Merhamet, bütün büyüklerin müşterek vasfıdır. Rahmân ve Rahîm olan Mevlâya kurbiyyetin (yakınlığın) derecesi, gönüldeki merhametle doğru orantılıdır. Nitekim Habibullah olan Peygamberimizin cihanşümul vasfı “rahmetenlilâlemîn” (bütün âlemlere rahmet) oluşudur. Öyleyse merhametimiz kadar insanız.
Hak dostlarının gönül dergâhı bir şifâhânedir. Mânen yaralanan, bir felâkete sürüklenen nice kimseler, onların şefkat ellerinde yeniden hayat bulurlar.
Gençlikte kazanılması elzem olan en temel hasletlerden biri, beş vakit namazı düzenli edâ edebilme şuur ve mesuliyetidir. Namazını edâ edemeyip kazaya bıraktığı zaman dünyası kararan bir gençlik kıvamı, sıhhatli bir kıvamdır. Böyle bir şuur, şahsiyeti de en güzel şekilde ikame eder. Günde beş vakit ilâhî dergâhta Rabbiyle buluşanı, elbette O, razı olacağı bir keyfiyette terbiye ve tezkiye eder.
“Tartışmanın galibi yoktur” denilir. Özellikle hakikatin ortaya çıkması ya da hâkim olmasından ziyade, kişilerin galibiyetinin hedeflendiği münazara ortamları, nefislerin meydan savaşına döner ki, kazananı da kaybedeni de zarar görür. İşte İmâm-ı Azam hazretlerinin dikkat çektiği incelik buradadır. Özleri henüz olgunlaşmamış kimselerin özellikle iman-küfür meseleleri üzerinde tartışmaları tehlikeli sonuçlara götürebilir.
Günaha düşmek, her insan için muhtemel bir durumdur. Kimse sınanmadığı günahın masumu değildir. Esas olan günahta ısrar etmemek ve tevbeye yönelmektir. Bu itibarla bir günaha düçar olmuş herhangi bir mü’min kardeşimizi, kendi nefsiyle ve şeytanla başbaşa bırakmak yerine, kendisine şefkatle yaklaşmak, kardeşlik hukukunun bir gereğidir.
Ashâb-ı kirâm (radıyallâhu anhüm) zaman zaman Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimize, hangi amelin daha fazîletli oluğunu sorarlardı. O da soranın durumuna göre farklı farklı cevaplar verdiği olurdu. Amellerin üstünlüğü ve derecesi bu yönüyle, kişi, zaman ve mekâna göre farklılık arzedebililecektir.
İslâm davetçilerinin, her seviyede üzerine düşeni yapması, Allah’a karşı mesûliyetleri gereğidir. Muhatabın, bu tavsiye ve uyarıları dikkate almayabileceği kanaati oluşsa bile, bu tebliği yapmak, en azından yapanı sorumluluktan kurtaracaktır. Sonucu yaratmak Allah’ın elindedir. Kula düşen vazifesini yapmaktır.
Hayrın her çeşidinden nasip almak için hırslı bir yüreğe sahip olmak, Rabbin kuluna yüce bir lütfudur. Gönülde istek olunca, o gönül aradığını bulma noktasında âdeta bir radara dönüşür. Gözlerinizi kapatırsanız, yapılacak hiçbir hizmet göremezsiniz. Ancak gözünüzü açarsanız da hizmet için sayısız fırsatların varlığını farkedersiniz.
Nefse hoş gelen bir fiil olarak kerâmet, gerçek Hak dostlarının büyük bir hassâsiyetle üzerinde durdukları bir meseledir. Onun için bütün ârifler, Hakk’ın murâd etmesi ve daha büyük bir maslahatın gerçekleşmesine vesile olması müstesnâ, halkın rızâsını ve takdîrini kazanmak demek olan kerâmete aslâ meyletmemişler, dâimâ Kerîm olan Mevlâ’nın rızâsını tahsîle gayret etmişlerdir.
Mânevî anlamda terakkî etmek ve kulluğumuzu nitelikli bir kıvamda sürdürebilmek için ruhbanlığa ve inzivaya gerek yoktur. Dünyadan el-etek çekmek, halkla münasebetlerini tümüyle koparmak, dîni ve dindarlığı yanlış değerlendirmektir. Önemli olan hayatın içinde Allah ile beraber olabilecek bir gönle sahip olmaktır.