“Vesvese” sözlükte; “fısıltı, gizli ses” demektir. Gönülden geçen, sürekli tekrar eden sestir. Genel olarak vesvese, şeytanın ve şeytanın yolunda olanların zayıf kalplere attığı huzursuzluk verici düşünceler, kuşkular, faydasız ve hayırsız hayaller, kuruntu veren seslerdir...
Müslüman, toplumu içten yıkmak için ustaca planlanmış tuzaklara karşı, müslümanı müslümana düşürecek tuzaklara karşı her zaman uyanık olmalı. Bu yazıda da müminlerin başına gelebilecekleri tuzaklar örnekler ışığında anlatılıyor.
Hayır yolu yokuştur, denilir. Görünen ve görünmeyen düşmanları olur. Yapılan işin güzel ve iyi olması, düşmanlığın olmayacağı anlamına gelmez. Peygamberlerin, Rabbânî âlimlerin ve sâlihlerin kendi hizmet dönemlerinde maruz kaldıkları sıkıntı ve eziyetler, bu nevi sıkıntıların tarih boyunca olduğunu göstermektedir.
Başa gelen her belâ ve sıkıntı, mutlaka bir cezâ değildir. Ancak Müslüman belâ ve musıbetlere sabretmek suretiyle Allah katındaki derecesini yükseltebilir.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- münafıklarla arasındaki perdeyi hiç yırtmamıştı. İşin en mühim tarafı da burada işte… Neden Peygamber Efendimiz, münâfıkları öldürmemiş, isim isim açıklayıp onları îlân etmemişti? Aradaki perdeyi yırtsa, acaba neler olurdu?
Münâfıklar, içten pazarlıklı, kendilerini “uyanık” ve “akıllı” sayan tiplerdir. Gönülleri kâfirlerle birlikte atarken, dilleri müslüman olduklarını söyler. Akılları, bedenleri, kalpleri birbirinden ayrı çalışır. Müslümanların arasında yaşadıkları için, onlar gibi görünmek zorundadırlar. Onlar gibi namaz kılmak, onlar gibi zekât vermek ve cihada gitmek zorundadırlar. Ancak ayaklarını sürüye sürüye bunları yaparlar.
İnsan yanılabilir, günah işleyebilir. Yapılan suç ne kadar ağır olursa olsun, kul hatasını kabul etmeli ve Cenâb-ı Hakk’a karşı dürüst davranmalıdır. Bunun canlı örneği olan sahabi efendilerimizden Kâ’b İbni Mâlik'in (r.a.) ibretlik uzun hikayesi...
Kalbe düşen nifak tohumu yeşerdiği her an kalbi ele geçirir ve kalbi zehirler. Kalbi zehirlenen ve nifak hastalığına yenik düşmüş her beden artık münafıklık alametleri göstererek hem kendini hem içinde bulunduğu toplumu bulandırır.
Müʼmin, kendi kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet etmekten geçtiğini hiçbir zaman unutmamalıdır. Yani müslüman, bencil olmamalı, bilâkis diğergâm bir rûha sahip olmalıdır. Yüksek bir mesʼûliyet duygusuyla, din kardeşlerini, hattâ imkânı nisbetinde bütün mahlûkâtı kendisine zimmetli bilmelidir.
Kendisini kendi elleriyle sahteleştirir mi insan?