Zekât verecek kimsenin temlîk ve taharrîye son derece riâyet etmesi lâzımdır. Zîrâ zekâtın sahîh olması buna bağlıdır.
Ümmetine çok müşfik ve merhametli olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir Müslüman sıkıntıda iken kendisi huzur bulamazdı. Kendisini toplumun her ferdinden mesʼûl görürdü…
Sadaka hâlis niyetle verildiği takdirde, lâyık olmayan bir kimseye gitse bile onu veren, yine de ecre nâil olur.
Oruç; zühd ve riyâzat tâlimidir. Bugün maalesef lüks, israf, oburluk, güç gösterisi ve nefsânî ihtirasların arttığı bir devirdeyiz. Hâlbuki oruç ibadeti bizlere, fânî nîmetlerin bir gün tamamen elinden alınacağı bir âhiret yolcusu olduğumuzu hatırlatarak, nefsânî zevklere takılıp kalmamayı, helâlleri bile asgarî seviyede kullanıp kifâyet miktârıyla yetinmeyi ve dünyevî imkânları âhiret sermâyesi kılma firâsetini telkin eder.
Tarihimizin en büyük şahsiyetlerinden biri olan Çelebi Mehmed Sultân’ın hayatı incelendiği zaman, on senelik bir fetret devrini ortadan kaldırmak husûsunda, yerine göre maddî kuvvet, yerine göre af ve iknâ yollarını kullanmış olduğu görülür.
Osmanlı’nın ikinci bânîsi Çelebi Sultan Mehmed Han’ın (1389-1421) bânîsi tarihin şan ve şeref sayfalarına altın harflerle adını yazdırmıştır.
Zekât ve sadaka gibi infaklarda edeb çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp ecre nâil eylemektedir. Verilen sadakalar aynı zamanda, veren kişiyi hastalık ve musîbetlere karşı koruyan birer siper-i sâikadır. Yoksullar, fakirler ve garipler, aslında varlık sâhipleri için büyük bir nîmettir. Zîrâ cennet kapıları, onların duâları ile açılır.
Ankara Savaşı'nda Timur'un ordusuna yenilen Osmanlı, bu savaştan sonra Fetret devrine girmiş ancak kısa bir sürede kendisini toparlamıştı. Bu savaşın arka planında ve sonucunda neler yaşandığı ise bize tarihin ne kadar önemli olduğunu bakın nasıl kanıtlıyor.
Osmanlı mülkü, kadri yüce Allah dostlarıyla teminat altındaydı. Öyle ki geleceğin sultanları olarak yetiştirilen şehzâdeler de, her kesimden, liyâkatli kimseler tarafından yetiştirilir, bilhassa mânevî terbiyeleri velî bir üstâda tevdî edilirdi.
Namaz hakkında bahsedilen huşû, edeb ve ilâhî vuslat hâli, ulaşılması mümkün olmayan ve beşer tâkatinin çok üzerinde bir husus değildir. Namazdaki ulvî ve lâhûtî hazzı, sadece lafızları süsleyen bir beyân ve tahayyül olarak düşünmemek lâzımdır.