Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minlerin kardeş olduğunu beyan buyurur.[1] Efendimiz de din kardeşleri arasında sağlam bir muhabbet bağı tesis edilmeden kâmil bir îmâna ulaşılamayacağını bildirir.[2]
Mevlânâ hazretleri aşağıdaki beytinde “Habîbullâh” olan Rasulullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e aklını da, canını da kurban etmek sûretiyle muhabbetullâha ulaşabildiğini söylüyor.
Nefsâniyetin sultası altındaki nice gâfil insan, hayatın med-cezirleri ve fırtınaları karşısında, selde sürüklenen kütükler misâli bir şuursuzlukla, sefâletini saâdet zannetmektedir. Devrilen devrildiğinin, eğrilen eğrildiğinin farkında olmadığı için de, düzelip doğrulma yolunda bir gayret göstermeye lüzum duymamaktadır.
Rabbımız zülcelâl velkemâl hazretleri, bazı kullarının sadırlarına, göğüslerine mânevî genişlik ihsan eylemiş, onlar bu sâyede ferâha huzûra kavuşmuşlardır. Bazıları da bu âtıfet-i ilâhiyyeye nâil olamadıkları için, zamanlarını değerlendirememişler, irfan ehillerinin derecelerine yükselememişlerdir.
Kardeşlik olan yerde şefkat ve merhamet vardır. Bir kul, kendi şahsı için arzuladığı şeyleri mü’min kardeşleri için de arzulamazsa, îmânı kemâle ermiş sayılmaz.
Cenâb-ı Hak indinde, mü’minler derece derecedir. İhlâs ve takvâ; muhabbet ve mârifette derinleşerek, Cenâb-ı Hakk’ın lutfuna ererek mukarreb olan kulların, yani Allah Teâlâ’ya yakınlıkta mesafe alabilenlerin, kendilerine mahsus hâlleri ve husûsiyetleri vardır.
Allâh’ı ve O’nun sevdiklerini sevmek kadar, O’nun sevmediklerinden kalben uzaklaşmak îmânın bir sıhhat şartıdır.
İman, nasıl cennete girebilmenin, vazgeçilmez şartı ise, mü’minleri sevmek de tam ve kâmil bir imana sâhip olabilmenin biricik şartıdır. Mü’min, kendisiyle aynı imanı paylaşan herkesi, ırkına, rengine, yurduna ve diline bakmaksızın sevecek, onlara karşı muhabbet ve sorumluluk duyacaktır. Çünkü imana sınır, yine imanın kendisiyle çizilebilir.
Allah Teâlâ buyurur: “-Bütün bu ibâdetler senin içindir. Namaz kıldın, sana bürhandır. Oruç tuttun, sana cehennemden siperdir. Sadaka gölge, zekât ise nûrdur. Bunların hepsi sana; benim için ne yaptın?”
Her türlü kusur karşısında affa meyletmek, fazîlet zannedilmemelidir.