Peygamberimiz Taif Yolculuğunda Neler Yaşadı?

Peygamber Efendimiz Taif’e neden gitmiştir? Peygamberimiz Taif yolculuğuna ne zaman çıktı? Peygamberimizin Taif yolculuğunda yaşadığı hadiseler.

Ebû Tâlib’in vefatından sonra Kureyş’in mukâvemeti şiddetlenince Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) İslâm dâvetine yeni bir merkez bulmak için gayret ettiler. Sakîf kabilesinden yardım istediler, fakat Sakîf bu fırsatı kaçırdı, “Dâru’l-Hicre: Hicret yurdu” olma şerefine eremedi. “Ensâr” olmanın erişilmez şeref ve faziletini kazanamadı. Efendimiz (s.a.v)’e müsbet cevap vermediği gibi bir de akılsızlarını ve çocuklarını kışkırtarak Efendimiz (s.a.v)’i taşlattılar.

PEYGAMBERİMİZ TAİF YOLCULUĞUNA NE ZAMAN ÇIKTI?

Tâif, Benî Saʻd yurduna çok yakındı. Aralarında Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in süt akrabâları vardı. Allah Rasûlü (s.a.v), Tâiflilerin kendisini kabul edebileceğini ümit etmişlerdi.

Bu yolculuk, Ebû Tâlib ve Hz. Hatîce’nin vefatından sonra bi’setin 10. senesinde gerçekleşti. Efendimiz’in orada 10 gün kaldığı rivâyet edilir.

Hz. Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü (s.a.v)’e:

“–Uhud Harbi’nden daha fazla daraldığınız bir gün oldu mu yâ Rasûlallah?” diye sormuştu.

PEYGAMBERİMİZİN TAİF YOLCULUĞUNDA YAŞADIĞI HADİSELER

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:

“–Evet, senin kavminden çok kötülük gördüm. Bu kötülüklerin en fenâsı, onların bana Akabe Günü[1] yaptığıdır. Tâifli Abdükülâl’in oğlu İbn-i Abdiyâlîl’e sığınmak istemiştim de, beni kabûl etmemişti. (Beni ayak takımına taşlatarak her tarafımı kan revân içinde bırakmıştı.) Ben de geri dönmüş, derin kederler içinde yürüyüp gidiyordum. Karnü’s-Seâlib mevkiine varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı kaldırıp baktığımda, bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Cebrâîl (a.s)’ı fark ettim. Bana:

«−Allah Teâlâ, kavminin Sana ne söylediğini ve Sen’i himâye etmeyi nasıl reddettiğini duymaktadır. Onlara dilediğini yapması için de Sana, Dağlar Meleği’ni gönderdi.» diye seslendi.

Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenerek selâm verdi. Sonra da:

«−Ey Muhammed! Kavminin Sana ne dediğini Cenâb-ı Hak işitmektedir. Ben Dağlar Meleği’yim. Ne emredersen yapmam için Allah Teâlâ beni Sana gönderdi. Ne yapmamı istiyorsun? Eğer dilersen şu iki dağı (Mekke’deki Ebû Kubeys ile Kuaykıân dağlarını) onların başına geçireyim.» dedi. O zaman:

«−Hayır, ben Cenâb-ı Hakk’ın onların nesillerinden sâdece Allâh’a ibâdet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan kimseler getirmesini dilerim.» dedim.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)

Seneler geçmesine rağmen Allah Rasûlü (s.a.v) bu acı hâtırayı unutamamışlar, hayatlarının sonuna doğru Hz. Âişe validemize anlatmışlardır.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) lisân-ı hâlleriyle sanki şöyle buyuruyorlardı:

“Ben nasıl sabrediyorsam aynı şekilde siz de, Allah Teâlâ’nın dînini tebliğ ederken karşılaştığınız meşakkatlere sabredin!”

Meşakkatler karşısında hiçbir zaman ümitsizlik ve tembellik yok!

Mâdem ki emreden O’dur, hiç şüphe yok ki yardım edecek olan da yine O’dur.

Dipnotlar:

[1] Burada bahsedilen Akabe, Tâif’teki bir yerdir. Efendimiz (s.a.v)’in Ensâr ile bir araya geldiği Minâ’daki Akabe değildir. (Zürkânî, Şerhu’l-Mevâhib, I, 298)

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Siyer-i Nebi.

PEYGAMBERİMİZİN TAİF YOLCULUGU

Peygamberimizin Taif Yolculuğu

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.