Ömrü boyunca cemaate ehemmiyet veren bir kulun, Cenâb-ı Hakk’ın lutfuyla son nefesini de secdede vermesi, “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.” hadîs-i şerîfinin güzel bir tecellîsidir.
Bizler, bugün âdeta bir yangın yeri olan Filistin, Sûriye, Arakan ve Afrika başta olmak üzere, zulüm altındaki bütün Müslüman kardeşlerimiz için bu kalbî hassâsiyeti ne kadar gösterebildiğimize dâir, nefislerimizi derin derin muhâsebe etmek mecburiyetindeyiz. Zira bu husus, hepimiz için son derece mühim bir din kardeşliği mes’ûliyeti ve âhiret vebâlidir.
Hazret-i İbrâhim -aleyhisselâm-, Cebrâîl’in -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk’ı huşû içinde üç kere zikretmesi karşısında vecde gelir ve bütün sürülerini ona hibe eder. Onun melek olduğunu söyleyip almaması üzerine sürülerini satar ve geniş bir arâzi alarak Müslümanların istifâdesine sunar.
Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi, âyet-i kerîme üzerinde tefekkür ederek Âhireti ve ümmetinin oradaki hâlini düşünüyor ve gözyaşları içinde Rabbine niyâz ediyordu.
Peygamber Efendimiz nasıl tefekkür ederdi? İşte Peygamberimizin tefekkür hali...
Kelâmî bir mûcize olan Kur’ân’a muhâtap kılınan Müslümanların, onun ahlâkıyla ahlâklanması ve onun kelâmî güzelliklerine yaklaşmaya çalışması lâzımdır.
Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz Cennete bir karış kalıp da kaybedenleri, Cehenneme bir karış kalıp da kazananları haber vermektedir. Cenâb-ı Hak, ölüm gelene kadar kulluğu îtinâ ile yaşamamızı tavsiye eder.
Allâh’a ve Âhiret gününe îmân eden kimse, ya hayır söylemeli veya susmalıdır.
Kulluk edebini lâyıkıyla yaşayanlar, bütün güzelliklerin Hak’tan, bütün kusurlarınsa kendi nefislerinden kaynaklandığı şuuruna ererler.
Düşünmek ve konuşmak, insanı diğer canlılardan ayıran fârik bir vasıftır. Bir kişinin konuşması, onun aklî seviyesini ve fikrî yapısını gösteren mücellâ bir ayna gibidir. Yâni insanı insan yapan dilidir. Bu sebeple onun saâdeti de felâketi de öncelikle diline bağlıdır. Dolayısıyla insan, söz söylerken ve konuşurken çok dikkatli olmalı ve yanlış yapmamaya îtinâ göstermelidir.