Saadete Erenlerin Bahçesi

Kerbelâ hadisesi mü’minler için ciddiyetle tefekkür edilmesi gereken öyle bir hadisedir ki, dehşetle dolu olduğu kadar ibretlerle de doludur.

Fuzûlî, “Hadîkatü’s-Süedâ” (Saâdete Ermişlerin Bahçesi) isimli eserinde Hazret-i Âdem’den Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kadar bütün peygamberlerin dîn-i mübîni tebliğ yolunda çektikleri çileleri tek tek anlatır. İş, Kerbelâ’ya gelince, “Günlerce Fırat’ın kenarında oldukları hâlde bir damla suya hasret edilen, dâvete icabet ettiği hâlde en ağır ihanete uğrayan, sevdiği evlatları, dostları yetmiş iki yakını, gözlerinin önünde hunharca katledilip şehid edilen, ağır hakaretlere uğrayan Hazret-i Hüseyin’in çektiği çile ile kıyaslanamaz bile…” der.

HİCRÎ YIL BAŞI VE KERBELÂ

Mü’minler her yeni hicrî yıla, Muharrem ayı ile ve tarihin en acı ve en hüzünlü günlerini, Kerbelâ hadisesini hatırlayarak başlarlar. Bu, mü’minler için ciddiyetle tefekkür edilmesi gereken öyle bir hadisedir ki, dehşetle dolu olduğu kadar ibretlerle de doludur.

Fuzûlî, “Hadîkatü’s-Süedâ” (Saâdete Ermişlerin Bahçesi) isimli eserinde Hazret-i Âdem’den Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kadar bütün peygamberlerin dîn-i mübîni tebliğ yolunda çektikleri çileleri tek tek anlatır. İş, Kerbelâ’ya gelince, “Günlerce Fırat’ın kenarında oldukları hâlde bir damla suya hasret edilen, dâvete icabet ettiği hâlde en ağır ihanete uğrayan, sevdiği evlatları, dostları yetmiş iki yakını, gözlerinin önünde hunharca katledilip şehid edilen, ağır hakaretlere uğrayan Hazret-i Hüseyin’in çektiği çile ile kıyaslanamaz bile…” der.

Hazret-i Ali’nin şehadeti ve Hazret-i Hasan’ın, İslâm toplumunun huzuru bozulmasın, barış ortamı devam etsin diye halifelikten ferâgat etmesi ile halifelik makamına Muâviye oturur. Kısa bir zaman sonra Hazret-i Hasan, bir rivayete göre, eşine zehirletilerek öldürülür.

Muâviye, daha vefat etmeden önce, kendisinden sonra ehliyetli olmadığı hâlde oğlunun halife olmasını ister ve İslâm toplumunun birkaç kişi hâriç hepsini, güç ve kuvvetini kullanarak oğluna biat ettirir. Nihayet Muâviye vefat eder. Yeni Halife Yezid’in biat merasimi başlamıştır. Hazret-i Hüseyin, Yezid’e biat etmez. Temel İslâmî değerlere uymayan, mâkul ve meşrû siyaset geleneğine ters düşen, tahribâtı bütün toplum kesimlerini ve müslümanların gelecek yüzyıllarını kapsayacak olan bu yanlışlığa, hak ve adalet duygusuyla karşı çıkar ve düzeltmeye çalışır. Şam için çok büyük tehdittir artık... Çünkü Hazret-i Hüseyin, Peygamber torunudur; dinin hükümlerini en iyi bilenlerden ve yaşayanlardandır. Sevilip hürmet edilen kimsedir. Biat etmez ise öldürülmesi için valilik konağına çağırılan Hazret-i Hüseyin, durumu anlayıp Medîne’yi terk eder ve Mekke’ye yerleşir.

KERBELÂ’YA GİDEN YOLLAR

Kûfeliler, bu süreçte Hazret-i Hüseyin’e çuvallar dolusu mektuplar yazarak, av ve eğlenceye, çalgı ve içkiye, şan ve şatafata düşkün, türlü garip huylara sahip Yezid’in halifeliğe uygun olmayan hareketlerini, zulümlerini anlatarak; halife olarak sadece kendisini tanıdıklarını bildirip Kûfe’ye dâvet ederler. Bir de bu yolda kendisini hiç yalnız bırakmayacaklarına, yâr ve yardımcı olacaklarına Allâh’ı şahit göstererek yeminler ederler. Lâkin hiçbir şey yazdıkları gibi olmayacak, her şeyi inkâr edeceklerdir.

Hazret-i Hüseyin’i Kerbelâ’da kuşatma altına alıp şehit eden ve ettiren birinci fâil Kûfe eşrâfıdır. Hazret-i Hüseyin’in defaatle yazdığı mektupları karşılıksız bırakırlar.

“-Ben sizin için buraya kadar geldim, sözünüzü tutun, ahdinize vefâ gösterin!” sözlerine, Kûfe valisi İbn-i Ziyad’ın türlü baskı ve korkutmalarına, çuvallarla verdiği paralara karşılık kendilerini Ehl-i Beyt düşmanlarına satarak cevap verirler. Üç-beş kişi hâriç, Kûfe’den Kerbelâ’ya gelerek, kimisi silahı ile karşısında yer alır, kimisi gözünü kırpmadan katlini seyrederek Peygamber torununa ihanet ederler.

“Müslüman, kendisinden yardım isteyene yardım eder. Zâlimin zulmüne mâni olur; Kur’ân ve Sünnet’e tâbî olur!” düsturu ile Hazret-i Hüseyin, amcazâdesi Müslim bin Akîl’i durumu yerinde kontrol etmesi için bir mektupla Kûfe’ye gönderir. Müslim, Kûfelilerin kendisine hürmet ettiklerini ve kendisini beklediklerine dâir bir mektup göndererek Hazret-i Hüseyin’in Kûfe’ye gelebileceğini yazar.

Kûfe’ye gitmek üzere hazırlıklar başlamıştır. Abdullah bin Abbas, Hazret-i Hüseyin’in Kûfe’ye, Ehl-i Beyt ile birlikte gideceğini öğrenip mânî olmak için yanına gelir. Kûfelilerin hiçbir zaman sözlerinde durmadıklarını, Hazret-i Ali ve ağabeyi Hazret-i Hasan’ın kâtilinin onlar olduğunu söyleyip Hazret-i Hüseyin’i vazgeçirmeye çalışır. Aynı sözleri, baba bir kardeşi Muhammed Hanefî, Ümmü Seleme, Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Zübeyr -radıyallâhü anhüm- de söylemişler, bu gidişi ertelemesini rica etmişlerdi. Yaptığı istişâreler; Kûfe’ye gitmeyip Medîne’de kalması gerektiği yönündedir.

Kararını istihâre ile vereceğini söyleyen Hazret-i Hüseyin, istihâresinde Muhterem Dedesi’nin, “Cenâb-ı Hakk’ın onu cihad meydanında görmek istediğini, tahkîki îman ve sadâkatin onda tecessüm etmesini Rabbinin dilediğini” söylemesi üzerine bu vazifenin sırlarla dolu mühim bir görev olduğunu düşünüp, Rabbine ve kaderine teslim olarak Kûfe’ye gitmekte karar kılar. Peygamber Efendimiz, O’na rüyasında o büyük ve mukadder günü meleklerin gözleyip sabır, kuvvet ve cesaretin ondan ayrılmaması için kendisine duâ edeceklerini de söylemiştir.

Artık bu yolculuk, onun için “Allâh’ın emri” mesabesindedir, ertelemek mümkün değildir. Şunu da bilmektedir ki, Kûfe’ye gitmese dahî Yezid, Ehl-i Beyt’in peşini bırakmayacaktır. O zaman kan ve gözyaşı selinin yatağını mukaddes beldelerden başka yere çevirip Mukaddes Ev’in, Ehl-i Beyt’in kanı ile bulanmaması, kudsiyetine halel gelmemesi, ümmetin selameti için en akıllıcasıdır. Yüce Allah, yüreğine bu mânâyı ilham etmiş, zalimlerce öldürülmeye ve ihanete uğramaya dair hiçbir korkusu da kalmamıştır kalbinde… Rahmân, kalbini güçlendirmiştir, Ashâb-ı Kehf’in, Hazret-i Mûsâ’nın annesinin kalbini güçlendirdiği gibi…

“-Sevdiklerine ve malına düşkün olanlar, geri dönmeyeceğimizi bilerek benimle yola çıksın. Benden ayrılmak isterlerse zerrece gücenmem!” diyerek bu yolculuğun zorluklarla dolu, ağır bir imtihan olduğunu, kendisine eşlik etmek isteyen Ehl-i Beyt’ine ve yakınlarına anlatır.

Kadınlar ve çocuklar hâriç, 18 Ehl-i Beyt, 60 da yakınlarından erkekler katılmışlardır bu sırlı yolculuğa… Eşi-dostu, yanında âilesini götürmemesini söylese de; dedesinin insanlığa büyük bir ibret vermek için Ehl-i Beyt’inin kendisini fedâ etmesi gerektiğini söyleyip, bu işin sadece Hazret-i Hüseyin meselesi değil, Ehl-i Beyt ve onun düşmanlarının yüzleşmesi olduğunu söyleyerek onlara itibar etmez. Zaten bu yolculuğu duyan kardeşleri, eşleri, kızları, yeğenleri, evlatları:

“-Sen öldükten sonra bizim burada yaşamamızın ne anlamı var?” diyerek onu yalnız bırakmamaya yemin etmişlerdir.

KÛFE’DEN GELEN HABERLER

Hicretin 60. yılında Zilhicce Ayı’nın onuncu gününde, Müslim bin Akîl Kûfe’de şehid edilir. Ömer bin Sa’d, Yezid’e, “Hüseyin’in Kûfe’ye ona biat etmesi için Müslim bin Akîl’i gönderdiğini, kendisinin de yola çıktığını” jurnaller.

Mevki ve makam ihtirası yüzünden Hazret-i Hüseyin ile akrabalığını bir tarafa bırakıp onu kuşatan orduların komutanlığını da Ömer bin Sa’d yapmıştır.

Muazzez yolcular, Zât-ı Irak’a vardıklarında Yezid’in korkusundan Kûfelilerin kendisine sırt döndüğü, Müslim ile birlikte iki oğlunun şehid edildiği haberini alırlar. Ömer bin Sa’d göndermiştir bu mektubu... Hazret-i Hüseyin’e; “Kufelilerden tamamen ümidini kesmesini; sevgi seli değil, Kûfe’de onu ölümün beklediğini, Müslim’in kendisine son vasiyetinin onun geri dönmesi olduğunu” söyler.

Mektup, yüksek sesle okunur. Kız kardeşleri ve bütün Ehl-i Beyt ve dostları bir aradadır. Müslim bin Akîl’in kızı, babası ve kardeşlerinin intikamını almak için Kûfe’ye gitmekte kararlı olduğunu söyler. Oğlu Ali Ekber babasına dönerek:

“-Söyle bana baba, Hak bizden mi Yezid’den mi yanadır?”

“-Vallâhi Hak bizimledir.” cevâbını alınca:

“-O zaman aziz babam, ne cefâ düşünürlerse düşünsünler, bize gam yoktur!” deyip aslâ yollarından dönmeden devam etmeleri gerektiğini söyler babasına…

Hazret-i Hüseyin’e, o gün dedesi Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- , rüyasında gözyaşları içinde:

“-Gözümün nûru! Kavuşma vakti yaklaşıyor, bekliyorum dâru’l-bekâ’da…” demektedir.

O gece Hazret-i Hüseyin, Kûfelilere davetleri üzere yola çıktığını, ahde vefa edip sözlerinde durmalarını isteyen bir mektup yazar ve Kays bin Musahhar ile mektubu Kûfe eşrâfına gönderir. Kadîsiye, Yezid tarafından işgal edilmiştir. Kays yakalanır ve şehid edilir. Her duraklarında Kûfe’den daha kötü haberler gelmektedir. Bu yolculukta ihlâslı olup olmadıkları kaç kez denenmiştir. Her seferinde Allâh’a sığınıp yollarına devam ederler.

Yezid bin Muâviye ve onun en güvendiği adamı ve sırdaşı olan Ubeydullah bin Ziyad’ın saltanatlarını korumak ve sağlama almak için türlü tuzaklar kurup Hazret-i Hüseyin ve Ehl-i Beyt’in kanını dökmeyi mübah görmeleri, apayrı bir acıdır. “Şükuk” adlı menzile geldiklerinde İbn-i Ziyad’ın askerlerinin pusu kurmuş bir şekilde kendilerini yakalamak için beklediklerini öğrenirler.

Şeraf adlı konağa geldiklerinde İbn-i Ziyad’ın komutanlarından Hür bin Yezid karşılarına askerleri ile çıkıp:

“-Seni tutuklamakla memurum!” der.

Vakit sabah namazı vaktidir. Hazret-i Hüseyin:

“-Evvelâ Rabbimiz’e vazifemizi yerine getirelim, namazdan sonra görüşürüz.” deyip bütün kafile namaza dururlar.

Hür ve askerleri de Hazret-i Hüseyin’in ardında, onun imamlığına uymuşlardır. Hazret-i Hüseyin ile aynı safta namaz kılmanın bereketini hepsi bilmektedir.

“-Ben savaşmak için değil, onların davetine icabet etmek, ahdime sâdık kalmak için düştüm yollara… Ne kan dökülmesine, ne de şahsıma rağbete dâir bir mükafat değil, maksadım!..” deyip bütün mektupları Hür’e gösterir.

Kendisine Yezid’in gönderdiği, “Hüseyin ve âilesini bulduğun gibi yakalayıp getir huzurumuza!” yazan mektubu Hazret-i Hüseyin’e okuyup:

“-Ey İbn-i Rasûl! Hemen dön Mekke’ye; sanki seni hiç görmemişim gibi yapayım.” der.

BURASI KERBELÂ’DIR!

Hicrî 61 ve Muharrem’in altıncı günüdür. Hazret-i Hüseyin, Hür’ün tavsiyesi üzerine güzergâhını değiştirir. Güyâ atlar yol almaktadır, ama ne işaret, ne de bir yol görürler. En nihayetinde Hazret-i Hüseyin’in atı kıpırdamaz; ne kadar zorlasalar da hayvanlar bir adım dahî atmazlar. Hazret-i Hüseyin, yâverlerine burasının neresi olduğunu sorar. İçlerinden birisi:

“-Burası Kerbelâ’dır.” deyince Hazret-i Hüseyin:

“-Can vereceğimiz «kerb» ve «belâ» diyarına gelmişiz!” der sessizce…

Sırlarla dolu yüzünü gören oğlu Ali Ekber, babasına bunun ne demek olduğunu sorar. Sıffin’e doğru yol alırlarken Hazret-i Ali, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin bu beldede istirahat etmişler, babası gördüğü rüya üzerine:

“-Bu yerde kan döküleceği mâlum oldu bana… Hüseyin’i gördüm rüyamda; kendi kanında boğuluyordu, yardım edecek kimse yoktu.”

“-Babam bunu söyledi ve sustu.” der, Hazret-i Hüseyin... Zaten Ümmü Seleme’den duymuştur Cebrâil -aleyhisselâm-’ın Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edileceği haberini… Hazret-i Hüseyin:

“-Tevhid ipine sarılmaktan başka çaremiz yoktur!” der Ehl-i Beyt’ine ve dostlarına…

Ali Ekber, babasına:

“-O zaman kaderi sorgulamadan, Allâh’ın murâdına teslim olmaktan başka çaremiz yok. İkrârımızdan dönmeden, sonuna kadar sebatla bu niyet üzere durabilmek için Rabbimiz’den sabır dileyelim.” diye fikrini söyler.

 Kerbelâ’da durmaya karar kılınır. Hakikat uğruna fedâ edilen hayatın bekâ bulacağına inanan bu mübarek insanlar, fedakârlık yapmadan kimsenin payına mükâfâtın düşmeyeceğini çok iyi bilirler. Hazret-i Hüseyin, Ehl-i Beyt kadınlarına:

“-Al kana boyanan bedenlerimizi görünce, sakın sesinizde acıdan eser olmasın! Hüzne teslim olup da düşmanları sevindirmeyin. Allah düşmanları birimizin dahî ölümden korkmadığına dâir sarsılmaz îmânımızı görüp mahşer gününde bizim korkacağımız bir şey olmadığını, tasamız olmadığını da bilsinler.” der.

Hazret-i Hüseyin, Kûfelilere gönderdiği son mektubunda:

“-Yurdunuza vardık, sizi bekliyoruz Kerbelâ’da… Sizin için, sizin lehinize buradayız. Bu büyük nîmeti elinizin tersi ile itmeyin; şanınıza yakışır şekilde bizi karşılayın.” yazar.

Kays bin Arabî mektubu alır almaz yola düşer. Kûfe yakınlarında yolunu kesip götürürler Kays’ı, vali İbn-i Ziyad’a… Kays, nâme-i şerîfi göz açıp kapanana dek parçalayıp yutar. Dostun sırrı âşikâr edilmez zira… İbn-i Ziyad, onu şiddetle tutup:

“-Seni öldürmemi istemiyorsan, Hüseyin’e sövüp Yezid’e methiyeler düzeceksin, Kûfe halkına, câminin minberinden…”

Kays kabul eder. Minbere çıkınca ilk Âlemlerin Rabbi’ne hamd edip, Rasûlü ve Ehl-i Beyt’ine salât ü selâm getirip:

“-Hazret-i Hüseyin, Kerbelâ’da sizi bekliyor!” deyip mektubu ezberinden okur.

“-Gönderdiğiniz sayısız mektupla onun buralara geldiğini hatırlayın, ahdinize vefâ gösterin!” demektedir ki; henüz daha minberde konuşmasını bitirmeden Kays’ı hançerler Ziyad’ın askerleri, öldürülme emrini Yezid vermiştir.

Yezid’in emri ile İbn-i Ziyad, Hazret-i Hüseyin’e mektup yazıp; “Ya biat et Yezid’e ya da isyankâr îlan edilip öldürüleceksin.” demektedir.

Hazret-i Hüseyin mektubu okur okumaz mektubu getiren haberciye dönüp:

“-Eli boş döneceksin geldiğin yere, artık lüzum yok fazla söze!” demiştir.

BİR FÂNÎ MAKAM UĞRUNA

İbn-i Ziyad, Ömer bin Sa’d’ı çağırıp kendisinin nicedir istediği Rey valisi yapıldığını söyler. Tek şartı vardır: “Hüseyin ile sen cenk edeceksin. Son kez Yezid’e biat etmesini talep edip, kabul etmezse hepsinin boynunu vuracaksın.”

Babalarının yeni görevini duyan Ömer bin Sa’d’ın büyük oğlu, babasına:

“-Hangi şeytanmış seni kandıran, Hüseyin sırât-ı müstakîmden ayrıldı mı ki? Nasıl vuracaksın Allah Rasûlü’nün torununun boynunu!. Dedem Sa’d bin Vakkas, o Rasûlullah âşığı; Fâtımatü’z-Zehrâ’nın ciğerinin köşesini öldürmene râzı olur muydu?”

Ne çare ki Ömer bin Sa’d, hiç kimsenin sözünü duymaz. Tek düşüncesi Rey valiliğidir.

Rey valisi olmuş, beş bin kişilik ordu emrine verilmiştir Hazret-i Hüseyin ve Ehl-i Beyt’i katletmesi için. Bu haberi duyan yeğeni Hamza bin Muğîre:

“-Amca, Rabbinin huzûruna Hüseyin’in kanı ile çıkma!” demişse de dinlemez, sürer atını Kerbelâ’ya…

Hazret-i Hüseyin, ona şu teklifte bulunur:

“-Âilem, Harem-i Şerîf ya da başka bir yere, huzur içinde gönderilsin, benim de Şam’a gidip Yezid ile konuşmama izin verilsin.”

Kûfe valisi İbn-i Ziyad bu teklifi kabul etmez, kendince düşündükleri vardır.

“-Önce Kûfe’ye gelsin, buradan Şam’a birlikte gidelim!” demektedir.

Hazret-i Hüseyin bunun üzerine:

“-Ben buradan Şam’a gidiyorum. Çok istiyorsa benimle beraber gelmek, başımın üstünde yeri var.” diye cevap verir.

Hazret-i Hüseyin’in hiçbir şekilde Kûfe’ye gitmeyeceğini Şam’a gideceğini anlayan öfkeli İbn-i Ziyad, on bin asker daha yollar Kerbelâ’ya; üç azılı komutanı da tayin eder başlarına... Ordu, Fırat Nehri boyunca yerleşecek ve Hüseyin ve âilesine bir yudum su verilmeyecektir.

“-Kum içsinler, su yerine!” der İbn-i Ziyad...

Muharrem’in yedinci günüdür. Hazret-i Hüseyin’in gözüpek kardeşi Abbas, yaverleri ile kırbalara su doldurmuştur Fırat’tan… Bunu duyan Ömer bin Sa’d, nehrin kıyısına iki bin asker daha gönderir. Hazret-i Hüseyin, susuzluktan kavrulan minicik yavrular için dehşete düşüp konuşmak için Ömer bin Sa’d’ı çağırır:

“-Ey İbn-i Sa’d, rahmetli baban sana böyle mi vasiyet etti? «Allah Rasûlü’nün Ehl-i Beyt’ini susuzluktan öldür!» mü dedi? Mahşerde Kevser ırmağından nasıl su içeceksin, böyle davranırsan? Korkun, malının-mülkünün elinden alınması ise, sana veriyorum ne kadar malım mülküm varsa, aç suyun önünü…”

İbn-i Sa’d reddetti. Bir kez de Rasûlullâh’ın ashâbından İbn-i Hasin gitti Ömer’le konuşmaya… Ama şeytan her seferinde galebe çaldı. Zâlimler bir adım geri gitmedi. Kılıçtan başka çare kalmamıştı.

Ömer bin Sa’d’ın Hazret-i Hüseyin ile yaptığı bu görüşmeleri, zâlim komutanlardan Şemirr bin Zilcevşen, ânında İbn-i Ziyad’a haber ediyordu. Bunun üzerine İbn-i Ziyad, Şimr’e mektup yazıp bu mektubu Ömer’e vermesini, “Eğer Hüseyin ve Ehl-i Beyt’inin kendisine boyun eğmesini emrederse, Ömer’e itaat etmesini; yok sözüme itibar etmezse, önce Ömer’in başını, daha sonra Hüseyin ve Ehl-i Beyt’in başını vurmasını” emretti.

KÛFELİLERİN İHANETİ

Önce ölümle korkutulan Kûfelilere, şimdi Hazret-i Hüseyin ile savaşa ikna etmek için çuvallarla mal veriliyordu. Onlar da Hazret-i Hüseyin ile çarpışmaktan hoşlanmayan pek az kişi dışında Kûfe’yi boşalttılar ve hepsi Kerbelâ’ya gittiler.[1]

Bütün gece Hazret-i Hüseyin ve Ehl-i Beyt ibadet ederek niyazda bulundular. Muharrem’in onuncu günüydü. Teyemmüm abdesti ile kıldıkları sabah namazından sonra Hazret-i Hüseyin:

“-Ey Allâh’ım! Her üzüntüde, sıkıntıda en sağlam güvencim, her darlıkta ümidim Sen’sin. Hakkımdaki her işte benim en sağlam güvenç ve dayancım Sen’sin. Sen’in indirdiğin musîbetlerden, kalbe zaaf verecek, tedbirler azalıp yetişmeyecek, dostlar, arkadaşlar bırakıp ayrılacak, düşmanlar sevinecek ne kadar musibet ve kederler varsa, ben onların hepsinden şikâyetimi yalnız Sana arz eder, Sen’den başkasından yüz çevirir, Seni ister, Sana yönelirim.

Bütün darlıkta tasaları kaldıracak, açacak Sen’sin. Her nîmetin ikrâm edeni ve sevk edicisi, her iyiliğin sahibi, her dilek ve dayanağın en son varıp dayanacağı Sen’sin!” diyerek Allâh’a duâ etti, Allah Teâlâ’dan yardım istedi.

Yezid’in ordusu, Hazret-i Hüseyin ve Ehl-i Beyt’e hakaretler yağdırmaya, onları tahrik ederek, mânen zayıf düşürmeye çalışıyorlardı. Hakaretlerinde sınır tanımadılar. Üç koldan saldırıya geçtiler, susuz ve uykusuz sadece 72 kişinin üzerine…

Hazret-i Hüseyin, atına binmiş bir şekilde Kûfe halkına son kez seslendi. Daha sonra Kûfelilerin elinden canını kurtararak Medîne’ye kaçan, Dahhak bin Abdullah el-Mişrakî:

“-Vallâhi, ben, ne ondan önce, ne de ondan sonra onun konuşması gibi bir konuşma işitmedim!” demiştir.

Hazret-i Hüseyin şöyle seslenmişti:

“-Ey Kûfe halkı! Size ne kusur ettim de revâ gördünüz bana bu muâmeleyi… Şimdi benim nesebimi araştırınız ve bakınız ben kimim? Hele bir düşünün; beni öldürmek, haram ve mahfuz olan kanımı dökmek, size helâl midir? Ben Peygamber -aleyhisselâm-’ın kızının oğlu değil miyim? Ben Peygamberin vâsîsi, amcasının oğlu, Allâh’a îman ve Rasûlullâh’ın Rabbinden getirdiklerini tasdik edenlerin ilki olanın oğlu değil miyim? Şehidler seyyidi Hamza, benim babamın amcası değil mi? Çift kanatlı Câfer, benim amcam değil mi? Rasûlullah -aleyhisselam-’ın benim ve kardeşim hakkında, «Bunlar cennet gençlerinin seyyididir.» (Tirmizî, Menâkıb, 30/3768) hadîsini duymadınız mı? Hadi, bu hadîsten şüphe ettiniz; Peygamberin kızının oğlu olduğumdan şüphe edebilir misiniz? Bana haber verin; ben sizlerden birini öldürdüm de mi, yahut birinizi yaraladım da mı, yahut birinizin malını yok ettim de mi beni muhâsara ettiniz, bırakmıyorsunuz? Siz benden ne istiyorsunuz?”

Tek tek isimlerini sayıp düşman saflarında bulunan Kûfelilere mektuplarını gösterip:

“-«Askerler ve yardımcılar hazırlandı, hemen gel!» demediniz mi bana?”

Kûfeliler:

“-Biz böyle bir şey yapmadık!” diye inkâr ettiler.

“-Sübhânallah! Evet, vallâhi siz bütün bunları yaptınız. Ey insanlar, madem beni çağırmadınız o zaman beni bırakın, yeryüzünde emîn olan yerime gideyim.” dedi.

Ordu, Hazret-i Hüseyin’i serbest bırakmadı, bir taraftan da hakaretlere devam ettiler. Hazret-i Hüseyin ellerini açtı:

“-Ey Allâh’ım! Iraklılar beni aldattı, kardeşime yaptıklarını bana da yaptılar. Onları Sana havâle ediyorum, onlar ile benim Ehl-i Beyt’im arasında kararı Sen ver.”

Bu sırada içlerinden Hür bin Yezid ve beraberindeki birkaç kişi, Kûfelilerden ayrılarak Hazret-i Hüseyin’in saflarına girdi ve onlarla beraber ölene kadar savaştılar.

TARİHİN EN ACI KATLİÂMLARINDAN

Artık kıran kırana savaş başlamıştı. Otuz üç bin kişinin karşısında, yetmiş iki kişi durmaktaydı. Hazret-i Hüseyin, oğlu Ali Ekber dâhil bütün sevdiklerinin ölümüne tek tek şâhit oldu. Bu, çok derin bir acıydı. Annesinin kucağında susuzluktan bîtâp düşmüş süt çocuğu olan oğlu Ali Asgar’ı kaldırıp onun için su istedi. Ömer bin Sa’d’ın işareti ile Ali Asgar, çift ağızlı ok ile boğazından şehid edildi.

Öylesine büyük bir acı bırakmışlardı ki yüreklerde, sanki Ehl-i Beyt’e hiç merhamet etmeyerek, kendilerinin muhtaç oldukları Allâh’ın merhametini bitirmekteydiler. Allah katında hiçbir kurtuluş ümidi kalmamıştır Yezid’lerin... Gök dahî yapılan bu zulmün ağırlığını kaldıramadı.

Çoluk-çocuk demeden öldürdüler, bunların içinde Hazret-i Hüseyin’in kız kardeşi Hazret-i Zeyneb’in 9 ve 10 yaşlarında iki oğlu da vardı. Kadınları, çadırlar ile birlikte yakmaya kalktılar. İkindi namazını kılarken Hazret-i Hüseyin şehid edildi. Onun ve askerlerinin başını gövdesinden ayırıp, bedenlerini toprağın içinde ufalanıp belirsiz olana dek atlarına çiğnettiler.

Kerbelâ şehitlerinin yirmi üçünü; Hazret-i Hüseyin, ev halkı ve akrabaları teşkil eder. Şehit sayısı, 72’dir. Çadırlar ateşe verilir. Ehl-i Beyt’in ve onun ashabının her türlü eşyası talan edilir. Kadınların örtüleri üzerlerinden çekilip alınır. Kadınları iplerle bağlarlar. Zeynelâbidîn Ali bin Hüseyin çok hasta olduğu için çadırında kalmıştır. Nasılsa onu bırakmalarını söyler Ömer bin Sa’d... Onu da zincire vururlar. Kerbelâ’dan Kûfe’ye, oradan Şam’a esirler gibi dolaştırılırlar. Kûfe sokaklarında yetmiş iki şehidin kesik başını gezdirip, zorla seyrettirdiler Ehl-i Beyt kadınlarına... Baş açık dolaştırılan Ehl-i Beyt kadınları, utançtan saçları ile örtmüşlerdi yüzlerini… Sonunda Şam’ın karanlık zindanlarına atılırlar.

Hasan Basrî’nin dediği gibi:

“-Yeryüzünde kitle hâlinde böyle bir âile katliâmı görülmemiştir.”[2]

Kûfe leşkerleri, Kerbelâ’dan çekilip gidince, Gadıriye köylüleri, Kerbelâ şehitlerini bir günde defnederler. Hazret-i Hüseyin’in kabrini belirsiz etmek için kırk gün sonra kabrin bulunduğu yere Fırat’tan su salınmıştır. Esed oğullarından bir bedevî, Hazret-i Hüseyin’in kabrini araştırır. Kabri bulmak için toprakları avuç avuç alıp koklamaktadır. Kokusunun güzelliğinden kabri bulur.

“Düşmanlar onun kabrini belirsiz etmek istediler,

Hâlbuki kabrinin hoş kokulu toprağı, kabrine delâlet edip durmaktadır!” beytini söyler bedevî…[3]

ŞEHİDLERİN NÂMI DİLLERDEDİR!

Bütün bunları okuyup da Ehl-i Beyt için hüzünlenmemek elde değil!.. Lâkin vâsıl oldukları şeref, şehidliktir ve şehidin kanı zâyî olmaz! Şehidin nâmı unutulmaz. Yalan, dalavere yıkılır yok olur da hakikat ve şeref unutulmaz. Zâlimler, kaderlerini kendi elleri ile yoğurduklarını sanarak bütün detaylara dikkat ederek tuzaklar kurarlar, bunlara arzularına ulaşmaları için izin de verilir. Daha sonra zulüm denizinde kendileri boğulurlar.

Cenâb-ı Hakk’ın bir zâlime engel olmadan istediği tuzakları uygulamasına fırsat vermesi, o zâlime kurulan en büyük tuzaktır. Rahmân’ın zâlime müdâhale etmemesi, anlayan için en büyük müdâhaledir. Hâinlerin muzaffer olması, ehl-i hakîkatin acı çekmesi; oyun ve eğlenceden ibaret olan bu dünyada görüldüğü gibi değildir âhirette… Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi, “Bu dünyada nallar ters çakılmıştır.” Ağlayan ağlar değil, gülen de güler değildir. İşin aslı, âhirette ortaya çıkar. Bugün bir fırsat verilse bize ve Ehl-i Beyt’e:

“-Bugünkü aklınız olsa idi Kerbelâ’ya gider miydiniz?” diye sorsak, hepsi birden “Evet!” diyecektir. Çünkü Allâh’ın kulu için takdîri, kulu için en hayırlı olandır.

Hazret-i Hüseyin’in bu büyük hâdiseyi yüce makama havâle etmesi ile dâvâ dosyası açılır Arş-ı Âlâ’da… Hazret-i Hüseyin:

“-Ey Allâh’ım, onlar ve kavmimizden olanlarla aramızda Sen hükmünü ver.” diye duâ ederek bu büyük dâvâyı Cenâb-ı Hakk’a havâle etmiştir.[4] Şu anda dâvânın görülmesini bekleyen binlerce insan var, tutuklu olarak kabirlerinde... Açılan bir dâvâ varsa, kişilerin konuşmasının pek de bir mânâsı yoktur şu anda... Sadece ibret alıp duâ eder, derinden sevgi ve saygımızı, salât ve selâm larımızı iletiriz Ehl-i Beyt’e…

EHL-İ BEYT GÖZÜNDEN

Hazret-i Hüseyin’in baba bir kardeşi Muhammed Hanefî, bu hadisede benim gözlerimi kendisinden ayıramadığım çok önemli bir zât oldu ve onun gözünden Kerbelâ’yı okumak, acı içinde yanan kalbime iyi geldi:

“O, bir melhame (büyük bir savaş), çetin bir öldürme vakası idi. Hüseyin’in alınyazısı idi. Allah onu bununla şereflendirmek, o kavim karşısında derecelerle yükseltmek, başkalarını da alçaltmak için ona bunu nasîb etmişti.” buyuruyordu.

Yâsîn Sûresi’nde okuduğumuz “elçilere yardım etmek için gelip de taşlanarak öldürülen” Habîb-i Neccar, “testere ile kesilerek şehid edilen” Hazret-i Zekeriyya, “başı gövdesinden ayrılan” Hazret-i Yahya, “çarmıha gerilmek istenen” Hazret-i Îsâ’nın başına gelen hâdiseler, kendi elleri ile yaptıklarından kaynaklanmıyordu. Bazı hâdiseler, kişinin makamını yükseltmek; mazlûmun, zâlimin karşısında duruşunu ümmet-i Muhammed’e göstermek ve her ne olursa olsun kazananların dâimâ mazlumlar olduğunu görmek için çok önemlidir. Bu mübarek insanlar, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara öğretmek istediği bazı mevzuları, şahıslarında sergilediği, çok ama çok kıymetli kullardır. “…Allâh’ın emri yerine gelir.” (en-Nisâ, 47) “…Allâh’ın emri, behemehal yerini bulan bir kaderdir.” (el-Ahzâb, 38)

Abdullah bin Abbas, rüyasında Peygamber Efendimiz’i görüp bir şişede dolu olan Hazret-i Hüseyin ve dostlarının kanını, Cenâb-ı Hakk’a takdim etmeye gittiğini, derin bir üzüntü içinde söylemiş ve ertesi günü de Hazret-i Hüseyin’in şehâdet haberi gelmiştir.[5]

Aynı zaman diliminde Hazret-i Ümmü Seleme de rüya görmüştü. Rüyasında Peygamber Efendimiz, saçı-sakalı toz toprak içinde, ağlar vaziyettedir ve:

“-Ben Hüseyin’in şehâdetinde bulundum.” demektedir.

Hazret-i Hüseyin’in şehâdet haberi gelince, ilk Ümmü Seleme:

“-Eyvah Hüseyin’im, eyvah Rasûlullâh’ın oğlu!..” diyerek feryat etmişti. O güne kadar Medîne’de böyle bir gözyaşı görülmemiştir. Medîne kadınlarının feryatları, Medîne’yi yerinden oynatır. Akîl bin Ebû Tâlib’in kızı, beraberindeki Medîne kadınları ile tasalı:

“-Peygamberimiz, «Ben aranızdan ayrıldıktan sonra size zürriyetimi ve ev halkımı vasiyet ederim.» (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 36) buyurmamış mıydı? Şu hâle bakın, onlardan bir kısmı esir edilmiş, bir kısmı kanlara bulanmış.” diyerek ağlarlar.

İbn-i Sîrîn, “Kadınlar Yahyâ -aleyhisselam-’dan sonra, Hüseyin’e ağladıkları kadar hiç kimseye ağlamamışlardır.” der.[6]

Hazret-i Hüseyin’in şehâdeti ile Cebrâil -aleyhisselâm-’ın daha önceden Peygamber Efendimiz’e verdiği haber tasdik olunmuş oldu. Bu bilgiyi Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ümmü Seleme’ye söylemiş, o da vukû bulana kadar gizlemeyi tercih etmişti.[7]

Abdullah bin Abbas, Yezid’e yazdığı mektupta, “İnsanlara şirin görünmek için yas tutturduğunu söylüyorsun. Sana inanmıyorum. Sen işin sonunu düşünmeyen, zayıf, hafif akıllı bir adamsın. Sen Hüseyin’i keyif, arzu ve eğri görüşün üzerine şehid ettin. Hüseyin’i Abdülmuttalib oğullarının karanlıkları aydınlatan yiğitlerini kızgın kumlar üzerinde leşkerlerine vurdurup yere serdin. Onları kumlara, topraklara, kanlara bulanmış vaziyette çırıl çıplak kefensiz bıraktın da rüzgârlar üzerlerine toprak savurdu. Parçalanan cesetlerini kurtlar, dişlerine takıp oradan buraya gezdirdiler, sırtlanlar kurtlardan kapıp inlerine götürdüler. Nihayet o cesetleri sen değil, Allâh’ın takdir ve nasip ettiği kişiler, geceleyin bütün parçaları toparlayarak kefenleyip defnettiler. Bu unutulmayacak, sen de hiçbir zaman unutmayacaksın.” diyordu ki, doğru idi.

NEDAMET GETİRİLMEYEN GÜNAHLAR!

Bu, artık Yezid’in unutmak istese de unutabileceği bir durum değildi. Aynı Kâbil’in kardeşini öldürüp, ağır bir pişmanlığı ömür boyunca duyması, fakat tevbeyi Cenâb-ı Hakk’ın nasîb etmemesi gibi idi.[8]

Kerbelâ hâdisesinde Ehl-i Beyt’in erkekleri şehid olarak en güzel makamlara yerleşmişlerken, sağ kalan Ehl-i Beyt kadınları için hayat gerçekten zorlaşmıştır. Hazret-i Hüseyin’in sadece Muharrem’in onuncu günü yaşadığı sevdiklerini kaybetme acısını, Ehl-i Beyt kadınları bir ömür yaşamışlar, acıları bir türlü dinmemiştir.

Kerbelâ hâdisesini bizlere tam olarak bütün detayları ile aktaranlar, Hazret-i Hüseyin ile birlikte bu sürece katılmış olan Ehl-i Beyt kadınlarıdır. Özellikle Kerbelâ hâdisesinde Hazret-i Hüseyin kadar Hazret-i Zeynep de önemlidir. Esir alınan yeğenlerine, kardeşlerine sahip çıkmış; Ehl-i Beyt’e hakaret etme cüretini gösterenlerle mücadele edip yüzlerine hakkı haykırmıştır. Cenâb-ı Hak, Kerbelâ hâdisesini bizlere, zâlimlerin kışkırtıcı hakaretleri karşısında duygusal zekâsı çok yüksek bir kadının gözünden insanlığa empati kurdurur.

Esirler, Ubeydullah bin Ziyad’a götürülmek üzere yola çıkarıldıklarında şehidlerin yanından geçirilmişler, bu arada kadınlar feryâd edip dövünmeye başlamışlardı. Hazret-i Zeyneb:

“-Âh yâ Muhammed! Semânın bütün melekleri Sana salât ü selâm etsin. İşte Hüseyin düzlükte yatıyor, kanlara boyanmış, âzâları kesilmiş. Sen’in kızların ise esir alınmış, zürriyetin tek tek öldürülmüş. Rüzgâr onların üzerine toprak savuruyor!” diyerek hem kendisi ağlamış, hem de dost-düşman herkesi ağlatmıştır.[9]

Esirler, İbn-i Ziyad’ın huzuruna çıkarıldıklarında Hazret-i Zeynep, en âdî elbiselerini giyerek tanınmaz bir hâle gelmişti. İbn-i Ziyad, Hazret-i Zeyneb’e dönerek:

“-Hamd olsun Allâh’a ki, ayıp ve kusurlarınızı ortaya dökerek sizi rüsvay etti, öldürdü. Ortaya attığınız gülünç ve boş beyanlarınızı yalana çıkardı.” dedi.

Hazret-i Zeynep:

“Hamd olsun Allâh’a ki, Muhammed -aleyhisselâm-’a mensûbiyetle bizi şereflendirmiş ve bizi hususî bir temizlik ile günah kirlerinden de temizlemiştir. Hayır!.. İş, hiç de senin dediğin gibi değildir. Allah, ancak fâsıkları rezil ve rüsvay eder; fâcirlerin asılsız laflarını yalan çıkarır.” diye cevap verdi.

İbn-i Ziyad:

“-Ehl-i Beyt’inize Allâh’ın nasıl yaptığını görüyorsunuz ya?” diye sorunca; Hazret-i Zeynep, Uhud şehidleri ile ilgili “…Üzerlerine öldürülmek yazılmış, takdir edilmiş olanlar, muhakkak, yatacakları, öldürülecekleri yerlere çıkıp gideceklerdi.” (Âl-i İmran, 154) âyetini okuduktan sonra:

“-Allah seninle onları âhirette bir araya getirecek; Allâh’ın huzurunda onlarla muhâkeme olacak, dâvâlaşacaksınız.” dedi.

İbn-i Ziyad, bu sözlere çok kızıp, Hazret-i Zeyneb’e işkence yapmak istese de kendisine engel oldular.

Yine de içindeki öfkeyi dindiremeyen İbn-i Ziyad:

“-Allah senin Ehl-i Beyt’inden, taşkınlık ve azgınlıkta direnenleri, ileri gidenleri böyle yok etmekle, içimin derdini giderdi, beni ferahlattı.” deyince Hazret-i Zeynep kendini tutamayarak ağlamış:

“-Sen benim yetişmiş yiğitlerimi öldürdün! Ehl-i Beyt’imi yok ettin! Âilemin en şereflilerini, büyüklerini, yükselen dallarımı kestin, biçtin! Soyumu, kökümü koparttın, kuruttun. Eğer senin, bunlardan derdin iyileşebiliyorsa, rahatlayabiliyorsan rahatla ve iyileş bakalım!” diyerek cevap verdi.[10]

Ali bin Hüseyin (Zeynelâbidîn), Kerbelâ günü hasta olduğu için çadırda kalmış, savaşa iştirak edememişti. Çadırda hasta hâlinde onu bir Kûfeli alarak evine götürdü. Durumu kendisi şöyle aktarır:

“-Kûfelilerden bir adam, beni gizledi; bana çok ikram etti. Her içeri giriş ve çıkışında ağlıyordu. Kendi kendime adam çok vefâlı, hayırlı deyip ona güvendim. Nihayet İbn-i Ziyad’ın tellâlı:

«-Ali bin Hüseyin’i kim bulmuşsa getirsin, ona üç yüz dirhem bahşiş vereceğiz.» diye bağırınca vallâhi yine ağlıyordu. Ellerimi bağladı ve onların yanına götürdü. Onlara teslim edip üç yüz dirhem aldı. Ben ise ona bakakalmıştım.”[11]

İbn-i Ziyad, esirler içinde Hazret-i Hüseyin’in oğlu Ali bin Hüseyin’i görünce, onunla da bir süre tartıştıktan sonra öldürülmesini emretti. Hazret-i Zeynep:

“-Ey İbn-i Ziyad! Bizden öldürdüğün kimseler yeter. Bizim kanlarımızı içmeye kanmadın mı? Bizden bir kimse bıraktın mı?” diyerek Ali’nin boynuna sarılır ve sözlerine devamla:

“-Eğer mü’min isen, Allah adına senden şunu istiyorum; şayet onu öldürürsen beni de onunla birlikte öldür!” dedi. Bunun üzerine İbn-i Ziyad, Ali bin Hüseyin’i öldürmekten vazgeçti.[12]

ÇARPITILAN HAKİKATLER

İbn-i Ziyad, bu hâdise sürecinde öldürülen Ehl-i Beyt için, “…Onu muhakkak Allah öldürdü…” (el-Enfâl, 17) âyet-i kerîmesini Ali bin Hüseyin’e söyleyince, o: “Allah ölenin ölümü zamanında, ölmeyenin de uykusunda ruhlarını alır…” (ez-Zümer, 42) meâlinde âyet-i kerîme ile “Allah izin vermedikçe hiç kimse için, ölmek yoktur…” (Âl-i İmrân, 145) âyet-i kerîmesini, İbn-i Ziyâd’a cevaben yüzüne okur.

İbn-i Ziyad, esirleri Kûfe’den Şam’a, Muaviye’nin oğlu Yezid’e gönderir. Esirler Yezid’in huzuruna getirilince, Şamlı bir adam ayağa kalkar ve:

“-Bunların esirleri bize helâldir!” deyip, Hazret-i Ali’nin kızı Fâtıma’yı kastederek:

“-Bunu bana bağışlayıver.” der.

Fâtıma, korkusundan, ablası Zeynep’in elbisesine sarılır. Zeynep:

“-Yalan söyledin ve alçaklık ettin; bu iş ne sana, ne de ona helâl değildir!” deyince, Yezid öfkelendi ve:

“-Allâh’a yemin ederim sen yalan söyledin. Bu bana düşer ve ben ona bağışlamayı istersem bağışlayabilirdim.” der. Zeynep:

“-Aslâ! Vallâhi sen dînimizden çıkıp başka bir dîne girmedikçe, Allah, bunu sana helâl kılmış olamaz!” diyerek karşılık verdi. Yezid yine gazaba geldi ve:

“-Sen bana bu şekilde karşılık mı veriyorsun? Dinden, olsa olsa senin baban ve kardeşin çıkmış olabilir.” deyince; Hazret-i Zeynep:

“-Allâh’ın dîni ile babamın, kardeşimin ve dedemin dîni ile sen de, baban da, deden de hidayet buldunuz!” diye cevap verdi. Bu sefer Yezid:

“-Ey Allâh’ın düşmanı! Yalan söylüyorsun.” deyince, Zeynep’in:

“-Sen emir olduğun hâlde, haksızlık ediyor ve hakarette bulunuyorsun.” sözü ile Yezid utandı ve sesini kesti. Daha sonra esirler, oradan çıkarılıp Yezid’in odalarına yerleştirildiler. Yezid’in âile efradı, tek tek onlara tâziyede bulundular, onlardan alınan malları ziyadesiyle geri verdiler.[13] Esaret zamanı bittikten sonra Yezid, kamuoyunu kendi lehine çevirmek için esirleri sağ sâlim Medîne’ye gönderdi.

Kerbelâ hâdisesinden sonra Ehl-i Beyt’e zulmeden hiç kimse iflah olmadı. Kimisi delirdi, yokluk ve kıtlık ile âilesi harab oldu. Ehl-i Beyt’in intikamını almak için oluşturulan “Tevbeciler” ve “Ehl-i Beyt fedâîleri” tarafından tek tek öldürüldüler. Bu oluşumların hiçbirinde Ehl-i Beyt yer almadı, onlar intikam peşine düşmediler.

Ömer bin Sa’d, Hazret-i Hüseyin’in ölümünden sora İbn-i Ziyad’ın yanına gelince, İbn-i Ziyad ısrarla, Hüseyin’in öldürülmesi hususunda, “Ehl-i Beyt’i bulduğun yerde öldür!” emrini yazıp gönderdiği kâğıdı bulup kendisine vermesini istedi. Ömer bin Sa’d ise, o kâğıdı asla İbn-i Ziyad’a vermemiş:

“-Vallâhi o Medîne’de bana çatacak olan Kureyş’in kocakarılarına karşı kendimi savunmak için benim yanımda kalacaktır. Kimseye de vermeyeceğim. Ben sana Hüseyin hakkında tavsiyede bulunmuştum, ama sen beni dinlemedin.” diye cevap vermiştir.

Bunu işiten İbn-i Ziyad’ın kardeşi:

“-Ömer doğru söylüyor. Vallâhi Hüseyin öldürülmese idi de İbn-i Ziyad’ın oğulları kıyamete kadar burunlarında halka ile köle olsalardı daha iyiydi.” demiştir.

İbn-i Ziyad’ın annesi Mercâne ise, oğlu İbn-i Ziyad’a: “Sen Rasûlullâh’ın kızının oğlunu öldürdün! Cennet yüzü göremezsin artık!.” diye devamlı çatardı.

Yezid bin Muâviye’nin ölümü üzerine öldürülmekten korkup Basra’dan Şam’a kaçan İbn-i Ziyad, kendisine:

“-Ehl-i beyt’e yaptıklarına pişman oldun mu?” diye soranlara:

“-Ben Hüseyin’i öldürdüm, ama mü’minlerin emîrine ve ümmetin topluluğuna karşı koymaya kalktığı için öldürdüm. Mü’minlerin emîri de bana yazdı ve onu öldürmemi istedi.” diye cevap verdi. Yaptığı zulme pişman değildi.

“-Eğer bu yanlış bir hareket idiyse, sorumluluk Yezid’e düşer, o emretti.” derdi.[14]

Yezid bin Muâviye ise Ehl-i Beyt’in kesik başlarını görünce gözleri yaşarmış:

“-Ben sizden, sizin tâatinizden, Hüseyin’in öldürülmesinden başka türlü bir hareket bekler ve isterdim. Allah Sümeyye’nin (Mercâne’nin) oğluna lânet etsin. Vallâhi Hüseyin ile ben buluşsa idim, konuşsa idim onun suçunu bağışlar, kendisini bırakırdım.” dedi.[15]

Başka bir rivayette de Yezid, İbn-i Ziyad’ın Hazret-i Hüseyin tarafından yapılan teklifleri kabul etmeyip onu ve yakınlarını şehid etmekle, Müslümanları kendisine kinlendirdiğini ve kalplere düşmanlık tohumu ektiğini söyleyip:

“-Allah, Mercâne’nin oğluna lânet etsin.” diye bedduâ ederdi.[16]

Yezid, İbn-i Ziyad’a lânet edip kızmakla birlikte; İbn-i Kesîr’in el-Bidâye ve’n-Nihâye’sinde dediği gibi, İbn-i Ziyad’ı ne azletmiş, ne cezalandırmış, ne de toplum önünde kınamıştı.

Tarihin sayfalarında yazılan bir diğer acı hâdise ise; Hazret-i Hüseyin’in kesik başına, dişlerine ve ağzına değneği ile vuran Yezid’in bu hakaretine dayanamayıp müdahale eden, Peygamber Efendimiz’in ashâbından Ebû Berzetü’l-Eslemî’nin sözlerinde gizlidir:

“-Onun ağzından ve dişlerinden değneğini çek ki, ben arada sırada Allah Rasûlü’nün onları öptüğünü görmüştüm. Ey Yezid! Sen kıyamet günü Allâh’ın huzuruna İbn-i Ziyad, kayırıcın olduğu hâlde çıkarılacaksın. Hüseyin ise şefaatçisi Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olduğu hâlde gelecek ve Allâh’ın huzuruna çıkacaktır.” deyip Yezid’in yanından ayrılmıştır.[17]

Yaptığı hatanın çok büyük olduğunu görüp, kamuoyuna kendisini mâzur göstermek için uğraşan Yezid, Şamlılara şunları söyler:

“-Bilir misiniz, bu neden oldu? Hüseyin; «Babam Ali, onun babasından daha hayırlıdır!» diyordu, doğrudur. «Anam Fâtıma, onun anasından hayırlıdır!» diyordu, doğru idi. «Benim dedem, onun dedesinden hayırlıdır!» diyordu doğru söylüyordu. «O hâlde ben ondan daha hayırlı olduğuma göre, ben halife olmalıyım!» diyordu. İşte burası yanlış!.. Çünkü bu, onun görüşüdür, kendi anlayışıdır. Şu âyeti bilmez misiniz? «Ey mülkün sahibi Allah! Mülkü dilediğine verir, dilediğinden alırsın. Dilediğini azîz eder, dilediğini zelîl edersin. Hayır yalnız Sen’in elindedir. Şüphe yok ki Sen, her şeye hakkı ile kâdirsin!» (Âl-i İmrân, 26) âyetini okumamış galiba...”[18]

TİMSAH GÖZYAŞLARI

Âdetler, vicdandan önce geliyor olsa gerek ki, Muâviye hânedânının kadınları, istisnâ dahî olmadan Hazret-i Hüseyin’in kardeşleri, kızları ve kadınlarını karşılamış; Hazret-i Hüseyin için üç gün üç gece yas tutmuşlardı. Yezid:

“-Kureyş’in büyüğü için ağlamak, ona düşen bir hak ve vazifedir!” diyerek kadınlarına emretmiştir.[19]

Yezid, Ali bin Hüseyin’e:

“-Ey Ali! Baban, benimle akrabalık ilgisini kesmişti. Hakkımı bilmek, tanımak istememişti. Hâkimiyet ve saltanatımı elimden alıp çekmeye kalkışmıştı. Bak, Allah ona ne yaptı?” deyince, Ali bin Hüseyin:

“-«Gerek yerde, gerek nefislerinizde herhangi bir musîbet vukua gelmemiştir ki, bu bizim yaratmamızdan önce, mutlaka kitapta yazılmıştır. Şüphesiz ki bu Allâh’a göre çok kolaydır. Allah bunu elinizden çıkana tasalanmayasınız, O’nun size verdiği ile de sevinip şımarmayasınız diye yazmıştır. Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.» (el-Hadîd, 22-23) meâlindeki âyetleri okumuş, Yezid ise:

«Size çarpan musîbet kendi ellerinizin işleyip kazandığı günahlar yüzündendir. Bununla beraber Allah birçoğunu affeder de musîbete uğratmaz.» (eş-Şûrâ, 30) meâlindeki âyeti okuyup:

“-Bu, sana ve babana o âyetten daha münasiptir.” demiştir.

Kerbelâ hâdisesinde Yezid ve taraftarlarının kendilerini haklı çıkarmak için kullandıkları âyetler ve Hâricîlerin Hazret-i Ali’yi tekfir etmek için kullandıkları âyetlere baktığımız zaman, “Kur’ân-ı Kerîm; fâsıkın fıskını artırır, mü’minin îmânını artırır!” sözünü doğrular mahiyette olduğunu görürüz. Nitekim Allah Teâlâ:

“Biz Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o mü’minler için bir şifâ ve rahmettir; zâlimlerin ise sadece ziyânını arttırır.” (el-İsrâ, 82) buyuruyor.

O sebeple Hazret-i Ali, Hâricîlerle görüşmesi için elçi olarak Abdullah bin Abbas’ı göndereceği zaman:

“-Onlarla Kur’ân-ı Kerîm âyetleri ile konuşma! Onlar, Kur’ân âyetlerini senin kadar iyi bilir. Sana delil getirecek kendi hevâlarına göre âyet bulurlar. Sen onlarla Sünnet ve hadîsler ile konuş, o zaman susacaklardır.” sözünü hatırlayıp, o büyük ilmin kapısını hayırla yâd etmemek olmaz.

EHL-İ BEYT VE SİYASET

Tarihin ilerleyen dönemlerinde Ehl-i Beyt’in siyasete dâhil olmadığı görülür. Bu, her ne kadar Kerbelâ’da Hazret-i Hüseyin’in ve daha önceki süreçlerde Hazret-i Ali, Hazret-i Hasan’ın yaşadıkları talihsiz hâdiseler sebebi ile olsa da Kerbelâ hâdisesi ile Cenâb-ı Hakk’ın Ehl-i Beyt hakkındaki murâdının siyasetten uzak; ilim, hikmet ve irfan ile meşgul olmaları olduğuna kânî oldular.

Muhammed Hanefî, Ali bin Hüseyin (Zeynelâbidîn), oğlu Muhammed el-Bâkır ve torunu Câfer-i Sâdık, siyâsî hareket üstlenmemiş, aktif siyasetten uzak durmuşlardır. Zaman zaman Emevî halifeleri, Ehl-i Beyt’i siyâsî endişelerle farklı yerlere sürgün etmişler, bazıları da sürgün edilmeyi beklemeden onların bulunduğu yerlerden uzaklaşmış, başka yerlere yerleşmişlerdir. Bu da İslâm Âlemi için rahmet olmuştur.

Seyyid Ahmed-i Yesevîler, İslâm tasavvufunu Anadolu’ya Ehl-i Beyt’in örnekleri ile anlatmışlar; Ehl-i Beyt torunlarından pek çok evliyâ Anadolu’ya yerleşip, halkı irşad etmişlerdir. Seydişehir’e gelip yerleşen Konya halkını irşad eden Harun-i Velî Hazretleri de Hazret-i Hüseyin evlâdıdır. Osmanlı’ya yön veren Şeyh Edebali, büyük velî Emir Sultan; Ehl-i Beyt torunu Allah dostlarıdır. Ahmed Rufâî Hazretleri gibi çok büyük mutasavvıflar Ehl-i Beyt torunudur.

Cenâb-ı Hak, sağ ve sol taraflarımıza yapıp ettiğimiz her şeyi kaydeden bir melek yerleştirdikten sonra, kendi Esmâ-i Hüsnâ’sından “el-Habîr”, “es-Semi‘”, “el-Basîr”, “er-Rakîb”, “el-Alîm”, “eş-Şehîd” vb. isimleri ile her şeyin kendi katında mükemmel biçimde bilindiğini kullarına haber verir. Kulların ileri sürdükleri mazeretlere, bu kadar hak bilginin yanında itibar edilmeyeceğini bilmek gerekir. Doğru düşünüp, doğru davranmaya engel olan hırs, hased, kin ve nefretten uzak olmak gerektiğini bilmek gerekir.

Her ne kadar hâdiseleri kendi istek ve arzularımız doğrultusunda yönlendirmeye çalışsak da gerçeklerin noktası virgülüne kaydedildiği o yüce makamda kulunun sadece sırrını değil; hafîsini, ahfâsını dahî bilen bir Rab karşısında, diller konuşamaz olacaktır. O büyük mahkeme mahşerde kurulduğu zaman Ehl-i Beyt’e yapılan bu zulme dayanamayan bütün ümmet-i Muhammed dâvâya dâhil olacak ve bütün ümmeti ilgilendiren bu hâdisenin gerçek yüzü, en ince detayı ile görülecektir. Mahkeme çok âdil olan Rahmân’ın huzurunda kimseye zulmedilmeden yapılacak; aklar, karalar, zâlimler, mazlumlar ayan beyan seçilecektir. Hamd olsun ki, bu böyledir; âhirete inanmak kadar kişiye huzur veren başka bir şey var mıdır?

İNTİKAM BİRLİKLERİ

“Akıllı kişi ona derler ki; işin sonunu, başında görür!” buyurur Hazret-i Mevlânâ... İşin sonunu başında göremeyenler de iş işten geçtikten sonra pişman olurlar, lâkin giden geri gelmez. Kûfeli Ehl-i Beyt taraftarları, hem Hazret-i Hüseyin’i çağırıp, hem de ona yardım etmeyerek, onca Ehl-i Beyt’in şehid olmasına sebep oldukları için çok büyük günah işlediklerini anlamış ve çok pişman olmuşlardır. Kendilerini kınamış ve üzerlerinde bulunan kanı, ancak Kerbelâ’da Ehl-i Beyt’i şehid edenleri tek tek öldürmek sûreti ile temizleyeceklerine inanmış ve “Ehl-i Beyt Fedâîleri”ni oluşturmuşlardır. Bunlara “Tevbeciler” ve “Fedâîler Birliği” de denilir.

Bunlar Ehl-i Beyt’i şehid edenleri işkencelerle öldürerek, yer yer yakarak, kendilerinden kaçan ya da zor yakaladıkları kişilerin evlerini yakarak, güyâ günahlarını temizlerken yeni bir günaha girdiler. Hazret-i Hüseyin’in kabrinin başına gidiyor, ona rahmet dileyip kendileri için istiğfar getiriyorlardı. Ehl-i Beyt, aslâ onlardan taraf olmamıştır. Ne gariptir ki bu ekip, Yezid’in ölümünden sonra intikam almaya başlamıştır. Sırf bu bile, bu hareketin samimiyetini sorgulamak için yeterlidir.

Böyle hâdiseleri okurken, insanın ürperdiği noktalar da olmuyor değil!.. Şimdi hâdiselerin tamamı bittiği için, kimin safında olduğumuzu çabucak belirliyoruz, lâkin yaşanmaya başlanan yeni bir hâdisede takınacağımız tutum İbn-i Ziyad gibi, Ömer bin Sa’d gibi, Yezid gibi olabilir mi? Kaçımız Hazret-i Hüseyin gibi, Hazret-i Zeynep gibi yiğitçe davranabiliriz? Bunların cevapları, bir çırpıda verilebilecek cevaplar değil!.. O zaman Müslüman, taraf olurken dahî insaflı olmalı, Allâh’ın merhametini ve hidayetini samimi olarak daima istemelidir.

Râbiatü’l-Adeviyye Hatuna:

“-Allâh’ı sever misin?” diye sorulunca:

“-Evet, O’nun sevgisi kalbimi doldurdu.” diye cevap vermiş. Bu kez:

“-Şeytan hakkında ne dersin veya düşünürsün?” diye sorulunca, şu cevabı vermiştir:

“-Allah sevgisi kalbimi öyle doldurdu ki, şeytanı düşünecek vakit kalmadı.”

Victor Hügo’nun Sefiller romanında, yasalara aşırı düşkün ve suçlulara duyduğu nefret ile empati eksikliği olan polis müfettişi Javert’in tek gayesi, dâimâ suçlu olarak kabul ettiği, Jean Valjean’ı yakalamak ve cezalandırmaktır. Kendisinin hayatını kurtardığı, kaç kez kendisini öldürebilecekken öldürmeyen, çünkü gerçekten özünde iyileşen Jean Valjean’ı en çaresiz ânından istifade edip yakalayınca sorar:

“-Benden nefret ediyor musun?”

Jean Valjean’ın cevabı, Ehl-i Beyt düşmanı, Kerbelâ zâlimleri için hissetmem gereken duygunun tam da târifini yapıyordu.

“-Nefret etmiyorum. Sana dair hiçbir şey hissetmiyorum.”

“-İşte bu!” dedim. Hissetmem gereken bu… Benim Ehl-i Beyt sevgimin Yezid’den nefret etmeme ihtiyacı yok. Yezid’e dair hiçbir şey hissetmemi de gerektirmez. Aynı Râbiatü’l-Adeviyye’nin söylediği gibi, “Kalbim Allâh’ın sevgisi ile o kadar dolu ki, şeytandan nefret etmeye vaktim yok benim.”

“Allâh’a göre ve Allah için sevmek, nefrete ve sövgüye borcu olmayan sevgi demektir.”

Bu cümle, Prof. Dr. Ekrem Demirli Hoca’ya ait olup, ufkumu açan bir cümledir. Ancak şu da bir hakikattir ki, Allah için olan sevgi ne kadar zarûrî ve şiddetliyse, Allâh’a savaş açmış kimselere karşı nefret de o kadar zarûrî ve şiddetli olmalıdır. Ve bu, birbirinin olmazsa olmaz parçasıdır.

İKİ FARKLI ÇİZGİ

Bugün Ehl-i Beyt’e yaklaşım olarak iki farklı görüş vardır. Dînî hayatın merkezine Peygamber Efendimiz’in âilesini yerleştiren “Şia” (Hazret-i Ali, Ehl-i Beyt taraftarlığı) ve dînî hayatın merkezine sahâbe uygulamasını içerecek şekilde sünneti yerleştiren “Ehl-i Sünnet”… İkisi de bugün en çok savunucusu olan mezheplerdir.

Şia, Ehl-i Beyt sevgimizi eksik bulup Ehl-i Sünnet’i eleştirir. Burada kastettiği Hazret-i Hüseyin ve Ehl-i Beyt’i çok sevmek değildir. Çünkü bu şekilde yaklaşılırsa, Ehl-i Beyt’i sevmeyen yoktur. Şia, yani Ehl-i Beyt ve Hazret-i Ali taraftarlarının savunduğu, Peygamber Efendimiz’den sonra nübüvvet müessesesi, yani peygamberlik müessesesinin bitmediğidir. Onlar, insanların kurtuluşu için dâimâ peygamberlere ihtiyaç olduğunu ve her dönemde O’nu temsil eden bir “İmam”ın bulunmasının zarurî olduğunu savunurlar ve Peygamber Efendimiz’in vekîlinin Hazret-i Ali ve Ehl-i Beyt olduğuna inanırlar. Ehl-i Beyt’e Peygamber kadar önem verir, peygamberlerin sıfatlarına Ehl-i Beyt’in de sahip olduğunu söylerler. Onlar da mâsumdur, günahsızdır, zekîdir, güvenilirdir, tebliğ vazifeleri devam eder. Şia ya da Hazret-i Ali taraftarları, tâbiri câizse Peygamber’den boşalan nübüvvet otoritesini, peygamber vasıflarına sahip Ehl-i Beyt imamlarının dolduracağına inanırlar.

Mensubu olduğumuz Ehl-i Sünnet ise, Peygamber Efendimiz’in vefatı ile birlikte nübüvvetin bittiğine inanıp, “Geride sadece Kitap ve Sünnet vardır!” diyerek gerçekçi bir tutum takınırlar. Ehl-i Sünnet, Ehl-i Beyt’i sevse bile, Şia gibi düşünmez. Ehl-i Beyt imamlarını, mâsum (hatasız, günahsız) ve peygamberliğin devamı olarak kabul etmezler.

Şia, Ehl-i Beyt imamlarının içtihâdının (herhangi bir konuda aldıkları kararların) sorgulanamaz, itiraz edilmez olduğuna, peygamber gibi olduklarına inanırlar. Bu noktada onlarla uzlaşmamız mümkün olmasa da Ehl-i Beyt’i sevmenin alâmeti; öteki sahâbeyi suçlayıp tekfir etmek olmamalıdır. Zira Şia’ya göre, öteki sahâbe tekfîr edilmeli, yani kâfir olduklarına hükmedilmelidir. Şia ile bu konuda da uzlaşmak mümkün görünmemektedir.

Muharrem ayının onuncu günü, Hazret-i Hüseyin ve Ehl-i Beyt’in hâtırasına hürmet etmek; aslında her müslüman üzerine vazifedir. Fuzûlî, Hadîkatü’s-Süedâ isimli eserinde bu hürmetin gerekliliğini savunup, hürmet etmeyenlere bedduâ eder.

Mâh-ı Muharrem oldu meserret harâmdır

Mâtem bugün, şerî’ate bir ihtirâmdır

***

Şâd olmasun bu vâkı’adan şâd olan gönül

Bir dem belâ vü gussâdan âzâd olan gönül

***

Yâd et Fuzûlî Âl-i ‘Abâ hâlin eyle âh

Kim berk-ı âh ile yakılır hırmen-i günâh

Dipnotlar: 

[1] Zehebî, A‘lâmü’n-nübelâ, c. III, s. 202. [2] İbn-i Abdi Rabbih, ‘Ikdü’l-Ferîd, c. II, sh. 219; İbni Abdülberr, İstiâb, c. I, sh. 396. [3] Zehebî, A‘lamü’n-nübelâ’, c. III, sh. 214, Ebulfidâ İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. VIII, sh. 203. [4] Taberî, Tarih, c. VIII, sh. 220. [5] İbn-i Esîr, el-Kâmil, c. IV, s. 48; Zehebî, A‘lamü’n-nübelâ’, c. III, sh. 213. [6] Zehebî, A‘lamü’n-nübelâ’, c. III, sh. 210. [7] Yakubî Tarih, c. II, sh. 247- 248. [8] Belâzurî, el-Ensâbu’l-Eşraf, c. IV, s. 18-19, Yakubî Tarih, c. II, sh. 247- 248. [9] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t Tarîh, trc. Ahmet Ağırakça, İstanbul, 1985, c. VI, sh. 82. [10] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, c. IV, sh. 83. [11] İbn-i Sa’d, Tabakât, c. V, s. 212. [12] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, c. IV, sh. 83. [13] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, c. IV, sh. 87; İbn-i Sa’d, Tabakât, c. V, s. 212. [14] Dîneverî, Kitabü’l-Ahbâr, sh. 284. [15] İbn-i Abdi Rabbih, ‘Ikdü’l-ferîd, c. II, sh. 218; Taberî, Tarih, c. VI , sh. 264; Dîneverî, Kitabü’l-Ahbâr, s. 260-261. [16] Taberî, Tarih, c. VII, sh. 19. [17] Taberî, Tarih, c. VI, sh. 267-268. [18] Taberî, Tarih, c. VI, sh. 219. [19] Taberî, Tarih, c. VI, sh. 285; Zehebî, A‘lamü’n-nübelâ’, c. III, sh. 204.

İstifade Edilen Kaynaklar: M. Âsım Köksal, İslâm Tarihi Hazret-i Hüseyin ve Kerbelâ Fâciası; Asaf Durakovic; Hüseyin (ra) Kerbelâ Destanı; Prof. Dr. Ekrem Demirli Fikriyat Dergisi’ndeki yazıları; Fuzûlî, Hadîkatü’s-Süedâ.

Kaynak: Fatma Hâle Sağım, Şebnem Dergisi, Sayı: 187

İslam ve İhsan

DİNİ VE TASAVVUFİ KISSALAR

Dini ve Tasavvufi Kıssalar

KUR’AN-I KERİM’DE PEYGAMBER KISSALARI

Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Kıssaları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.