Kurân-ı Kerîm'in bazı ayetlerde “sıratı müstekim” şeklinde ifadesi İslam’ın çizdiği hayat tarzı ve hayatı okuyuş biçimi, aynı ifade güzelliği ile bize İslam’ın geniş bir caddeye benzetilmesini salık veriyor.
Abdullah Dehlevî Hazretleri gecelerini zikir ve ibadetle ihyâ ederdi. Uyku galebe çaldığında seccâdesinin üzerinde sağ yanına yatardı. Yüksek edebinden dolayı, ayaklarını uzatarak yattığı hiç görülmedi. Ekseriyetle diz üstü oturarak uyurdu. Vefâtı da bu edep hâli üzere, yani diz üstü otururken olmuştur.
Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, asıl zenginliğin, mal çokluğu ile değil, gönül zenginliği ile olduğunu belirtmişlerdir.
Cenab-ı Rahman’ın sunduğu hizmet sahası öylesine geniştir ki, her fıtrat, bu hizmet dairesi içerisinde kendisine yer bulur. Ecrin kaynağı, hizmetin şekli değil, niyetin şeklidir.
Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her meşrû ve güzel iş sadakadır.” [1]
Her eğitim ve öğretim yılında gençlerin eğitim ve öğretimi ile ilgili demeçler, yorumlar ve tahliller tekrarlanır durur. Nisyan ile malul insanoğlunun elbette tekrara ihtiyacı vardır. Kur’an’ın, eğitim ve öğretim ilkelerinden birinin de tekrar yöntemi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Varlıklar içerisinde en uzun, en pahallı ve en teferruatlı eğitime ihtiyaç duyan hiç şüphesiz insandır. Bu yazıda genç kuşakların eğitiminde ve öğretiminde zenginlerin ve esnaf kesiminin etkisi, katkısı ve sorumluluğu hatırlatılacaktır.
Bizler, ümmetin derdiyle dertlenip Allah Rasûlüʼnün emânetine ne kadar sahip çıkabilirsek; Efendimizʼin mübârek sîmâsı da bizden yana o kadar mütebessim olacaktır. Fakat -Allah korusun- bizler enâniyet girdaplarına kapılıp nefsânî çekişmelerle din kardeşliği hukukunu çiğnersek; bu defa Oʼnun rakîk ve latîf rûh-i saâdetleri, bizler sebebiyle incinecek, mahzun ve mükedder olacaktır.
"Veren el, alan elden daha hayırlıdır." sözü İslam dininin takvadaki üstünlüğe işaret eder. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğiniz kimselerden başlayarak çevrenizdekileri gözetmek, onlara iyiliklerde bulunmak her Müslümanın görevidir.
Gerçek îmân, sırf lafızda kalan bir sözden; ameller de, birtakım kuru ve rûhsuz hareketlerden ibâret değildir. Gönlün tâ derinliklerinden taşan samîmî duygularla yaratana inanmak ve ona bağlanmak, emir ve nehiylerini zevk ve şevkle kabûllenmek ve bu hâl ile amel-i sâlih icrâ ederken O’nun rızâsından gayrı bir maksada aslâ iltifat etmeyip değer vermemek îcâb eder.
İnsana İslâmî ölçüler içerisinde bakmak, onun günahlarla kirlenmiş durumundan ziyâde aslına îtibar ve iltifat etmeyi gerektirir.