Her insanın hayatı kendi tâkati nisbetince imtihanlarla dolu… Kimi buna kader diyor, kimi imtihan, kimi depresyon, kimi de “âmu’l-hüzn” yani “hüzün yılı” diyor.
Bir vakıf medeniyeti olan Osmanlı Devletinde inşâ edilen mîmârî şaheserler içinde, vâlide sultanların ve saray eşrâfından hanımların da birçok vakfiyesi bulunuyor. İşte Osmanlı'daki valide sultanların açmış olduğu vakfiyeler ve topluma kazandırdıkları eserler, hizmetler...
Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri gerek hac yolculuğunda, gerekse diğer zamanlarda, bir fakir, kendisinden aynı gün içinde defalarca yardım istese, kat’iyyen geri çevirmez, ihtiyaçlarını güler yüzle ve ziyâdesiyle verirdi.
Allah Teâlâ mü’minleri, belli bir gâye için yaratmış ve o hedefi birlikte gerçekleştirsinler diye onları kardeş yapmıştır. Birbirine darılan fertler veya toplumlar, o ulvî hedefe varamazlar. Bu durum karşısında diğer mü’minlerin yapacağı tek şey, birbirine darılan mü’minlere kardeş olduklarını hatırlatmak ve aralarını bulmaya çalışmaktır.
Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, asıl zenginliğin, mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği ile olduğunu belirtmişlerdir.
Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her meşrû ve güzel iş sadakadır.” [1]
Allah rızası için yapılan her hayır insana sevap kazandırır. Mübah işler iyi niyetle yapıldığında birer hayıra dönüşür. Bir müslümanın eşini sevindirmek için yaptığı her davranış, Allah’ı memnun eder.
Sadaka ve iyiliklerin önündeki en büyük engel, “fakir düşme endişesidir.” Onu da insana telkin eden şeytandır. [bk. Bakara sûresi (2), 268]
Tebessüm etmek sadakadır. Günlük hayatımızda yüzümüzde tebessüm, dilimizde tatlılık olsun.
Gerçekten hayır, yalnız mal ile yapılmaz. Bir işte yol göstermek, tesellî etmek, nasihat etmek ve insanlara tebessümle yaklaşmak gibi sayısız nimet infak olarak zikredilebilir.