İstediğiniz bir şey var mı? diye sorduğumuzda: Ben sizleri istiyorum siz zaten her şeyi getiriyorsunuz diyordu. Acaba, hiç mi canı bir şey çekmezdi. Külfet yok hep rıza ve şükür halindeydi. Hacı Baba nasılsınız? Diye sorduğumuzda; Elhamdülillah benim hiçbir şikayetim yok deyişleri hala kulaklarımızda çınlıyor. Zaman zaman ayaklarındaki ödem nedeniyle ayaklarınızı kaldırmanız gerekiyor dediğimizde o bize; “Nerede olursanız olunuz Rabbimiz bizimle birlikte” ayetini okur ‘Rabbim benden hiç ayrılmıyor ki ayağımı nasıl uzatabilirim, edep ederim’ diyordu.

Hiç kimseye eziyet etmezdi. Kendi yükünü kendi çekmeyi isterdi. Az ve öz konuşurdu, lüzumsuz konuşmaları sevmezdi. Büyüklerinin sözleri kendisine okunduğunda can kulağıyla dinlerdi. Yıllardır göz nimetinden mahrum olması sebebiyle bir eseri kendi imkanı ile okuyamamış olmasına rağmen bir şeyler söyler misiniz denildiğinde büyük bir şevk ve arzu ile konuşur, uzun uzadıya gözyaşlarıyla dua eder, hıçkırıkları göğe yükselirdi.

Sade fakat muntazam bir hayatı vardı. Emanete riayette, vermiş olduğu söze sadakatte eşsizdi. Bir asırlık ömründe o hiç kimseyi incitmemişti. İyi geçinen ve iyi geçinilendi. Bir asırlık ömrü hep Hakk’ın emrinde ve O’na itaatle geçmişti. Sürekli zikir ve tefekkür halindeydi. Ömrünün son demlerinde tesbihi elinde olmasa da tesbih çeken parmakları uyku halinde bile hep hareketliydi. Son yılları büyük bir imtihanla ve ibtilalarla geçmesine rağmen, o halinden hiç şikayet etmedi. Sıkıntılı anlarında dahi ziyaretçilerini hiç geri çevirmedi. Yıllarca karşılıksız, hasbi ve kardeşlerine hep manevi destek oldu. O küçük büyük herkesin sığındığı bir limandı, dua çınarıydı. Sıkıntı ile kapısını çalanların huzur bulduğu bir kapıydı. Bu dünyada o hep bir garip gibi yaşadı, benim hiçbir şeyim yok, ilmim yok, tahsilim yok, servetim yok derdi. Sanki bir hiçlik abidesiydi. Müracaat edenler kendisinden çok şey alarak dönerdi. Sohbete çok dikkat ederdi. Özellikle mübarek gecelerdeki buluşmalar, cuma günleri sevenleri için bayram coşkusuna dönerdi. Bulunduğu meclis ayrı bir havaya dönüşür, birlikte olunduğu anlar zamanın nasıl geçtiği anlaşılmazdı. Cuma günleri çıkmış olduğu İsmail Hakkı Kur’an kursu, sevenlerinin buluştuğu mekandı. Kur’an talebelerini hafızları sever, onlara dua ederdi. O küçük çocukların, hafızların günahsız oluşlarına bakarak ellerini öpmeye çalışırdı. Küçük çocuklardan kendisi için dua isterdi. Büyüğümüz bilirdi ki, Allah günahsız dudaklarla yapılan duaları kabul eder geri çevirmez. Babamız, ya hayır söyler, yahut sükut ederdi. Onun susması konuşmasından uzun olurdu. Dualarında devlete, millete, Ümmeti Muhammed’e ve Kur’an’a hizmet edenlere özel dua ederdi.

Dostun kapısına eli boş gidilmez, yarın için ne hazırlığın var, denildiğinde mahcup olmamak için, azıcık olsun, uykuyu, sıcak yatağı terk etmeli, seherleri uyanık geçirmek gerekir der, secdelerini uzun tutardı. Namazı sevelim ki Allah ve Resulü de bizi sevsin, bu dünyanın sıratı namazdır diyerek cemaatle namaza teşvik ederdi. Allah korkusu ve Allah sevgisiyle namazlarını ağlayarak kılardı. Namaz kıldığı seccadenin üzerinde secde izleri oluşurdu. Cemaate, camiye gidememenin üzüntüsünü evimizde cemaatle namazlarımızı kılarak gidermeye çalışırdık. Hac yolculuğuna gidip gelen otobüslerin tozlu tekerleklerini sıvazladığını; “Ya Rabbi bunlar benden daha değerli. O beldelere gidip geldiler, bana ne zaman nasip olacak? diye için için ağladığını, o yollar nasip olunca namazları kılarken seccadeyi dizlerine çekerek alnını kumlara sürdüğünü, alnının derisinin kalktığını, acaba Rasulullah veya bir sahabenin ayak izleri var mıdır?” dediğini unutamam.

Ölüm Allah’a kavuşmak, vuslat. Ölüm ayrılık, sevenlerinden, evladü iyalinizden, kardeşlerinizden, dostlarınızdan neler varsa onları bırakıp gitmek. Mümin için ise ölüm vuslat bayramıdır. Asıl yurdumuz vatanımız ahirettir. Hacı babamızı 24 Ekim 2018 günü doğduğu günde ahiret yolculuğuna uğurladık. Onun düğün günüydü, babamız Efendimize, sevdiklerine kavuştu. Ruhu şâd, mekanı cennet olsun. Babamıza bazen vefat eden kardeşlerimizi haber verdiğimizde, ‘bir gün bizim için de merhum diyecekler’ derdi. Merhum babamız Tesbihçi Hacı Hüseyin Efendi 23 Ekim günü ikindi namazlarının kılındığı anlarda ruhunu Rabbine teslim etti.

Dünya hayatı zaten ezan ile kamet arası kadar değil midir? Babamızın vefatı da öğlen ve ikindi namazları arasında vuku bulmuştu. Vefat eden kişiyi kabre kadar üç şey takip eder, bunlardan 2 tanesi kabirden geriye döner ki, onlar ehli ve malıdır. Ölen kişiyle sadece ve sadece amelleri kalır. Yıllarca kardeşleri için yaptığı sohbetleri, duaları, sadakayı cariyesi olarak kaldı. İnşallah baki kalan kubbede hoş bir sada imiş. Babamız bu gök kubbenin altında hoş bir sada bırakarak, iz bırakarak göçtü. Ne mutlu yüz akıyla Rabb’inin huzuruna çıkabilenlere. Bundan sonra son nefesine kadar dua ettiği kardeşlerinden isteğimiz onu hayırla ve fatihalarla yad etmeleridir.

Takdiri ilahi dizi dizidir

Her kula ayrı bir yazı yazılır

Bakarsın beklenen sıra bozulur

Can sende emanet gün gelir söner

Allah’tan gelenler Allah’a döner.

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

Hacı babamızın ruhuna bir Fatiha üç ihlas-ı şerif.

*Damadı: Muhsin Okur

Kaynak: Muhsin Okur, Altınoluk Dergisi, Sayı: 394

BURSA’DA BİR ÇINAR VARDI

TESBİHÇİ HÜSEYİN AMCANIN SAMİ EFENDİYLE TANIŞMA HİKAYESİ

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle