Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- halîfeliği döneminde de, önceki mütevâzı ve zâhidâne hayatına devam etti. Daha evvel çevresindeki yetim kızların koyunlarını sağıverir, ihtiyaçlarını karşılardı. Halîfe olduktan sonra komşuları, artık onun meşgalelerinin artacağını, belki hayat şartlarının değişeceğini, artık bu hizmetleri göremeyeceğini düşünmüşlerdi. Ancak değişen bir şey olmadı. O, aynı mütevâzı hâliyle yetimlerin koyunlarını sağmaya ve ihtiyaçlarını bizzat karşılamaya devam etti.[1]
İlim, Âdem aleyhisselâmın meleklere üstünlüğünün kendisiyle ispat edildiği yüce bir nimettir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilmi, en yüce rütbe olarak vasıflandırmıştır. İlimde önde olan öncü ve güçlü olur. Bu kaide, hem fertler arasında ve hem de toplumlar arasında ayniyle carî bir sünnetullahtır.
Kim derdi ki; Safahat’ta meyhâneyle ilgili bir şiir bulunsun! Hem de Âkif’in dindarlığı ve İslâmî çehresi herkes tarafından bilinirken... Ama işte Âkif bu! Adımlamış sokakları, toplumun acı bir yarasını görmüş ve şiiriyle gözler önüne sermiş. Yara meyhânedeyse, meyhâne dile getirilecek ve mükemmel bir gözlemcinin yakaladığı farklı detaylarla ve ortama son derece hâkim bir üslûpla, hem mekân hem de hâdise anlatılacak…
Her mü’minin Rasulullah’ı “ilahi bir lütuf” olarak görmesi lazımdır. Ondan sonra da bu “Lutf”un hayatımız açısından ne manaya geldiğini anlamak lazımdır. Rasulullah’a sarılmak lazım, arınmak için Rasulullah’a sarılmak lazım ve Kitab’ı öğrenebilmek, hikmete vasıl olabilmek için Rasulullah’a sarılmak lazım.
Hz. Peygamber (s.a.v.), her nimetin bir külfeti ve bedeli olduğunu, her külfetin de mutlaka bir nimete vesile olacağını söylüyor. Yani büyük neticelere büyük fedâkarlıklar sonucunda erişilir.
Türkiye 16 Nisanda önemli bir referanduma gidiyor. Parlamenter sisteme devam mı yoksa Cumhurbaşkanlığı sistemine dönüş mü? 17 Nisanın sabahında bu sorunun cevabını almış olacağız. Referandum öncesi Türkiye’de siyasi tansiyon bir hayli yüksek. İçerideki yüksek tansiyona paralel dış politikada da yüksek tansiyonlu günler yaşıyoruz. Özellikle de Avrupa ülkeleri ile.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vefât ettiğinde, Ensâr ve Muhâcirler, Sakîfe’de Hazret-i Ebû Bekir’e bey’at ettiler. Bir gün sonra umûmî bir bey’at daha oldu. Böylece Peygamber Efendimiz’in en samimî dostu, yâr-ı ğâr’ı (mağara arkadaşı), kayınpederi, veziri, müsteşarı İslam tarihinin ilk halîfesi oldu.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından başlatılan yeni bir uygulama ile engelli vatandaşların akülü araçları camilerde şarj edilebilecek.
Yüzakı Dergisi 146. sayısında "BU NASIL BİR DEVR-İ TEZAT; AMAN EY FAHR-İ KÂİNAT!.." kapağıyla çıktı.
Bir düşünün: Bir Müslüman genci evlendiriyorsunuz. Gelininiz/damadınız, dînini tam yaşıyor mu? Allâh’ın emirlerini yerine getiriyor mu? Peygamber’in yaşadığı gibi yaşıyor mu? Bunların endişesini mi yaşıyorsunuz? Yoksa bunları unutup; “El âlem ne der? Bizi kınarlar mı?” Onların dedikodusundan mı korkuyorsunuz? Düşünün de doğru yolu seçin.