Üzerimizdeki nîmetlerin şükrânesi olarak, o nîmetten mahrum olanlara hizmet ve ikramda bulunmayı, saâdet bilmeliyiz. Hattâ teşekkür edâsıyla infâk etmeliyiz. Alanın minnet altında kalacağı değil, verenin minnettar olacağı şekilde ihsanda bulunmalıyız.
"Veren el, alan elden daha hayırlıdır." sözü İslam dininin takvadaki üstünlüğe işaret eder. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğiniz kimselerden başlayarak çevrenizdekileri gözetmek, onlara iyiliklerde bulunmak her Müslümanın görevidir.
Kardeşimsen, iyi bil ki ben bir garîbim ve her dem, yapacağın iyiliklerle sevinip ferahlamak dilerim. Zorda kalırsam, hiç çekinmeden, saf ve temiz bir gönülle ve rahatça senden isterim. Zorda kalırsan, sen de benden aynı rahatlıkla isteyebil isterim.
Kırklareli'nde engellilere umut olabilmek için dernek kuran engelli anneleri, "Veren el ile alan eli buluşturuyoruz projesi" kapsamında engellilerin ev ve eşya gibi ihtiyaçlarını da karşılıyor.
Susuzluktan çatlamış bir toprağın bereketli yağmurlara hasret duyması gibi toplumumuzda hizmet ve alâkaya en fazla muhtaç kesimlerin başında; bir kanadı kırık olan yetimler ve yoksullar gelmektedir. Onlar bize Allâh’ın emânetleridir. “…Sen onları simâlarından tanırsın…” (el-Bakara, 273) ayetine kulak veren Mü'minler ihtiyaç sahibi olmasına karşılık bir şey isteyemeyen kalplerin olduğunu da bize haber veriyor.
Adıyaman'ın Besni ilçesinde maddi imkanları olmayan vatandaşların ihtiyaçlarını karşılayabilmek gayesiyle iki caddeye "ihtiyaç kumbarası" kuruldu.
İslâm, ihtiyaç sahibi bir kişinin, başkalarından bir şey istemesini yasaklamaz. Bununla birlikte, ahlâkî bakımdan bu durumu çok fazla tasvip de etmez. Ancak büyük zarûretler hâlinde istemeye müsâade eder. Zira başkalarına el açmak, insanı küçük düşürür. Bu sebeple de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bey‘at alırken pek çoğuna “kimseden bir şey istememe”lerini şart koşmuştur.[1]