İçinde yaşadığımız çağda Müslümanların payına ne yazık ki keder, ızdırap, yokluk, fakirlik düştü. Dünyanın bir kısmı varlığın çılgınlığını yaşarken, diğer kısmı açlık, yokluk ve ıstırapların pençesinde kıvranıyor. Böylesine bir dünyada benim vereceğim zekatın sadakanın ne kıymeti olur diye düşünmemek gerekir. Çünkü biz, öncelikle kendimiz için vermekteyiz. Alan değil veren kazanmaktadır.
Mü’min, firâset sahibi olmalı, konuşma üslûbunu muhâtabına göre ayarlamalıdır. Zira bir kimseyi sevindiren bir davranış, bir başkasını üzebilir.
Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye şu tavsiyesi de dikkat çekicidir: “İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca lâflamaya başlar, lâf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflâh etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir...”
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’nü evinde misafir etmenin ve O’nunla nice gazvelere katılmış olmanın verdiği gönül rahatlığı ile Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.) “Artık bu şeref bana kâfidir” diyerek, Medîne-i Münevvere’nin hurma bahçelerinde gölgelerde oturma yerine, ilerlemiş yaşına rağmen çöl sıcaklarının altında 1000 km.’lik yolu göze alıp Allah Resûlünün müjdesine nâil olma heyecanı, nasıl bir îman heyecanıdır? Hayra doymamak herhalde böyle bir şeydir. Ya da son nefese kadar mesûliyet şuurunu kaybetmemek hâli bu olsa gerektir.
Hz. Peygamber ashâbını daha fazla fedakârlığa ve düşmana karşı durmaya teşvik ederdi. Ebû Dücâne gibi kahraman ve fedâî sahâbîler hayra koşmakta ölümü bile göze alırlardı.
Rabbimiz, insanları samimiyet testlerinden geçirip imtihan ediyor; mü’minle kâfiri, mücâhid ile tembeli ayıracak, onlarca imtihandan geçiriyor. Elbette bu imtihanları kazananlarla kaybedenler de bir olmaz. Zira bu, Allâh’ın adâletine aykırı…
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor: “Kim Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa ya hayır söylesin, yahut sussun (sükût etsin). Kim Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa komşusunun şerefini korusun (komşusuna iyilik etsin). Kim de Allâh’a ve âhiret gününe inanıyorsa misâfirine ikrâm etsin.” (Buhârî, Müslim)
Allah Teâlâ’nın en fazla beğendiği ibadetlerden üçünü aşağıdaki hadîs-i şerîften öğrenmekteyiz. Bunlar: Vaktinde kılınan namaz, ana babaya itaat ve Allah yolunda cihaddır.
Hakk’ın huzuruna yüz akı ile çıkabilmek, şu dünya hayatında kazandıklarımıza bağlıdır. İlâhî rızayı kazandıran en önemli amellerin başında ise, mal ve canla i’lâ-yı kelimetullah (Allah’ın adını ve dinini en yüce kılma gayreti) uğrunda cihad etmek gelir.
Dinlediğimiz her sohbet, aslında îmânımızın en tabiî bir îcâbı olan “hakkı ve hayrı tavsiye edip kötülük ve bâtıldan men etme” vazifemizi hatırlatmaktadır. Sohbetten lâyıkıyla istifâde edip etmediğimiz, bu yöndeki gayretimizle belli olur.