İnsanı Hakkʼa vuslat yolunda en çok geri bırakan da, nefsânî arzuları sebebiyle üzerine aldığı bu nevî fazla yüklerdir. Bu yüklerin altında ezilmiş bir ruhla mânevî mesâfeler kat edilemez.
Kulun Rabbinden gâfil kalmasının en mühim sebeplerinden biri, gönlünü dünya muhabbetlerine ve fânî lezzetlere esir etmesidir.
Mânevî terbiye yolculuğunda âdâba riâyet, maksada ulaşmanın ilk şartıdır. Cenâb-ı Hakkʼın rızâ ve muhabbetine vuslat da, Oʼnun emirlerini îfâ etmek kadar, bu emirleri “tâzîm li-emrillâh” düstûrunca, yüksek bir tâzîm ile, yani edep ve hürmetle yerine getirmeye bağlıdır.
Hak katında makbul olan zikir de; sözde değil, özde zikirdir. Yani kālden hâle ve amele intikâl eden zikirdir. Kişinin şahsiyet ve karakterinde tesirleri görülen, sâlih amellerle teʼyid edilen zikirdir.
Cenâb-ı Hak, “Düşünmez misiniz, idrak etmez misiniz, ey akıl sahipleri!..” diye akıllarımıza, vicdanlarımıza hitap ediyor. Hikmetleriyle kalbimizi ve aklımızı irşad ediyor. Kâinattaki zerreden küreye her şey bize hâl lisanıyla konuşuyor. Yeter ki kalbimiz bu kâinatın sessiz hikmet lisanını anlayabilsin!
“Bütün insanlar hesaptan kaçarlar, ben ise Cenâb-ı Hak’tan beni hesâba çekmesini istiyorum.” diyen Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri neden hesaba çekilmek istediğini bakın nasıl anlatıyor.
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’nin “Hüdayi’nin Ziyafet Sofrası” isimli eserinden tiyatroya uyarlanan Ziyafet Sofrası oyunu Ümraniye'de kuruluyor.
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ârifin alâmetini anlatıyor.
Kulluk hayatında mühim olan, kerâmete ulaşmak değil, Kerîm olan Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olmaktır. Bu sebeple Allah dostları, fizikî kerâmetlere ehemmiyet vermemiş, onlara takılıp kalmayı hoş görmemiş, bütün himmet ve gayretlerini asıl kerâmet olan “istikâmeti muhâfaza” üzerine teksif etmişlerdir.
Mühim olan, Kurʼân ve Sünnet istikâmetinde, takvâ üzere yaşamaktır. Zira insan keşif ve kerâmet sahibi olsa da, son nefesinde îmânını kurtarıp kurtaramayacağından emin olamaz.