Âlimlerin ve âriflerin birbirini değerlendirmeleri gıyaben olmamalıdır. Üçüncü şahısların yanında yapılan değerlendirmeler, çoğu zaman gıybet olmanın da ötesinde daha büyük yanlışların ve haksızlıkların yapılmasına sebebiyet verebilmektedir. Yanlış bir söz, hüküm, değerlendirme ya da bakış açısı söz konusu ise imkân ve fırsatını bulup bizzat ilgilinin yanına kadar gitmeli ve meseleyi açıklığa kavuşturmalıdır. Ümmet birliği ve Müslümanların birbirine hüsn-i zannının devamı için böyle yapmak en doğru yoldur.
Hayatın med ve cezirleri arasında muvazeneyi (dengeyi) kaybedip yolunu şaşıran, uçurumun kenarına gelen nice kimseler vardır. Böyleleri, yaralı bir kuş gibi ürkek bakışlarla, tutunacak şefkat elleri ve sığınacak sıcak gönüller ararlar. İşte gönlü hamlıktan kurtulmuş Allah adamları, böyle zamanlarda bu gibi yaralı gönüller için bir şifâhâne vazifesi görürler. Şifâhâneye hasta olanlar gelir; öyleyse hiçbir hastayı bu kapılardan geri çevirmemelidir.
Yâkub Çerhî Hazretleri hem medreselerde zâhirî ilimleri tahsil etmiş bir âlim, hem de tasavvuf yolunda ilerlemiş bir mürşid-i kâmil idi. Nitekim, günümüze kadar ulaşan on eseri,[1] kendisinin ilmî sahadaki vukufiyetini açıkça göstermektedir.
Tarih boyunca zaman zaman zahirî ilim erbâbı ile gönül terbiyecileri olan irfân ehli arasında bazı konularda anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Ancak tasavvufî terbiyede kemâl noktasına ermiş gerçek ârifler ile ilmin hakikatine vâkıf olmuş hakiki âlimler arasında bir çekişme olmamıştır. Çekişme ve didişmeler çoğu kez kendini âlim zanneden câhillerle, kendini sûfî zanneden kaba softalar arasında olmuştur.
“Bir kişi Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine gelip: “Bu makâmı ne ile elde ettin?” diye sormuştu. Hazret şu hikmetli cevâbı verdi...
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri ibadetlerin mânevî tekâmül yolundaki ehemmiyetini anlatıyor.
Mürebbi, mürşid, hoca ve ebeveyn gibi büyüklerin, muhabbet ve merhametten kaynaklanan ikazları ve cezalandırmaları kişiyi küsüp uzaklaştırmaz. Zira böyleleri, insanı iterek değil, kendilerine çekerek ikaz ederler.
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri bir taraftan tekkedeki hizmetlere koşarken diğer taraftan da ilim tahsil ederdi.
Seyyid Emîr Külâl Hazretleri vefât ettiği hastalığında talebelerine şu vasiyette bulunmuştur.
Gerçek âlimler, bilmediklerinin daha çok olduğu anlayışıyla, son nefese kadar bir yönüyle talebe olmanın ihtiyacını hissederler. Bilmedikleri bir mesele karşısında, gururlanmadan, tevâzuya bürünerek “bilmiyorum” diyebilme cesaretini ve kemâlini gösterirler.