Hizmet mâhiyetindeki bir hareketin, rızâ-yı ilâhîye muvâfık, yâni kâmil bir sûrette tahakkuku için birtakım vasıflara sâhip olması gerekir. Bunların başında niyet gelir. Niyet, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmaktan ibâret olmalıdır.
Şeyh Sâdî buyurur: “Bir insanda bir kalıp, kıyafet görüyorsun. Adamlık, o kalıpla değildir. İnsanlık, âlicenaplıkladır. Sûret yeterli değil, asıl sîret lâzımdır. İnsan, fazîlet ve olgunluk sahibi olmalıdır. Fazîletli ve olgun olmadıktan sonra, kırmızı mavi boyalarla duvarlara yapılan sûretlere de adam demek îcâb eder. Bir insanda fazîlet ve hüner, kerem ve ihsan olmadıktan sonra, o adamla duvarlardaki resimler arasında ne fark vardır?”
İslâm Vahdetini Tesis Eden Eşsiz ve Çilekeş Cihangir, Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn Yavuz SultAn Selîm Han (1470-1520) kimdir? İşte kendi ağzından cevabı...
Büyüklerin hayatındaki, Hak yolunda infak ve hizmet fazîletine dâir ideal davranışlar, bizler için güzel bir nümûnedir.
İslâm ahlâkının esâsını, Cenâb-ı Hakk’a aşk ve ihlâs ile yönelişte; bu yönelişin en mühim nişânını da hiç şüphesiz “hizmet”te buluruz. Zîrâ «hizmet eden himmete nâil olur» düstûrunca hizmet, gönülleri ilâhî zirvelere ulaştıracak müstesnâ ve ulvî bir basamaktır.
Şeyh Sâdî buyurur: “Bir bedevî gördüm. Oğluna diyordu ki: «‒Evlâdım! Kıyâmet günü sana, “Ne kazandın?” derler. “Hangi neseptensin?” demezler! Yani amelini sorarlar. “Baban kimdir?” demezler...»”
Vakıf tesisi, mânevî bir olgunluk tezâhürü olduğundan bu faaliyet, mürşid-i kâmillerin irşad ve rûhâniyetinden istifâde eden topluluklarda çok daha geniş bir sûrette gerçekleşmiştir. Çünkü diğergâmlık, cömertlik, ihlâs ve samîmiyet -kâmil mânâsıyla- rûhî olgunlaşmanın bir netîcesidir.
Vakıf, târihte ilk önce herkesin birlikte ibâdet ettiği mekânlarda başlamış, sonradan birçok ictimâî sahayı içine alarak genişlemiştir.
Allâh yolunda ve O’nun rızâsı istikâmetinde yapılan hayırların gerçek bereketi, niyet ve ihlâsa göredir. Önemli olan, amellerin ihlâs ve takvâ ile îfâ edilmesidir. Zîrâ Allâh Teâlâ, kendi rızâsı istikâmetinde yapılan en küçük bir hayra bile çok büyük bereketler ihsân eyler.
Bir kalbin, nefsin hoyratlığı içinde fânî menfaatlerin ihtiraslarıyla dolması ne kadar acıdır! Bu hâl, mûtenâ bir mücevher mahfazasını çer-çöple doldurmaktan farksızdır. Çöpe atılmış bir pırlanta ne kadar talihsiz ise, liyâkatsiz bir elin haksız malı olmak ne kadar hazin ise; Cenâb-ı Hakkʼa tahsis edilmesi gereken kalp cevherini süflî arzular mezbeleliğinde kaybetmek de, en fecî ziyanlıktır!..