Asr-ı Saâdet toplumu, incelik, nezâket ve zarâfet toplumuydu. Onlar, insanlar bir tarafa, hayvanlara ve bitkilere dahî nezâketle davranıyor, hiçbir şeyi incitmiyorlardı. Böylelikle İslâm’ın güler yüzünü temsîl edecek kıvâma ulaşıyorlardı.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayatın acı-tatlı sürprizleri, ezâ, cefâ ve meşakkatleri karşısında dâimâ Hakkʼa tevekkül, teslîmiyet ve rızâ hâlini muhâfaza etti.
Merhamet, sende olanı, senden daha mahrûm olana ikrâm etmendir. Bir mü’minin, muhtaç, garip, yoksul ve yetimleri arayıp bulması, maddî ve mânevî olarak onların kırık gönüllerini hoş etmesi, yani onlara İslâm’ın güler yüzünü sergilemesi îcâb eder.
Allahüteala her bir Müslümanı yaratılan her şeye şefkat, merhamet ve tebessümle yaklaşabilen, ince ruhlu, kâmil mü’minlerden olması gerektiğini, İslâm’ın güler yüzünü eksik etmeden her gün yerine getiren Peygamber Efendimiz'in (sellallahü aleyhi ve sellem) hayatı ile bize gösteriyor.
Kâmil mü’minler; sabırlı, mütebessim ve insanların dertlerini omuzlamaya tahammüllü kimselerdir.
Kâmil bir mü’min, bütün mahlûkâta karşı müşfik ve mütebessim olur. Yaratılanları Yaratan’dan ötürü sever ve sayar. İslâm’ı en güzel şekilde anlayarak onun güler yüzünü, insanlara, hayvanlara ve cemâdâta ilâhî bir lutuf olarak takdim eder. Böyle mü’minlerden oluşan bir toplumun huzur içinde olacağı muhakkaktır.
Nasıl ki bir arı, peteğini doldurmak için bin çiçeği gezerse, bizler de bir bal arısı misâli, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ve Hak dostlarının örnek hayatlarından hisseler almalı ve bu güzellikleri hayatımızın her ânına aksettirmeliyiz. Böylece parlak bir ayna misâli, İslâm’ın güler yüzünü bütün insanlığa yansıtmalıyız.
Dinlediğimiz her sohbet, aslında îmânımızın en tabiî bir îcâbı olan “hakkı ve hayrı tavsiye edip kötülük ve bâtıldan men etme” vazifemizi hatırlatmaktadır. Sohbetten lâyıkıyla istifâde edip etmediğimiz, bu yöndeki gayretimizle belli olur.
Dînin gâyesi; zarif, güzel ve hassas insanlar yetiştirmektir.
Peygamber ahlâkıyla yoğrulan sâlih mü’minler de, kalb-i selîme ulaşmış yüksek şahsiyetler oldukları için her hâllerinde Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in izini tâkip ederler.