Keşif ve kerâmet gibi müstesnâ hâller, bâzı kullara, kimi zaman ilâhî bir lûtuf, kimi zamansa ilâhî bir imtihan olarak verilen, fakat aşılması gereken merhalelerdir. Bu merhalelerde takılıp kalmak, Hak yolcusunu asıl maksadından uzak düşürür.
Mânen kemâle ermek için, bir mürşid-i kâmilin rehberliğine tâbî olmak îcâb eder.
Gerçek sevginin kantarı fedakârlıktır.
Îman, bir ışık kaynağına benzer. Nefsânî ve şeytânî rüzgârlar, bu ışığı söndürmek için ömür boyu her fırsatta esip dururlar. İşte ibadetler, bu menfî rüzgârlara karşı, îman ışığını koruyan bir fânus gibidir.
Sahâbe-i kirâm, Allah Rasûlü’nün emirlerindeki hikmeti bilsin veya bilmesin, O’na tam bir teslîmiyetle itaat eden Peygamber âşıkları idiler.
Kendi görüşümüzü Allah Rasûlü’nün tavsiyesinin önüne koymak gibi büyük bir gaflet ve dalâlettir.
Mü’minin vazifesi; Allâh’ın emirlerini, sırf Allah emrettiği için ve Rasûlullah Efendimiz’in tatbik ettiği şekilde îfâ etmektir. Bu hususta -iyi niyetle bile olsa- şahsî görüşüyle hareket edip Sünnet’in dışına çıkmak, kulu yanlışlara sürükler. Bunun için hangi sâlih amelin ne zaman, nasıl, ne ölçüde ve ne şekilde tatbik edileceğini, Sünnet’ten öğrenmek gerekir.
Kâmil bir mü’min olabilmek için, sadece farzların îfâsı ve haramlardan sakınmak yeterli değildir. Îman heyecanıyla dolu bir gönül hassâsiyeti de gereklidir.
Yaratılmış bütün varlıkların ilmi, onları yaratan Allah Teâlâ’nın ilmi yanında deryadan bir katre hükmünde olduğundan, insanın sınırlı aklıyla kavrayamayacağı nice ilâhî sır ve hikmetler vardır.
İnsanoğluna verilen ilmin ve aklın bir sınırı var mı? Aklın idrak kâbiliyetinin ötesinde hiç mi hakîkat yoktur? İlim sahibini nasıl değerlendirmek gerekir?