Peygamberimizi Ne Kadar Seviyoruz?

Peygamber (s.a.v.) Efendimizi nasıl sevmeliyiz? Bir Müslüman olarak Peygamber (s.a.v.) Efendimizi ne kadar seviyoruz? Peygamberimize (s.a.v.) tabi olmak ve onu sevmenin alâmeti.

Cenâb-ı Hak, insanı mümtaz kılmış, ona ahsen-i takvim, en üstün varlık olma şerefini ihsân eylemiştir. Ayrıca; yerde ve gökte ne varsa insanın hizmetine âmâde kıldığını beyan buyurmuştur. Tabiî ki bütün bunlar, düşünen kimseler içindir. Bu demektir ki, Cenâb-ı Hakk’ın bizim üzerimizdeki nîmetlerini tefekkür etmek ve onları veriliş maksadına göre değerlendirmek, en büyük vazîfemizdir. Bilhassa gönlümüzü ve aklımızı en doğru şekilde kullanmakla mükellefiz.

Aklı nasıl kullanmalıdır? Akıl, nefse râm olmamalı, bilâkis ilâhî hakîkatlere âşinâ olarak imtihan dünyası içinde olduğunun farkına varmalıdır. 

Gönlü nasıl kullanmak gerekir? Gönül, Cenâb-ı Hakk’a olan aşk ve muhabbetin mekânıdır. İlâhî nazargâhtır. Dolayısıyla her türlü mâsivâdan ve günahtan temiz tutulmalı, zikir ve tevhid ile dolu olmalıdır. Nihâyette de Allâh’ın huzûruna bir kalb-i selîm olarak götürülebilmelidir. İşte bu kıvam için;

YEGANE ÖRNEK, HZ. PEYGAMBER

Cenâb-ı Hak, bizleri îkaz ve irşad maksadıyla peygamberler göndermiştir. O’nun sonsuz lutuf ve kereminin eseri olarak 1400 yıl evveline kadar -rivâyete göre- 124 bin küsur peygamber geldi. Cenâb-ı Hak en çok sevdiği, en müstesnâ peygamberi de en sona bıraktı. Her peygamberi bir kavme gönderdi. O kavmin ictimâî yapısına göre o kavmi irşad etti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i ise bütün bir beşeriyete gönderdi. Kıyâmete kadar olan zamanı O’nun tebliğine teslim etti.

Allah Teâlâ, dünyada küfrün ve cehâletin en dehşetli zamanında O’nu tek başına insanlığa bir hidâyet rehberi olarak bir güneş misâli lutfetti. Bizlere bir lutuf ve armağan olarak ihsân eyledi.

MUCİZELERİN EN BÜYÜĞÜ

Allah Teâlâ, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e mûcizelerin en büyüğünü bahşetti: Kur’ân-ı Kerîm. Kur’ân kıyâmete kadar Allâh’ın kelâmı olduğunu ve Rasûlullâh’ın peygamberliğini ispat edecektir. Kıyâmete kadar gelen bütün insanlık Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e verilen bu mûcizeyi görecek, yakından tanıyacaktır.

Hazret-i Peygamber, Kur’ân mûcizesi ile öyle bir toplum meydana getirdi ki, adına Asr-ı Saâdet toplumu denildi. Dünyada böyle ikinci bir toplum daha yoktur. Çünkü o gün, câhiliye insanlığından, yani âdeta Hint Okyanusu’nun en dibindeki insanlardan, fazîlet olarak Himalaya Dağı’ndan daha yüksek zirvelere erişmiş insanlar meydana geldi. Kızlarını diri diri gömen vahşî bir toplum, Hazret-i Peygamber’in eğitim, feyiz ve rûhâniyetiyle Dicle kenarında bir kurdun zayıf bir kuzuyu kapmasına bile dayanamayacak derecede merhamet, şefkat ve mes’ûliyet hisleri ile dolu hâle geldi. Sadece bu muvaffakiyet bile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şahsiyetindeki yüceliği ve O’nun nasıl mükemmel bir üsve-i hasene, yani en güzel örnek olduğunu göstermek için kâfîdir.

 ÂMA OLANLAR GÜNEŞİ ÇEKİŞTİRİR

Eğer kalpler âmâ değilse O’nu mutlakâ görür. Eğer şaşı değilse, O’nda hiçbir zaaf bulamaz. Yani O’na kusur izâfe etmeye çalışanlar, aslında kendi acziyet, hatâ ve noksanlıklarını ifâde etmekten başka bir şey yapmamaktadırlar.

Tarih, kavimlerin kendi peygamberlerine yaptıkları iğrenç iftirâ ve zulümlerle doludur. Zira peygamberlerin tebliğ ettiği ilâhî hakîkatler, kimi insanların nefsânî arzularına uymadığı için, onlar bu güzelliklerden rahatsız oluyorlardı. Bu yüzden onlar da yaşadıkları nefsânî hayâtın normal ve meşrû kabul edilmesini sağlamak maksadıyla, kendi zaaf ve çirkinliklerini peygamberlere yakıştırmaya çalışıyorlardı.

Dolayısıyla bugün de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e karşı yapılan çirkin iftira kampanyalarının tamamı, gerçekte o yakıştırmaları yapan kimselerin kendi kötü ahlâklarından ve bedbahtlıklarından başka bir şeyi yansıtmamaktadır.

Her varlık, hayâtını an­cak kendi tab’ına uygun bir mekânda idâme ettirebilir. İnsan da bu kâidenin dışında değildir! Nasıl ki gıdâsı ve teneffüs sahası, çiçek özlerinin içindeki âlem olan bir bal arısını, alıştığı âlemin dışında ya­şatmak mümkün değilse, bunun zıddına mizâcı pislikle me’lûf olan bir fareyi de gül bahçesinde barındırmak mümkün de­ğildir. Yüksek ruhlar, hakîkat-i Muhammediyye’den akseden füyûzâtla gıdâlandıkları gibi, habîs ve fâsık ruhlar da habâset­le tatmin olurlar.

Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sîmâsına bakar; “Aman ne kadar da gü­zel!” diye hayrân kalırdı. Bu, aslında o aynada kendi iç âlemini müşâhede etmekti. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in:

“Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım...” ifâdesi karşısında, Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- gözyaşları içinde:

“Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlallâh?” (İbn Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle beraber Allah Rasûlü’ne adadığını ve onda fânî olduğunu göstermiştir. Zira onun iç âlemi, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in ahlâkını aksettiren bir ayna hâline gelmişti.

Öte yandan Allah ve Rasûlü’nün baş düşmanı Ebû Cehil de O mübârek yüzden tam tersi bir intibâ alır ve O’ndaki güzellik ve ihtişamdan bîgâne kalırdı. Bu farklılığın sebe­bi; her ikisinin de âyîne-i Muhammedî’de, kendi hakîkatlerini, yani iç âlemlerini görmeleriydi. Zira peygamberler cilâlı bir ayna gibidir; herkes orada kendi iç âlemini seyreder! Hiçbir ayna da hatır için yalan söylemez ve çirkini güzel, gü­zeli de çirkin göstermez! Kendisine akseden şey ne ise onu gösterir.

İslâm’ı himâyesine almış olan Allah -celle celâlühû-’nun, kudret ve azameti karşısında müslümanlara, Kur’ân’a ve Hazret-i Peygamber’e tasallut teşebbüslerinde bulunanların, er-geç ilâhî intikâma dûçâr olacakları muhakkaktır. Karanlık dünyalarında bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman da iz’aç halkaları ile kımıldayan zehirli ağızların ve şuursuz kalemlerin, sînelerinde Peygamber muhabbeti taşıyan temiz dindarları ne kadar rencide ettiği mâlûmdur.

Şunu da iyi bilmelidir ki, Allâh’ın, insanın yaratılışına lutfettiği hakka ve hakîkate temâyül hissiyâtını yok etmek imkânsızdır. Dinsizlik, her ne kadar zulümle yaygınlaştırılmaya çalışılsa da, dînin, rûhî ve vicdânî derinliklere yerleştirilmiş ulvî köklerinin yeşermesine mânî olunamaz. Kulun, Rabbine yakınlaşmak ihtiyacı durdurulamaz. Yaratılıştaki bu ulvî neş’eler önlenemez. Çünkü ilâhî kudret, dîn ihtiyacı ve Rabbe yakınlaşmayı, sünnetullah, yani Cenâb-ı Hakk’ın değişmez kâideleri olarak takdir buyurmuştur. Hazret-i Mevlânâ, hakîkate karşı âmâ kesilen ve ilâhî nûru söndürmek için gayret sarf eden gâfilleri ne güzel tasvir eder:

“Dünyamızı aydınlatan güneşi çekiştirmek, onda kusur aramak; benim iki gözüm de kördür, karan­lıktır, çipildir diyerek kendini çekiştirmek ve kendini kötülemektir.”

“Allah, birisinin perdesini yırtmak, ayıbını ortaya dökmek isterse, onun gönlüne, temiz kişileri kınama isteği verir.”

İnsanlık, bırakın kötülemeyi Hazret-i Peygamber’e şükranını nasıl dile getireceğini düşünmelidir. Zira O’nun doğumundan vefatına kadar insanoğlunun kurtuluş ve hidâyeti için çırpınması karşısında şükran hisleriyle dolmayacak bir gönül, gönül değildir.

Öyle ki, Peygamber Efendimiz’in bizlere muhabbeti, bir annenin ve babanın evlâdına olan muhabbetinden çok daha fazladır. O Peygamber Efendimiz ki; hiçbir beşerin kendisi kadar korkutulmadığını, ezâ ve meşakkat görmediğini, açlığa mâruz bırakılmadığını beyân ediyor. (Tirmizî, Kıyâmet, 34/2472) Lâkin vicdanı da bundan asla şikâyetçi değil. Fakat ümmetinin çektiği ıztıraplar, O’nun yüreğini yakıyor. O öyle merhametli ve bizi düşünen bir peygamberdir ki, dünyada bizim affımız ve kurtuluşumuz için çırpındığı gibi mahşer günü de Arş’ın altında bizi düşünecek ve secdelere kapanıp bize şefaat etmek için Allâh’a, duası kabul oluncaya kadar gözyaşlarıyla yalvaracaktır…[1]

Bu şekilde dünyada da âhirette de bize şefaat için çırpınan bir peygambere şükran olarak biz de bugün O’nun arzu ettiği bir mü’min olabilmek ve O’nu candan daha aziz tutarak O’na sevdalı bir gönül olabilmek için çırpınmalı değil miyiz?

SEVEN, SEVDİĞİNE TABİ OLUR

Hadîs-i şerîfte:

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyruluyor. (Buhârî, Edeb, 96) Biz, Peygamber Efendimiz’i ne kadar seviyoruz?

Gerçek bir sevgiyi, sevenle sevilen arasında paylaşılan beraberlikler olarak anlayıp yaşamak îcâb eder. Fizikteki birleşik kaplar kânunu gibi, gerçek beraberlik; hâl transferiyle birbirine benzemeyi, karakter ve şahsiyette müştereklik meydana gelmesini gerekli kılar. Kişi, sevdiğiyle sözünde ve özünde beraberdir, davranışlarda beraberdir, duygu ve düşüncede beraberdir, yaşayışta beraberdir. Yani sevgide böyle beraberlikler olmazsa ve seven sevdiğine aykırı yol tutarsa, o zaman sevdiği ile beraber olamaz. Çünkü gerçek mânâda sevmiyor, demektir.

Buna göre bizler Peygamber Efendimiz’i ne kadar seviyoruz? Sünnet-i Seniyye’sine ne kadar sarılıyoruz? Evlâtlarımıza ve çevremize Peygamber Efendimiz’i ne kadar anlatabiliyoruz? O’nun iki büyük emâneti olan Kur’ân-ı Kerîm ve Ehl-i Beyt ile ne kadar kalbî beraberliğimiz var? Hânelerimiz, Kur’ân ve Sünnet’in rûhâniyetiyle dolu olan Ehl-i Beyt hânelerinden ne kadar nasipdar bir hâlde?..

PEYGAMBERİMİZE TABİ OLMAK, GÖNÜL TAHSİLİ İSTER

Şu çalkantılı dünyada ve feryat meydanı mahşerde saâdetimiz için hayâtımızın her safhasında Peygamber Efendimiz’i örnek alma zarûreti vardır. O’nu, ictimâî/sosyal hayatta örnek almalı, âile hayatında örnek almalı, iş hayâtında örnek almalıyız. Zira O, en alt kademeden en üst kademeye kadar bütün insanlara yegâne örnektir. O’nu nasıl örnek alacağız? Bir kâğıttan okumakla mı? Hayır. Gönül dünyamızda o örneğin tahsîlini yaparak... Cenâb-ı Hak, bu tahsîlin usûlünü Ahzâb Sûresi’nin 21. âyetinde açıkça bildiriyor:

“Andolsun ki, sizden Allâh’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh’ı çok zikreden (mü’min)ler için Rasûlullah’ta üsve-i hasene (en mükemmel bir örnek) vardır.”

Bu tahsilin birinci şartı: Allâh’a kavuşmayı ummaktır. Huzûr-i ilâhîde hesap vereceğimizi hiçbir zaman unutmayarak devamlı bu şuur ile yaşamamız lâzımdır. Bu tahsilin ikinci şartı: Âhirete kavuşmayı ummak ve buna kesin bir şekilde inanmaktır. Fânîliği kavramamız ve onun sınırlarını aşmamız lâzımdır. Bunu Hazret-i Mevlânâ ne güzel ifâde eder:

“Dünya hayâtı bir rüyadan ibârettir. Dünyada servet sahibi olmak, rüyada define bulmaya benzer. Dünya malı, nesilden nesile aktarılarak dünyada kalır.”

Bu bakımdan bir imtihan dünyası içinde olduğumuzun farkında olmamız zarûrîdir. Bu şekilde nefsânî arzuları bertaraf ederek gönlümüzü sonsuzluk seyyâhı eylemeliyiz. Öyle bir kıvam kazanmalıyız ki, âhiret bizim için kavuşma meydanı hâline gelmeli. İşte bunun tahsili için de Efendimiz’in üsve-i hasene, yani örnek şahsiyetinden hisse almak şarttır. O zaman Cenâb-ı Hak, bize cenneti vaad ediyor ve Cemâl’ine kavuşmayı ihsân edeceğini beyan buyuruyor.

Bu tahsilin üçüncü şartı da: Allah Teâlâ’yı çokça zikretmektir. Kalbin Cenâb-ı Hak’la devamlı beraber olması gerekir. Ne kadar beraberlik? Bunun cevabı diğer bir âyette; “ayaktayken, otururken, yanları üzerindeyken” şeklinde veriliyor. (Âl-i İmrân, 191) Yani devamlı bir beraberlik… Devamlı olarak ilâhî kameranın altında olduğumuzu hissedebilmek... Rabbimiz bize şah damarımızdan daha yakın. Ya biz O’na ne kadar yakınız? İşte bu yakınlığı temin edebilmek için Efendimiz’i örnek almamız îcâb eder.

HZ. PEYGAMBER’İN DEĞERİ VE BİZ

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kadrini ve şerefini idrak ve tahsil etmeden Allâh’a doğru yol almak mümkün değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da bize Hazret-i Peygamber’e verdiği değeri bilhassa ifâde buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na çokça salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56)

Cenâb-ı Hak da Peygamber Efendimiz’e salât etmektedir. Yarattığı en yüce mahlûkuna bizzat kendisi ve melekleri salât etmektedirler. Bunun gerçek keyfiyetini, bizim kalbimizin, şuurumuzun, idrâkimizin kavraması mümkün değildir. Cenâb-ı Hak yarattığı bir mahlûkuna nasıl salât eder? Bu hususta bâzı îzahlar olmakla birlikte hakîkatte bu bir sırr-ı ilâhîdir. Fakat şurası âşikâr ki, Cenâb-ı Hakk’ın Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e çok müstesnâ bir muhabbeti ve îtinâsı vardır. Allah Teâlâ, bizim de bunu kavramamızı istiyor ve şöyle emrediyor:

“Ey mü’minler! Siz de O’na çokça salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!”

Ancak bu salevâtı ve bu selâmı sadece dilimiz yerine getirmemelidir. Her hâlimiz O’na salevât ve selâm mâhiyetinde olmalıdır. Âile hayâtımızda, iş hayâtımızda, insanlarla muâmelelerimizde her davranışımız, Hazret-i Peygamber’e salât ve selâma lâyık bir kıvamda tezâhür etmelidir.

Meselâ düşünmeli ki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz benim âile hayâtımdan, ticâretimden ve insanlarla muâmelelerimden O’na yansıyan davranışlara tebessüm eder mi? Yavrularımı yetiştirme şeklime tebessüm eder mi? İbadet hayâtıma tebessüm eder mi? Bu sualleri bugün kendimize sorup nefsimizi ve gönlümüzü hesâba çekmezsek, kendimizi mîzân etmezsek yarın mahşer günü hesap ve mîzânımız daha dehşetli olacaktır. Hiç şüphesiz ki kıyâmet gününde hepimize:

“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (el-İsrâ, 14) buyrulacaktır.

O zaman amel defterlerimizde gizli ve saklısıyla her hâlimizi göreceğiz. Kendi hayat filmimizi seyredeceğiz. Namazlarımızı nasıl kılmışız? Oruçlarımızı nasıl tutmuşuz? Sadece şekil olarak mı ibâdet etmişiz, yoksa rûhumuz ve kalbimizle de kulluğumuzu yerine getirebilmiş miyiz? Allâh’ın dünyada iken bize sayısız nimetlerine karşı neler yapmışız? Lutfedilen ruh, akıl, zekâ, para, mal, mülkün ne kadarını infâk edebilmişiz? Ne kadarını boşa harcamışız? Allâh’ı ve Hazret-i Peygamber’i ne kadar sevmişiz ve ne kadar Allah ve Rasûlü’nün ahlâkına bürünebilmişiz?

Bütün bunlar yarın amel defterimizde bize gösterilecek ve kıyâmet ekranlarında seyrettirilecektir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

“Nihâyet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şâhitlik edecektir.” (Fussilet, 20) Bu sebeple bizler de sık sık hâlimizi muhâsebe etmeliyiz:

Gözlerimiz nelerin seyrinde? Kulaklarımız ne kadar ilâhî vahyi ve nebevî mesajları dinliyor? Bedenimizi ve imkânlarımızı ne kadar Hak yolunda kullanabiliyoruz? Velhâsıl asıl mesele, henüz fırsat eldeyken hâlimizi gözden geçirerek gerekli tedbirleri alabilmemizdir.

SEVGİ VE EDEP İMTİHANI

Bütün insanlar bir imtihan dünyası içindeler. Yani bu dünya, ilâhî bir imtihan dershanesidir. Buradaki mühim imtihanlardan biri de, Hazret-i Peygamber’e karşı sevgi, itaat ve edep husûsundadır. Cenâb-ı Hak buyurur:

“Ey îmân edenler! Allâh’a itaat edin ve Peygamber’e itaat edin de amellerinizi boşa çıkarmayın!” (Muhammed, 33)

Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin (O’nun verdiği kararlara aykırı kararlar vermeyin)! Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’le yüksek sesle konuşmayın; yoksa amelleriniz boşa gider de siz farkında bile olmazsınız. Seslerini Peygamber’in yanında kısan kimseler, Allâh’ın gönüllerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük ecir vardır. (Rasûlüm!) Sana odaların ötesinden seslenenlerin çoğu akletmeyen kimselerdir.” (el-Hucurât, 2-4)

Demek ki, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e olan nezâketimiz, Sünnet-i Seniyye’ye ittibâmız, Allah Rasûlü’nü yakından tanımamız, gönüllerimiz için bir takvâ imtihanıdır. O’na aşkımızın değerlendirilme vesîlesidir. Aynı zamanda da Allâh’a yakınlık vesîlesi… Demek ki, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e karşı kaba davranan, uzaktan bağıran, O’na saygısızlık yapan kimseler de aklı ermeyen, sefih kimselerdir.

Buradan bize çıkacak diğer bir netice de, Allah Rasûlü’nü nasıl örnek almamız gerektiğidir. Hayâtımızı, Allah Rasûlü’nün hayâtıyla nasıl mîzan etmeliyiz? Bu hususta da Kur’ân’ın bize açık tâlimâtı şudur:

“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, (ey Rasûlüm, bil ki) Biz Sen’i onlar üzerine bekçi göndermedik!” (en-Nisâ, 80)

PEYGAMBERİMİZİ SEVMEKTE ÖLÇÜ

Abdullah bin Hişâm’ın anlattığı şu hâdise, Rasûlullâh’a muhabbetin hangi seviyede olması gerektiğini göstermesi bakımından çok mânidardır:

“Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunuyorduk. Rasûl-i Ekrem, orada bulunanlardan Hazret-i Ömer’in elini avucunun içine almış oturuyordu. O sırada Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallâh! Sen bana canımın dışında her şeyden daha sevgilisin!” diyerek Rasûlullâh’a olan muhabbetini ifâde etti. Onun bu sözüne karşılık Peygamber Efendimiz:

“–Hayır, canımı kudret elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki ben sana canından da sevgili oluncaya kadar hakîkî îmân etmiş sayılmazsın!” buyurdu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hemen:

“–O hâlde vallâhi şimdi Sen bana canımdan da çok sevgilisin yâ Rasûlallâh!” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“–İşte şimdi oldu ey Ömer!” buyurdu . (Buhârî, Eymân, 3)

İşte Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e böylesi bir aşk ve muhabbetle tâbî olmalıyız. O’nu gönül tahtımızın yegâne sultanı ve hayâtımızın rehberi kılmalıyız. Çünkü O’nu sevmek bize farz kılınmıştır.[2] Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Peygamber, mü’minler nazarında kendi canlarından daha önce gelir…” (el-Ahzâb, 6) buyurmuştur. O, bize kendi canlarımızdan daha yakın ve daha ileridir. Bu itibarla Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e muhabbet, hadîs-i şerîfte de hakikî îmânın şartı olarak zikredilmiştir:

“Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin olsun ki; sizden biriniz, ben kendisine; anasından, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça hakikî mânâda îmân etmiş olamaz.” (Buhârî, Îman, 8)

Bu itibarla sahâbe-i kirâm Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in en ufak bir arzusuna dahî:

“Anam, babam, canım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!” diyerek koşturmuş ve her vesîleyle O’na olan sevdâlarını tescil ettirmişlerdir. Bu muhabbete lâkayt kalmak, hele hürmetsiz davranmak, bir cehâlet eseridir. Bu muhabbete sarılmak da, kurtuluş reçetesidir.

PEYGAMBERİMİZİ SEVMENİN ALÂMETİ

İnsan, çok sevdiğini çokça anlatır, her vesîleyle sevdiğinden söz açar ve hep onun etrafındaki konulardan bahseder. Kendisini sırf işine kaptırmış bir işadamı devamlı ticaretinden bahseder. Şöyle kazandım, böyle kaybettim. Şunda şu kazanç var, bunda bu kazanç var, vesâire...

Kimi evlâdına aşırı düşkündür, her zaman, her yerde evlâdından bahseder. Fakat sahâbe-i kirâm ve evliyâullah hep meftun oldukları Peygamber Efendimiz’den büyük bir hayranlıkla bahsetmişler ve bundan târifsiz bir lezzet duymuşlardır. İşte tanıma, taklîd etme ve âhirette O’nunla beraber olma iştiyâkı ile dolu bir Peygamber aşkı! Cenâb-ı Hak, Efendimiz’i yakından tanımayı ve sevmeyi hepimize ihsan eylesin. Âmîn!.. 

Âlemin varlık sebebi olan “muhabbet”teki sırlardan biri de, sevenin, sevilenin hâliyle hâllenme yoluna girmesidir. Seven, ne kadar istidat ve iktidarsız olsa da muhabbet beslediği kimsenin şânına göre bir netice elde eder.

PEYGAMBERİMİZİ LÂYIKIYLA ANLATABİLMEK ZOR

Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh- bir seriyye esnâsında müslüman bir aşîretin yanında konaklamıştı. Aşîret reisi ona:

“–Bize Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i anlatır mısınız?” dedi. Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-:

“–Allah Rasûlü’nün o ebedî güzelliklerini anlatmaya gücüm yetmez. Tafsîlâtıyla anlatmamı istersen bu mümkün değil!” dedi. Reis:

“–Bildiğin kadarıyla anlat! Kısa ve öz olarak târif et!” deyince Hazret-i Hâlid şu karşılığı verdi:

“–Gönderilen, gönderenin kadrince olur!.. (Gönderen, Âlemlerin Rabbi, Kâinâtın Hâlıkı olduğuna göre, gönderilenin şânını var sen hesâb et!)”[3]

Dipnotlar:

[1] Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 3, 9; Müslim, Îmân, 327, 328; Tirmizî, Kıyâmet, 10. [2] Bkz. et-Tevbe, 24. [3] Münâvî, V, 92/6478; Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye Tercümesi, İstanbul 1984, s. 417.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Emsalsiz Örnek Şahsiyet, Erkam Yayınları

PEYGAMBER EFENDİMİZİ NE KADAR TANIYORUZ?

Peygamber Efendimizi Ne Kadar Tanıyoruz?

HZ. MUHAMMED (S.A.V.) KİMDİR?

Hz. Muhammed (s.a.v.) Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.