Herkes egoizmin zindanında yalnız bir mahkûm gibi yaşamaktadır. “Modern Yalnızlık” günümüzün en korkunç gerçeğidir. Herkes birbirinin gözü önünde yalnız yaşamaktadır.
Borçlunun ve alacaklının birbirinden köşe bucak kaçtığı zamanlarda yaşıyoruz. İnsanların birbirine güveninin zedelendiği, zengin olanın borç vermez, ihtiyaç sahibinin borç bulamaz olduğu zamanların insanları olduk. Bankalardan kredi çekerek, kredi kartı alarak borçlanmaktan hiç korkmayan, mala, mülke göz diken bir anlayışa büründük. Ne zaman "borçlanmak ve borçlandırmak" propagandasından kurtulup insanlara yaraşır bir şekilde yardım eden ve sözünde dosdoğru insanlar olacağız?
Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, asıl zenginliğin, mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği ile olduğunu belirtmişlerdir.
Kâmil bir mümin olabilmenin şartlarından biri de “servet bir emânettir” şuuruyla yaşayabilmektir. Bu itibarla servetin, infak ölçülerinin dışında kullanılması, emânete hıyânet sayılır.
Servet, birçok defâ ifâde etmiş olduğumuz üzere, Allâh’ın kuluna verdiği bir emânettir. Şâyet zenginlik, ilâhî emirlere zıd bir sûrette kullanılırsa, insanları çabucak azdırmaya, her türlü kibir, zulüm ve haksızlıklara sürüklemeye müsâittir. Böyle bir âfete mâruz kalanlarda mal sevgisi, kalbe yerleşir.
Cenâb-ı Hakk'dan bir şey isterken onun hakkımızda hayır mı, yoksa şer mi olduğu hususunda aklımıza gereğinden fazla güvenerek ısrarcı olmak yerine talebimizin ind-i ilâhîde makbûl ise kabûlünü istemeliyiz. Aksi halde lutuf içine saklanmış kahırları görememekten dolayı başımıza çâresiz dertler açarız. Bu anlamda sahabe-i kiramdan Salebe'nin başına gelenler hepimize uyarı niteliğindedir.
Fertler ve toplumlar için hayat bir düz çizgiden ibaret değildir. Zik-zakları, pürüzleri, yazı-kışı, hastalığı-sağlığı, gençliği-ihtiyarlığı vardır. Bu sebeple fırsat elde iken yapılabilecek faydalı işleri ertelemek, akıllıca bir davranış değildir. Zira aşağıdaki hadîs-i şerîfte sayılan yedi engelleyiciden birine veya birkaçına birden takılmak kaçınılmazdır.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, dünyanın geçici, âhiretin ise esas hayat olduğunu en zirve seviyede idrâk etmiş hâldeydi. O, gerek Mescid-i Nebevî’nin inşâsı, hendek kazılması ve harp gibi meşakkatli ve sıkıntılı zamanlarda, gerekse Mekke’nin fethi ve hacc-ı ekber gibi mes’ut zamanlarda, hep aynı cümleyle Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmiştir: “Allâh’ım! Gerçek hayat ancak âhiret hayatıdır.”[1]
Başımızdan geçen mtihanın sebebi, niyeti samimi olanla; olmayanın belli olması ve ihlâssız olanların hâlis mü’minler arasından ayrılmasıdır. Çünkü bozuk niyetlerle araya karışanlar yüzünden îman edenler arasında zaaf belirtileri görülür. Ve bu da topyekün mağlubiyeti getirir.
Dünyayı âhirete tercih etmek; geçici olanı kalıcı olandan, damlayı deryadan, çer-çöpü pırlantadan kıymetli görmek gibi, hazin bir hamâkattir. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleriʼnin buyurduğu üzere, bu hamâkate dûçâr olanların en bâriz vasıflarından biri “cehâlet”tir.