Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 27 Temmuz 2020 Sohbeti

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin Hz. İbrahim ve Hz. İsmail Peygamberler ve kurbanın ehemmiyetinden bahsettiği Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 27 Temmuz 2020 tarihli sohbeti...

27 Temmuz 2020 Sohbeti

Muhterem Kardeşlerimiz!

Sohbetimizin bereket ve rahmet tecellîlerine mazhar olması için üç İhlâs bir Fâtiha okuyalım Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin aziz, latîf, mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine, Ehl-i Beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, geçmişlerimizin, hâssaten şehidlerimizin, dînimizin, vatanımızın, milletimizin selâmetine, bütün İslâm dünyasının selâmetine, şerirlerin şerlerinden muhafazasına, bu niyaz bu duâ ile bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Muhterem, kıymetli kardeşlerimiz!

Bugünkü dersimiz, İbrahim -aleyhisselâm-ʼa geldi Nebîler Silsilesi içinde. İbrahim -aleyhisselâm-ʼın hayatından ibret ve hikmet dersleri. Ve bilhassa bugünkü dersimiz, Cenâb-ı Hakʼla dost olabilme. İbrahim -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakʼla dost oldu. Bir Halîl sıfatı verildi, dost sıfatı verildi.

Bize bir ders olarak Cenâb-ı Hakʼla nasıl bir dost olunabilir? Bugünkü dersimiz, aşağı yukarı bu minval üzerine. Ondan sonra da bayram nedir, kurban bayramı nedir? İnşâallah, dersimizin muhtevâsı bu şekilde devam edecek.

İbrahim -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakʼla dost oldu. Dostluk, müştereklikten kaynaklanır. Yani bir kimse kendi gönül dünyasındaki hususiyetleri taşıyanı gördü mü, onunla dost olur.

Meselâ bir toplumun içindeyiz. Yüzlerce kişi içinde her gün bir temas içindeyiz. Hangi kişiyle müşterekliğimiz fazla ise o kişiyle dostluğumuz daha ziyadedir.

Bütün kardeşlerle vardır dostluğumuz ama, gönül müşterekliği kimdeyse, onunla müşterekliğimiz daha fazladır.

Meselâ Yâkub -aleyhisselâm-ʼın 12 evlâdı vardı. Kendi hususiyetlerini Yâkub -aleyhisselâm- Yusufʼta gördü, oğlu Yusufʼta, Yusuf -aleyhisselâm-ʼla daha çok bir dost hâlindeydi. Bir dostluğu yaşıyordu.

Bir kulda da Cenâb-ı Hakkʼın kalpte cemâlî sıfatları tecellî ediyorsa, “Rahmân, Rahîm” vs. o kul Cenâb-ı Hakʼla dost oluyor. Tecellî ettiği nisbette dost oluyor. İşte bu İbrahim -aleyhisselâm-ʼda bu dostluğun zirvesini görmüş oluyoruz.

Cenâb-ı Hak ile dost olunduğu zaman, bir fâninin fâniye vereceği mükâfat değil, Cenâb-ı Hakkʼın vereceği bir mükâfat. İnsanın birçok geçitleri var. Dünyada geçitleri var. Son nefes geçidi var. Âhirette geçitleri var. Velhâsıl çok merhalelerden geçeceğiz. O merhalelerde Cenâb-ı Hak bize dostluğunu bildiriyor. O gün, o dehşetli günde, “Korkmayacaklardır, üzülmeyeceklerdir.” buyruluyor, Cenâb-ı Hakʼla dost olanlar.

İbrahim -aleyhisselâm- Halîl sıfatı verildi, yani “dost” sıfatı. Dost İbrahim, Halil İbrahim” sıfatını aldı. Melekler dediler ki:

“‒Yâ Rabbi dediler, İbrahimʼin canı var, malı var, evlâdı var. Yani üç tane gönlünde fânî taht var. Yani üç tane fânî muhabbet var. Bu üç tane fânî muhabbeti nasıl aşacak, Senʼinle nasıl dost olacak?”

Cenâb-ı Hak bu üç hususta İbrahim -aleyhisselâm-ʼı imtihan etti. Onun sarsılmaz tevekkül ve teslimiyetini meleklere seyrettirdi.

Birincisi canıyla imtihan. Cenâb-ı Hak ilk olarak İbrahim -aleyhisselâm-ʼı Nemrudʼun ateşiyle imtihan etti. Tevhid inancını korumak için fedâ-yı can hâlinde oldu. Îmandan bir tâviz vermedi. Tabi Cenâb-ı Hak muhtelif âyetlerde bu îmandan taviz vermeyenleri bildiriyor. Sihirbazları bildiriyor, Firavunʼun sihirbazlarını bildiriyor. Ashâb-ı Uhdûdʼun karşısında mukâvemet eden müʼminleri bildiriyor. Habîb-i Neccârʼı bildiriyor. Muhâcir ve Ensârʼı bildiriyor. Ve bizlere de Cenâb-ı Hakʼla dost olmamız tavsiye ediliyor. Tabi bunlar, büyük bir fedakârlığın neticesinde olmuş oluyor.

İbrahim -aleyhisselâm- Nemrudʼun bütün tehditlerine rağmen tevhidi korudu. Tevekkül ve teslimiyet ve rızâ hâlinde ateşe girmeye râzı oldu ve hiç kimseye hâlini de arz etmedi. “O, hâlimi biliyor.” dedi. Hiçbir fâniden de bir yardım istemedi.

Nitekim ateşe atılırken, yerdeki ve gökteki melekler hayret içinde; “Aman yâ Rabbi!” dediler. “Senʼi çok zikreden İbrahim ateşe atılıyor dediler. O Senʼi bir an unutmayan bir peygamberdir. Ona yardım etmek için izin istiyoruz.” dediler.

Cenâb-ı Hak da izin verdi. Melekler İbrahim -aleyhisselâm-ʼa geldi. Burada melekler bir dost manzarası seyrettiler.

Bir melek geldi;

“‒Rüzgârlar emrime verildi. Arzu edersen ateşi darmadağın edeyim.” dedi.

Bir melek geldi;

“‒Toprak emrime verildi. Dilersen ateşi toprağın içine batırayım dedi.

İbrahim -aleyhisselâm- bu meleklere:

“‒Dost ile dostun arasına girmeyin.” dedi. “Rabbim ne dilerse ben ona râzıyım. Kurtarırsa lûtfundandır. Eğer yakar ise kusurumdandır. Sabredici olurum inşâallah.” dedi.

Canıyla, bir dost olmanın zirve bir ölçüsünü bildirdi.

Mancınığa kondu. Nemrut büyük bir sevinç içindeydi. Kendisinin tanrılığına karşı çıkanı ortadan kaldıracaktı, kendi aklına göre. Mancınığa kondu. İbrahim -aleyhisselâm-ʼın hiçbir tereddüdü olmadı. Daima bir aynı hâlinde, aynı neşe hâlini muhafaza etti.

Mancınıkla atıldı dağ gibi ateşin içine. Cenâb-ı Hak:

“‒Ey nâr/ey ateş, İbrahimʼe serin ve selâmet ol.” buyurdu.

İbrahim o anda o ateşin içinde bir gülistana döndü.

Mevlânâ da diyor ki Celâleddîn Rûmî Hazretleri:

“Bak diyor, eğer diyor, sende İbrahimlik varsa diyor, hiç istikbâlden endişe etme diyor. Cehennem seni yakmaz o zaman diyor. Çünkü diyor, ateş diyor, İbrahimîleri tanıyor diyor. Onun için sen diyor, İbrâhimî olmaya gayret et diyor Mevlânâ Hazretleri.

Nemrut dehşet içinde kaldı.

“‒İbrahim dedi, ben senin Tanrıʼnı tasdik ettim dedi. Sana dört bin tane sığır kestireceğim dedi, senin Tanrıʼna.” dedi.

İbrahim -aleyhisselâm-:

“‒Yok dedi, olmaz dedi. Sen bizim gibi, fânî bir kulsun dedi. Tanrılıktan vazgeç.” dedi.

“‒Yok İbrahim dedi, ben tanrılıktan vazgeçmem. Fakat yine senin Tanrıʼna dört bin tane sığır kestireceğim.” dedi.

Burada kibrin ve nefsâniyetin bir hoyratlığını görüyoruz. Allah cümlemizi muhafaza buyursun. Bugün de o kadar Cenâb-ı Hakkʼın ilâhî azamet, ilâhî kudret akışları zâhir hâlde. Fakat kalpte kilit varsa, gurur, kibir vs. dünya hayatına râm olma varsa, yaklaşamıyor.

Birincisi can imtihanıydı. Cenâb-ı Hak “canlarıyla mallarıyla Cennetʼi satın aldılar” buyuruyor. (Bkz. et-Tevbe, 111)

Demek ki daima bir müʼmin düşünecek:

“Allah bu canı niye verdi ve ben bu canı nerede kullanacağım?”

İkincisi; mal imtihanı:

Mal da bir tahttır. İnsan malına sığınır, malının içinde ısınır.

İbrahim -aleyhisselâm- mal imtihanında cömertliğin verdiği sevinç, huzurla bütün malını infak etti. Burada Cenâb-ı Hakkʼın bir Rahman sıfatının kesif bir tecellîsi içinde oldu. Cenâb-ı Hak:

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهِ عَلِيمٌ

 “Sevdiklerinizden vermedikçe (infak etmedikçe) asla birre (fazilete) eremezsiniz…” (Âl-i İmrân, 92) buyuruyor. Allâhʼın dostluğuna eremezsiniz buyruluyor.

“…Her ne infak ederseniz Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92) buyruluyor.

Demek ki mal; muhabbet ve bir îman testi olmuş oluyor.

Nitekim rivâyete göre İbrahim -aleyhisselâm-ʼın 12.000 hayvanı vardı, sürüleri vardı. Bu sürülerini koruyan muhafız köpekleri de vardı. Hattâ halka ibret olsun diye bu köpeklerin tasmalarını ziynetli yapıyordu ki insanlar görsün de fiilî olarak ibret alsın; -bu bir köpekte de var- dünya nîmetlerine râm olmasın.

Cebrâil bir gün insan kılığında geldi.

“‒İbrahim dedi, bu sürüler kimindir?” dedi. “Sen kimsin?” dedi.

“‒Ben dedi, emanetçiyim.” dedi.

Cebrail -aleyhisselâm-:

“‒Bana satar mısın?” dedi.

İbrahim -aleyhisselâm-:

“‒Ben bunları dedi, dünya metâıyla satmam dedi. Şayet dedi, sen üç kere dedi, zikredersen Rabbimi dedi;

«سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلٰئِكَةِ وَالرُّوحِ»

Bir sefer zikredersen üçte birini al dedi, üç sefer zikret, tamamını al.” dedi.

Burada neyi görüyoruz. Zikrin verdiği bir feyz, bir rûhâniyet, bir zevk, bir lezzet.

Demek ki İbrahim -aleyhisselâm- zikir hâlindeydi, fakat karşısındakinden bir zikir duymasından, bir inʼikâstan büyük bir lezzet, büyük bir lezzetin, büyük bir fedakârlığın içindeydi.

“‒Al dedi, sen hepsini götür.” dedi, üç sefer zikredince Cebrâil.

Cebrâil dedi ki:

“‒Ben meleğim dedi. Alıp götürme imkânım yok dedi. Ben insan değilim.” dedi.

İbrahim -aleyhisselâm-:

“‒Sen meleksen dedi, ben de Halîlʼim, Cenâb-ı Hakkʼın dostuyum dedi. Ben de verdiğimi geri almam.” dedi.

Nihayet İbrahim -aleyhisselâm- “artık bu mal benim değil” dedi. Sürülerini sattı, geniş bir arazi aldı. Müslümanların istifadesine vakfetti. Böylece vakıf, İbrahim -aleyhisselâm- ile başlamış oldu.

Vakıf nedir o zaman?

Vakıf; Yaratanʼdan ötürü yaratılanlara, bütün mahlûkâta merhamet, şefkat ve sevginin müesseseleşmiş şeklidir. Bu rahmet müessesesinde daima bir, neredeyse bir mahşer kaynar. Bütün insanlar, hayvanlar, bütün mahlûkat, o kalbin içindedir. Yani fakir fukarâyı, garip, kimsesiz, dullar, yetimler, tesellîye muhtaç olanlar, en mühimi hidâyet bekleyenler…

Bu rahmet kucağıdır. Yani bir vakıf bir rahmet dergâhıdır. Hidâyet ve takvâ mahrumlarının tesellî olup tedavi olacağı âdeta bir rehabilite merkezidir. Mazlumların, mağdurların, yorgun gönüllerin huzur bulacağı bir bâd-ı sabâdır.

İsmail Atâ Hazretleri, kâmil bir müʼminin gönül hassâsiyetini ifade sadedinde şöyle buyurur:

“Güneşte gölge ol.” buyuruyor. Yani muhtaca kanat ger, onu himaye et diyor.

“Güneşte gölge ol. Soğukta kaftan ol.” Yani üşüyeni kalbinde hisset, onu ısıt, kalbinde ısıt.

“Açlıkta ekmek ol.” Yani ona infâk et. Allâhʼın sana verdiği nîmetleri ona devret, paylaş.

Velhâsıl ilk İbrahim -aleyhisselâm- ile vakıf kuruldu. Demek ki vakıf; garibe, yetime açılan sıcak bir kucak. Yoklukta kıvranan muhtaca bir sığınak, soğukta titreyenlerin içini ısıtan bir rahmet nefesi.

Yine vakıf, kendi kurtuluşunu başkalarının kurtuluşuna hizmetten geçtiği şuurunun mücessem bir şekli olmuş oluyor. Yani ilâhî huzura temiz bir vicdan ve yüz akıyla varabilmek için bütün dünyanın gidişâtından kendini mesʼûl gören diğergâm insanların kurduğu müessese olmuş oluyor.

Ne var burada? Gözü yaşlı mâsumlar var, çaresiz yaşlılar var, belâlar altında inleyen kanadı kırıklar var. İşte Suriye! Vatanından tard edilmiş mülteciler… Yorgun gönüllere âdeta bir baba ocağı oluyor vakıf.

Yani vakıf nedir o zaman, diğer bir tarifiyle;

“Mülkiyetin Allâhʼa adanması.” Mülkiyetin Allâh’a verilmesi, Allâh’a adanması.

“Temlik ve temellükten men edilen mal.” Yani satmak da yok, devretmek de yok.

“Allah için malın ebedîleşmesi.”

Yani vakfedilen bir vakıf, artık o satılıp alınmaz. İstismarı -Allah korusun- çok tehlikeli, mahveder. Mîras olarak intikal etmez. Artık o, vakfedenin belirlediği şartlar üzerine Allâh’a adanmış bir mülktür.

Meselâ dün Ayasofya açıldı. Bu bir Fâtih’in vakfiyesidir. Yani bir memleket fetih sûretiyle alınmışsa, hattâ imam Cuma hutbesine kılıçla çıkar. Burası da Fâtih’in bir vakfiyesiydi, yani bir mîrî vakıftı. Onun için Ayasofya satılmaz, alınmaz vs. olmaz. Bu şekilde -elhamdülillâh- Cenâb-ı Hak mü’minlere yine, asra yakın bir zamandan sonra Cenâb-ı Hak lûtfetti -elhamdülillâh-.

Allah korusun, bu vakıf şartlarında da bir de Osmanlı vakıflarına baktığımız zaman çok ağır şeyler vardır. “Uymayanlar, Cenâb-ı Hakk’ın kahrına uğrasın!” diye ağır beddua vardır. “İhyâ edenleri Cenâb-ı Hak âbâd eylesin, ihyâ etsin!” diye duâlar vardır.

Onun için vakıf malı, daima bir, ona sahip olmak, ateşe elini uzatmak gibi bir şeydir. Onun için ecdad bu hususta çok hassasiyetle durmuştur.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- Hayber’de ganimetten güzel bir hurmalık arazisi geldi. Rüyasında üst üste üç gün bunu vakfet diye işaret edildi. O da, Efendimiz’e geldi;

Efendimiz buyurdu ki:

“‒Ömer dedi. Dilersen bu hurmalığın aslını Allah için vakfet dedi. Gelirini de tasadduk et dedi. Artık o hibe edilmez (bağışlanmaz), ona vâris olunmaz, onun mahsûlü yalnız infâk edilir, muhtaca verilir.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Vesâyâ, 22, 28)

Onun için bu, İslâm’da mülk Allâh’ındır. Diğer beşerî sistemlerde, meselâ Komünizm’de, mal partililerindir, halkın der, partililer istismar eder. Bugün olduğu gibi dünyayı saran kapitalizmde halkın sırtından kartel ve tröstler beslenir. İslâm’da ise mülk ne ferdindir, ne toplumundur. “”

“اَلْمُلْكُ لِلّٰهِ” “Mülk Allâh’ın”dır. Ve sadaka, zekât, infâk ile mal ebedîleşir. Sosyal bir patlama, toplumda görülmez.

Tabi bu mal telâkkîsi, kalbin durumuna göre seviye kazanır. Onun için güzel bir tâbir vardır, yahut îzah vardır diyelim tasavvufta, kalbin durumuna göre:

–Şerîatte senin malın senin, benim malım benimdir.

–Tarîkatte senin malın senindir, benim malım da senindir. Çünkü ne; infakın verdiği büyük bir lezzet…

–Hakîkatte ise ne senin malın senindir, ne benim malım benimdir, mülk, Allâh’ındır.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, büyük ganimetler gelirdi, onu dağıtmadan huzur bulamazdı.

Âişe Vâlidemiz buyuruyor:

Açları, yoksulları yedirmeden kendisi doymazdı. Onları ancak yedirmekle kendisi doyardı. Yani rûhâniyetle doyardı. Yani Rahman sıfatının büyük bir tecellîsi içindeydi.

Yine ayrı bir misal:

Bu âyet indiği zaman;

“Sevdiklerinizden vermedikçe (infak etmedikçe) aslâ birre (fazilete) eremezsiniz...” (Âl-i İmrân, 92) buyruluyor.

Ebû Talha vardı. Bunun, mescidin şimdiki Mescid-i Nebevî’nin kadınlar kapısında -o tarafa düşüyordu- 600 ağaçlı hurma bahçesi vardı. Bu âyet indiği zaman, hurma bahçesinin, çitin arkasına geçti. Hanımı dedi ki:

“–Ebû Talha dedi, niçin girmiyorsun dedi. Bu bahçeyi sen de çok seviyorsun, ben de çok seviyorum. Gel, oturalım dedi. Çitin arkasında kalma.” dedi.

Tabi Ebû Talha ne geleceğini bilmiyor hanımından, bir tereddüt içinde:

“–Hanım dedi, artık dedi, bu bahçe bizim değil dedi.

“–Niye Ebû Talha dedi, sen de bu bahçeyi çok seviyorsun, ben de çok seviyorum.”

“–Doğru ama dedi, bugün bir âyet indi dedi. Bu âyet bir îman heyecanı, îman testi bizim için dedi. Bunun için dedi, ben dedi, Rasûlullah Efendimiz’e bildirdim ve bu bahçeyi Medîne fukarasına vakfettim.” dedi.

“–Ebû Talha dedi, bunu vakfederken bana da hisse verdin mi?” dedi.

“–Evet dedi, müşterek olarak vakfettik dedi. Seninle yarı yarıya vakfettik dedi. Yarı hisse senin, yarı hisse benim vakfettik.” dedi.

“–O zaman Ebû Talha dedi, bekle dedi, gitme, eşyalarımı toplayayım, ben de bu bahçeden çıkayım. Artık bu bahçe bizim değil demek ki.” dedi.

İşte malın Allâh’a adanmasıdır. Tabi bu mal, işte “Hakikatte ne senindir, ne benimdir, mülk Allâh’ındır.” telâkkîsinin kalpte büyük bir seviye bulması.

Cenâb-ı Hak muhtelif âyetlerde, meselâ Tevbe Sûresi’nde:

“Allah mü’minlerden Cennet mukâbilinde canlarını ve mallarını satın almıştır…” (et-Tevbe, 111)

Demek ki daima bir mü’min düşünecek:

“Allah bana bu canı niye verdi? Bu malı niye verdi? Dünyanın müddeti ne kadar, âhiretin müddeti ne kadar? Ne kadar fânîye bâkîyi, ne kadar bâkîye fânîyi tercih edeceğiz?..”

Kul bunun bir idrâki içinde olacak. Tabi kalp bunun idrâki içinde olacak.

Yine Cenâb-ı Hak Bakara Sûresi 207. âyette

“İnsanlardan öyleleri de var ki, Allâh’ın rızâsını almak için kendini fedâ eder. Allah da kullarına şefkatlidir.” (el-Bakara, 207)

İşte ashâb-ı kirâm. Bizim de öyle olmamızı istiyor.

“İslâm’a ilk giren Muhâcirler ve Ensâr, onlara tâbî olan ihsan sahipleri” buyruluyor. Allâh’ın, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğunu bildiriyor. (Bkz. et-Tevbe, 100)

Yine bu, malımız; ne kadar mal var, Allah ne kadar verdi, kul yine bunun idrâki içinde olacak.

Cenâb-ı Hak Velfecri Sûresi’nde:

“İnsanlar var ya (buyuruyor), Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda (mal verdiğinde, imkânlar verdi) bol nîmet verdiğinde; Rabbim bana ikram etti der.” (el-Fecr, 15)

Hâlbuki Allah mâdem bana verdi, bu mal, bana bir, müslümanların malıdır, Allah bana zimmetli olarak kıldı. Ben bunu nasıl infak edeceğim, nasıl ağniyâ-i şâkirînden olacağım?..

Yine, altındaki âyette:

“Onun imtihan olarak rızkını azalttığımız zaman da; Rabbim beni önemsemedi der (gâfil).” (el-Fecr, 16)

Halbuki burada da Eyyûb -aleyhisselâm- gibi bir tevekkül ve teslîmiyet içinde olacak. “Allah bana fazlasını verseydi, demek ki Kârun’da olduğu gibi; Kârun’da olduğu gibi, bana hayır değil şer olacaktı…”

Velhâsıl Cenâb-ı Hak verdiği imkânlar nisbetinde kul daima bir tefekkür hâlinde olacak.

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ

(“…Hiç düşünmez misiniz?” (el-En‘âm, 50])

اَفَلَا تَعْقِلُونَ (“Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bkz. Âl-i İmrân, 65; el-A‘râf, 169; el-Bakara, 44, 76; el-En‘âm, 32…])

اُولُوا الْاَلْبَابِ (“…Akıl sahipleri.” (Âl-i İmrân, 7]) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Üçüncü imtihana geliyoruz, en zor imtihan bu. Bu da evlât imtihanı. İnsanın gönlünde üç tane taht var, fânî taht var demiştik: Mal, can ve bir de evlât.

Bu evlât, bir emanet. Tabi zor bir emanet.

İşte bu, can, mal ve evlât, İbrahim -aleyhisselâm-’ın gönlünde üç tane dünyaya ait taht yıkıldı, bu üç tane tahtta Cenâb-ı Hakk’ın dostluğu tecellî etti.

Onun için, üçünde de büyük bir fedakârlık oldu. Cenâb-ı Hak İbrahim -aleyhisselâm-’ı son olarak oğlu İsmail’i kurban etmekle imtihan eyledi.

İbrahim -aleyhisselâm- bir zaman dedi ki:

“–Bana yâ Rabbi, evlât verirsen, onu -bir evlât hasreti vardı- Sen’in uğruna kurban edeceğim.” dedi.

Nihayet tevriye günü, arefe günü, bayramın birinci günü, üst üste üç gün rüya gördü. İbrahim -aleyhisselâm-’ın sadâkati istendi. İbrahim -aleyhisselâm- da oğluna geldi:

“–Yavrum!” dedi, anlattı. Fakat annesine tam olarak açıklamadı. Anne merhameti… Korktu, îtiraz eder diye. Hattâ dedi:

“–Oğlumu süsle dedi, yıka dedi, tara saçlarını.” dedi.

“–Ne yapacaksın?” dedi.

“–Bir Dost’uma götüreceğim.” dedi.

“–Bir de iple bir bıçak ver.” dedi.

“–Bunu ne yapacaksın?” dedi.

“–Dost’uma kurban keseceğim.” dedi.

Yani zannetti ki bir, herhangi bir hayvan kurban edecek.

“–Peki!” dedi.

Tam bu şeytan taşlama yerine geldikleri zaman hacıların şimdiki, şeytan geldi:

“–İbrahim dedi, ey ihtiyar dedi. İnsan dedi evlâdını kurban eder mi?” dedi.

İbrahim -aleyhisselâm- taşladı.

Demek ki şeytan içimize daima musallat. Ne kadar amel-i sâlihlerle taşlayacağız?

İsmâil -aleyhisselâm-’a döndü:

“–Çocuk dedi, baban seni kesmeye götürüyor dedi. Gördüğü bir rüyadan, şeytânî bir rüyadan -kendisi şeytan- seni kesmeye götürüyor.” diyor.

İsmâil -aleyhisselâm- taşladı. Diğer bir rivâyet, Hacer Vâlidemiz de taşlıyor.

Demek ki burada şeytan taşlama, bunu daima hacca gidenler hatırlayacaklar, biz de hatırlayacağız.

“اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ” (Taşlanmış şeytandan Allâh’a sığınırım.) diye başlıyoruz.

Demek ki şeytan musallat üzerimizde. Daima vesvese verir. Dünyaya meylettirir. Demek ki amel-i sâlihlerle şeytanı taşlayabilmek.

En nihayet bu kurban yerine gittiler. İbrahim -aleyhisselâm- yatırdı İsmâil -aleyhisselâm-’ı. Anlattı:

“–Yavrum dedi, böyle böyle…” dedi.

“–Baba dedi, Allâh’ın emrini yerine getir dedi. Ben de -inşâallah- sadâkat göstereceğim dedi. Hattâ gözümü de bağla dedi. Belki merhamet hissiyle bana bıçağı boynuma vuramazsın dedi. İnşâallah baba dedi, seninle dedi Cennet’te buluşuruz dedi, buluşma mekânımız Cennet olsun.” dedi.

Bıçağı tam boynuna dayadığı zaman, Cenâb-ı Hak:

“–İbrahim sana selâm buyurdu. Selâm!” buyurdu. (Bkz. es-Sâffât, 109)

“İbrahim dedi, bu açık ve zor bir imtihandı.” dedi. (Bkz. es-Sâffât, 106)

İbrahim -aleyhisselâm-’ı Cenâb-ı Hak tebrik etti. Âyet-i kerîme şöyle:

“İşte o zaman, Biz ona hilm sahibi (yumuşak) bir oğul müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa gelince (demek ki dokuz-on yaşlarında, babası):

«Yavrucuğum, rüyada seni kurban ettiğimi görüyorum; bir düşün, ne dersin?» dedi. O da cevâben:

«Babacığım, sen emrolunduğun şeyi yap, dedi. İnşâallah beni sabredenlerden bulursun!»

Her ikisi de teslîm olup, (İbrahim) onu alnı üzerine yatırınca (bıçak kesmiyor, vuruyor, bıçak kesmiyor. Cenâb-ı Hak):

«Ey İbrahim, rüyâyı gerçekleştirdin. Biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Bu gerçekten ağır bir imtihandır (zor bir imtihandır İbrahim).» diye (ona, İbrahim’e) seslendik (buyuruyor Cenâb-ı Hak). Biz oğluna bedel olarak büyük bir kurban indirdik.” (es-Sâffât, 101-107) buyuruyor.

Mevlânâ diyor ki,

“Dikkat et diyor, kurban diyor bir et bayramı değil diyor. Kurban, bir fedakârlık sembolü diyor. Sen diyor, kurban keserken diyor, bir diyor, İbrahim -aleyhisselâm-’ın fedakârlığını bir düşün.” diyor.

Cenâb-ı Hak:

“Etler ve kanlar gitmez, sizin takvânız gider…” (Bkz. el-Hac, 37) buyuruyor.

Ondan sonra:

“Ona bedel olarak büyük bir kurban verdik. (Devamı;) Geriden gelecekler arasında ona (bir nam) bıraktık.” (Bkz. es-Sâffât, 107-108)

İşte İbrahim -aleyhisselâm-’ın nâmı devam ediyor. Tahiyyat’tan sonra İbrahim -aleyhisselâm-’a ve onun nesline duâ ediliyor. Peygamber Efendimiz’in ve neslinin de o şekilde olması arzu ediliyor. “Ona bir nam verdik” buyuruyor. Nereye? Tâ kıyamete kadar bir nam bıraktık. Ondan sonra:

“«İbrahim’e selâm olsun!» dedik. (Tebrik ediyor Cenâb-ı Hak. İşte) Biz ihsân sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, Biz’im mü’min kullarımızdandı.” (es-Sâffât, 109-111)

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

(“Mü’minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” [el-Mü’minûn, 1-2])

Mü’min felâh buluyor. Demek ki mü’minlik, bir fedakârlık istiyor. Yani unutmamak lâzım ki, bize buradan gelecek intibâ, Gazâlî diyor, evlât, anne ve babanın yanında ilâhî bir emanettir. Allah emânet olarak veriyor. Onun temiz kalbi, saf, kıymetli, her türlü nakış ve sûretten hâlî bir cevherdir. Tertemiz bir ekran. O, nakşedilen her şeyi kabule uygun. Hayır da şer de. Kendisine yönelen her şeye yönelir durumdadır. Gazâlî öyle buyuruyor.

Yani evlât, verildiği an, tertemiz bir toprak gibi. Ona hangi tohum atılırsa, onda büyür. Tarlayı eğer boş bırakırsan, o tarlayı kaktüsler, dikenler… Yok, emek verirsen, o, gül ve gülistan olur.

Yine Gazâlî diyor:

“İnsan diyor, balmumu gibidir diyor. Terbiye sayesinde ona müsbet veya menfî istenen şekil verilebilir.”

Bu hususta İmam Gazâlî Hazretleri şöyle buyuruyor; evlâdı korumak nasıl olacak?

Bir; “onu kötü huylardan tezkiye etmek”. Cenâb-ı Hak sevgisini vermek. Cenâb-ı Hak korkusunu vermek. Rasûlullah Efendimiz’den misaller vermek. Ona ahlâkî fazîletleri öğretmek. Buna çok muhtacız buna. Onu kötü arkadaşlardan korumak.

Kûnû meassadıkın.

Sâdık arkadaşlarla beraber olmasına gayret etmek.

“Hevâ-hevesi içinde bırakmamak.” Yani uydum kalabalığa diye bırakmamak. Onu dünya alâyişine, ziynet sebeplerini sevdirmemek ve gaflet mekânlarından uzak tutmak. Bugün de gaflet mekânları her tarafı sarmış durumda.

Çünkü lüks, israf çılgınlığına, dünya alâyişine alışınca, büyüdüğü zaman onları terk etmek çok zor gelir. Onun için bunlar küçük yaşta başlar.

Bugün, görüyoruz, anne babalar, evlâdını bir Kur’ân Kursundan geçirmiyor. Niye? “Bir senesi ziyan olur!” diyor. “Ben diyor, onu veririm.” diyor. İslâm kültürünü basit bir kültür olarak görüyor.

Hâlbuki İslâm kültürü 23 senede tamamlandı. Rasûlullah her inen âyeti tatbik ettirdi. Onun için bu, çok mühim.

En büyük tahsil, İslâm kültürüdür. Bu sebeple anne-baba şu endişe içinde olacak:

“Ben dünyada beraberim, kıyamette beraber mi olacağım?..”

Cenâb-ı Hak Muhammed Sûresi’nin 7. âyetinde:

“Ey îman edenler! Eğer siz Allâh’a yardım ederseniz, (kul Allâh’a nasıl yardım eder? Eğer yani dîni yaşarsanız, dîni yaşatırsanız) O da (Allâh da) size yardım eder, ayağınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7)

Demek ki hem dîni yaşayacağız, hayatımızın bütün muhtevâsında ihmâlsiz İslâm olacak ve evlâtlarımızı da o telkinde büyüteceğiz, yetiştireceğiz. Aksi hâlde o büyük bir -yarın- fâcia olacak kıyamet günü.

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

(“Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar!” [Yâsîn, 59])

“Siz mücrimler, Cehennemlikler, bu tarafa!” denilecek, Allah korusun! Yani ölümün beteri, beterin beteri olacak!..

Görüyoruz bugün; üniversiteye giriş imtihanlarında bazı anne ve baba, evlâtlarıyla beraber mektep/okulların kapısına geliyorlar. Saatlerce o kapıda bekliyorlar. Evlâtlarının heyecanı; “Acaba yapabilecek mi, kazanabilecek mi?” diye bir dert, bir endişe içinde oluyorlar. Lâkin bu dünya endişesi yanında âhiret endişesi ne kadar var? Ne kadar bir âhiret endişesi içindeyiz?

En zor, onu hatırlayacak, o gün:

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

“Siz mücrimler, ayrılın bu tarafa!” (Yâsîn, 59) denilecek.

Onun için dünya… Cenâb-ı Hak:

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” [el-İnşirah, 5-6])

Her zorluktan sonra selâmet… Dünyada birtakım imtihanlar olacak, zorluklar olacak, sonra ebedî bir saâdet gelecek.

İbrahim -aleyhisselâm- dört endişesi var:

Biri; kendisinin ve zürriyetinin namaz kılması. (Bkz. İbrahim, 40)

Demek ki öyle bir namaz. Namaz çok zor bir iş.

“…Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) Böyle bir vuslat, bir mîraç namaz. Öyle bir namaz istiyor ki Cenâb-ı Hakk’a mülâkî olsun İbrahim -aleyhisselâm-. Neslin de öyle olacak.

Demek ki birincisi; kendisi ve evlâdı.

İkincisi; anne-babası. (Bkz. İbrahim, 41)

Anne-babası da onun; onun vesîlesiyle dünyaya geldi. Onun cisminde, kalbinde, yüreğinde oldu daima. Anne-babaya hizmet endişesi olacak. Onlara hizmet etmek, bilhassa yaşlanınca.

Dördüncüsü de, mü’minlerin… (Bkz. İbrahim, 41)

Mü’minlere duâ hâlinde olacak.

Onun için Efendimiz buyuruyor:

اَللّٰهُمَّ اصْلِحْ اُمَّتَ مُحَمَّد

اَللّٰهُمَّ فَرِّجْ عَنْ اُمَّتِ مُحَمَّد

اَللّٰهُمَّ ارْحَمْ اُمَّتَ مُحَمَّد رَحْمَةً عَامَّةً

Bu duâyı bol bol okuyun, buyurdu.

Efendimiz ümmet-i Muhammed’i çok severdi. Bizim de ümmet-i Muhammed’i çok sevmemiz, yani kardeşlerimizi çok sevmemizi, onlara bir duâ hâlinde yaşamamızı Cenâb-ı Hak arzu ediyor.

Cenâb-ı Hak tabi bu, lûtfetti, İbrahim -aleyhisselâm-’ın iki oğlu da peygamber oldu. Fedakârlık…

İshak -aleyhisselâm-’dan Benî İsrâil peygamberleri geldi. Rasûlullah Efendimiz, İsmail -aleyhisselâm-’dan, arada peygamber olmadan, doğrudan doğruya İsmail -aleyhisselâm-’ın zürriyetinden geldi.

İsmail -aleyhisselâm-’la Kâbe’yi inşâ etti. Ve bu Kâbe, şirkten uzak, tevhid dîninin merkezi hâline geldi.

Orada İbrahim -aleyhisselâm- insanlığı namaz ve hacca insanları davet etti. Ebû’l-Enbiyâ oldu, peygamberler babası oldu.

Hep baktığımız zaman, bunlar fedakârlığın neticesinde gelen büyük lûtuflar.

Rasûlullah Efendimiz’de nesil gayreti. Onun için peygamberlerin bir mirası yoktur maddî mirası. Onların mirası ümmet mirasıydı.

Âişe Vâlidemiz buyuruyor:

Efendimiz… Babam sabah namazını kıldırdı Ebû Bekir -radıyallâhu anh-. Sonra Efendimiz’in gidecek tâkati yoktu. Perdenin arasından baktı. O kadar güzel bir tebessüm etti ki, babamın arkasında güzel bir ashâb-ı kirâm cemaati görmek.

Demek ki peygamberlerin mirası, insan mirasıydı.

Demek ki bir mü’minin de esas mirası, insan mirası olacak. Onun için Efendimiz, Mekke’de o zor zamanda Dâru’l-Erkâm’ı kurdu. O şiddet zamanları, o zulüm zamanlarında. Medîne’de, teşrif eder etmez, Ashâb-ı Suffe’yi kurdu. Orada yetiştiriyordu, bütün dünyaya gönderiyordu.

Efendimiz’in terbiyesi nasıl bir terbiye idi?

Peygamber Efendimiz ashâb-ı kirâmına, ashâbına servetler dağıtmadı. Kağıt-kalem verip zahirî bilgileri öğreterek de terbiye etmedi. Onları muhabbet ve takvâ dolu gönülle terbiye etti. Kendisi de her inen âyete bir misal teşkil etti.

Tabi muhabbetin in’ikâsı sebebiyle ashâb-ı kirâm da hemen bir tatbikat hâline geldi.

Baktığımız zaman Efendimiz’in en çok meşgul olduğu, genç sahâbîlerdi. Bunlar, 15-20 yaş arasındaydı. Zeyd bin Hârise vardı, Üsâme bin Zeyd vardı, Mus’ab bin Umeyr vardı, Câfer Tayyar, Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Ömer gibi, hep böyle genç sahâbîlerdi. Hep onlar yanındaydı.

Onun için gençler çok mühim. Eğer bir toplumda gençler, eğer kendilerini fazilete râm ediyorlarsa, o toplumda hayır vardır, istikbal vardır. Eğer gençler o verdiği enerjiyi menfî yolda, nefis yoluna sarf ediyorlarsa, arkadan gelecek bir hüzün vardır, Allah korusun!

Onun için evlâtlarımızın muhabbeti, onlara olan muhabbet, ne kadar muhabbet duyarsak, demek ki onları o kadar Allah yolunda yetiştiririz.

Eğer muhabbetimiz yoksa; fânî, eğer zâhirî şeyler varsa, onun da bir kıymeti yok. Yarın bizi ayrılık bekliyor o zaman.

Meselâ Enes vardı. Bu, Efendimiz’in muhabbetindeydi:

“Efendimiz vefât ettikten sonra O’nu diyor, görmediğim bir rüya yoktur diyor. Her rüyada Efendimizʼi görürdüm diyor. Oʼna bir hasret içindeydim.” diyor.

Talebesi diyor ki:

“–Sanki diyor her bakışta diyor, Rasûlullahʼı gözün arıyor diyor. Sanki diyor, Oʼna hitap eder gibi konuşuyorsun.” diyor.

“–Evet diyor, öyle bir özlüyorum ki diyor, yarın diyor kıyamette huzuruna -inşâallah- gitmeye çalışacağım diyor, «Senʼin küçük hizmetçin geldi, ne olursun, dünyada olduğu gibi burada da yanına kabul et.» diye yalvaracağım Oʼna.” diyor. (Ahmed, III, 222. Krş. Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 82)

Bu da çok mühim bir misal:

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-ʼın hilâfet zamanıydı. Bir baba halifeye gelerek evlâdını şikâyet etti. Hazret-i Ömer, bu adamın oğlunun huzûruna getirilmesini emretti. Genç, huzûra geldi. Ömer -radıyallâhu anh- ona kötü davranışının sebebini sordu:

“–Niye dedi annene kötü davranıyorsun?” dedi.

Delikanlı Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-ʼa bir sual sordu. Dedi ki:

“‒Yâ Halife dedi, babamın-annemin benim üzerimde hakkı var dedi. Fakat benim annemin-babamın üzerinde hakkım var mı?” dedi.

Hazret-i Ömer:

“–Üç tane hakkı var dedi. Bir erkek evlenirken dedi, zevcesinin sâliha olmasını tercih edecek dedi. Çünkü dedi, o dedi, evlâdını terbiye edecek dedi. Anne “اَلْاُمُّ مَدْرَسَةٌ” (Anne, bir mektep)tir.

[Efendimiz buyuruyor:

“Kadın dört şeyle nikâhlanır: Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı için.” Efendimiz; “Siz dindarlığını tercih edin.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Nikâh, 16)]

“İkincisi diyor, baba diyor (Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-) rûhâniyetin üzerinde tecellî etmesi için ona güzel bir isim verecek (diyor. Ömür boyu o isimle çağrılacak. İsim müsemmâyı çeker.) En mühimi diyor, evlâdını diyor, bir Kurʼân kültürüyle yetiştirecek.” diyor.

[Böylece evlâdını diyor yabancı kültürlerin tesiri altında kalmayacak diyor. Yani;

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّاۤلِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!” (el-Fâtiha, 7]) Dalâlettekilere meyletmeyecek diyor.]

Delikanlı diyor ki:

“–İşte yâ Halife diyor, üç şey saydınız diyor. Babam diyor, üçünü de yerine getirmedi.” diyor.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer babaya dönüyor, babaya diyor ki:

“–Sen bana dedin ki, oğlum bana zulmediyor diyorsun ama, esas sen oğluna zulmetmişsin.” diyor.

Bu da ibretli bir şey.

Günümüzde anne-babalar feryat ediyor: “Evlâtlarımız elden gidiyor!”

Niye elden gidiyor? Yani ne verdin ki ne bekliyorsun? Yani tarlayı boş bırakırsan kaktüsler çıkar, ekersen gülistan olur. Yani daima sormak lâzım: Evlâtlar niçin elden gidiyor? Evlâdına ne verdin, ondan ne bekliyorsun?

En mühim, bir helâl lokma yedirdin mi, kazancın nasıl?

İki; ona Kurʼân kültürü verdin mi? Haberi var mı Kurʼânʼdan? Yaşadı mı Kurʼân kültürünü? Zihnî bilgileri kalpte hazmetti mi? Yaşadı mı?

Kurʼân tahsili için, yahut da bir dînî tahsil için evlâdını hangi okullara gönderdin? Kiminle beraber oldu, ona dikkat ettin mi? Bugün görüyoruz, neyle? Televizyon, internet, onların menfî sokakları içinde dolaşıyor.

Onun için, bir anne-babanın fedakâr… İmam Mâlik Hazretleriʼnde gördüğümüz, öyle diyor;

“Benim diyor, annem-babam diyor, bir hadis ezberletirdi, bir mükâfat, bir hediye, bir mükâfat… Öyle bir hâle geldim ki, vermese bile diyor, ben diyor, hadîs-i şerîfin rûhâniyetiyle lezzet duymaya başladım.” diyor.

İmam Ahmed ibn-i Hanbel. Dört mezhebin birinin müçtehidi. O diyor ki, numûne bir anneyi, kendi annesini misal veriyor:

“On yaşımdayken diyor, Kur'ân-ı Kerîmʼi ezberlemiştim diyor. Sabah namazından önce annem beni kaldırır, soğuk Bağdad günlerinde abdest suyumu ısıtırdı. Sonra elbisemi giydirirdi. Evimiz uzak ve yol karanlık olduğu için, kendisi de örtünürdü tesettüre, benimle diyor, tâ mescide kadar gelirdi diyor. Beni oradan tâkip ederdi.” diyor.

Demek ki, fakat öyle evlâttan kim geliyor; Ahmed ibn-i Hanbel geliyor.

Ebû Hanife Hazretleri ayrı. Hepsinin şeyi ayrı. Hepsinde görüyoruz, annelerin-babaların büyük tesiri olduğunu görüyoruz. Onun için, iki türlü miras var. Bir maddî miras, onun da nerede kullanılacağı belli değil.

İkinci miras, bu, en mühim bu mânevî miras, evlâdın takvâ sahibi, müttakî olması.

Hattâ Ömer bin Abdülazizʼe diyorlar ki:

“‒Servetini harcadın, ne bırakacaksın evlâdına?”

O da Aʻraf Sûresiʼnin 196. âyetini okuyor:

«…Allah, sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.» Allah onu korur. Onu ben Allâhʼa teslim ediyorum der. Ben nasılsam, o da öyle olur diyor.

Yok diyor, eğer oğlum benim yolumda değilse diyor, o zaman da Cenâb-ı Hak Nisâ Sûresiʼnin 5. âyetinde:

“Mallarınızı sefihlere vermeyin.” buyuruyor.

Daima bir âhiret endişesi içinde olacak bir müʼmin. Hattâ Efendimiz, daha peygamberlik gelmeden evvel, Kuss bin Saideʼnin Ukaz Panayırıʼnda bir şeyi vardır, uzun bir hutbesi vardır. Efendimiz orada bulundu. Daha o zaman peygamber değildi. Oradan iki şey var, bugünkü insanlar da buna muhtaç, kıyamete kadar insanlar da muhtaç. Orada Kuss bin Saide diyor ki hutbesinde:

“Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur. Olacak olur. Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, anne-babalarının yerini tutar. (Devre mülk.) Sonra hepsi mahvolup gider. Vukuâtın ardı arkası kesilmez. Hepsi birbirini takip eder.

Evvel gelip geçenlerde bizim için ibretler çoktur. Ey İyad Kabîlesi, hani babalarınız, dedeleriniz? Hani müzeyyen kâşâneler? Taştan hâneler yapan Âd ve Semûd kavmi? Hani dünya varlığına mağrur olup da kavmine hitaben, ben sizin en büyüğünüz, Rabbiniz değil miyim diyen Firavun ve Nemrut?..” (Beyhakî, Kitâbü’z-Zühd, II, 264; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 234-241; Heysemî, IX, 418)

Böyle devam ediyor. Güzel bir şey, hutbe. Yani her zaman okuyacağımız ve kendimizi tezyîd edeceğimiz bir hutbe.

Efendim bugün dünya, modern bir cahiliyeye girdi. Bugün Âd Kavmi, Semûd Kavmi, Keldânî Kavmi, Medyen, Firavun, Sodom-Gomore, Pompei, orada kahrolan, azap kamçısı inen insanlar, bugün câhiliye devrine dönülmesi sebebiyle onlar da maalesef toplumumuzda yerini aldı.

Bugün en mühim, evlâtlarımızı bunların şerrinden koruyabilmek. Bunlar, azap kamçısı inen kavimlerin günümüzde tezahür eden insanları.

İbn-i Haldun diyor ki, meşhur sosyolog:

“Geçmiş hâdiseler, gelecek olanlara, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

Bugün dünyamız da böyle felâketler karşısında. Bu tabi birtakım vukuâtın ayak sesleridir. Onun için biz, evlâtlarımızı eğer Allah yolunda yetiştirebilirsek, bizlere ne mutlu! En güzel bir miras bırakmış olacağız.

Efendimiz, âhir zaman fitnelerini haber veriyor. Bu fitneler hemen hemen bugün, küçük fitneler hemen hemen çıktı gibi. Tabi büyükler de ne zaman gelecek, onu bilemiyoruz. Daima fânîliği unutmamak.

Eğer tedbir almazsak, evlâtlar sırf merak ve heves için gaflet toplumunda merak ederler. Bir deneyelim derler, Allah korusun. Bu şekilde bir sapıklığa düşebilirler.

Onun için Efendimiz “çobansınız” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Vesâyâ, 9; Müslim, İmâre, 20)

Bir çoban nasıl sürülerini kurda kaptırmaz, demek ki anne-babalar da o şekilde olması lâzım.

Bugünkü hizmet zor. Zor ama, büyük bir mükâfat var. Hayırlar çeşit çeşit. Yani zamanı geliyor o hayırların kıvamı değişir.

Meselâ bir pınar başının yanında gelen bir kimseye bir bardak su ikram etmek, bir ikramdır, güzel bir ikramdır. Fakat o bir bardak suyu çöle götürüp çöldeki susuza içirmek, çok büyük fazilettir. Yermuk Harbi gibi…

Bugün de aşağı yukarı durum da buraya geldi. Onun için dînimizi muhafaza, evlâtlarımızı muhafaza için fedakârlık olması zarûrî.

Gelelim bayram…

İki tane dînî bayramımız var bu dünyada. Öbür tarafta bayramlar daha fazla. Bu bayramlar şehâdetnâmedir. Rabbimiz bize her sene iki bayram lûtfediyor. Bu iki sevinç zamanı, takvimde herhangi bir güne değil, iki mühim noktaya yerleştiriliyor.

Birincisi; Ramazan bayramı. Bu Ramazanʼdan sonra gelen bayram. Bu bir takvâ şehâdetnâmesi. Bir riyâzat hâlinde, ibadet hâlinde, hizmet hâlinde, bir kardeşlik hâlinde bir Ramazân-ı Şerîf geçecek, ondan sonra Cenâb-ı Hak bayram olarak bir şehadetnâme veriyor. Tabi şehâdetnâmede notumuz ne kadar, o bize bayramdaki durumumuzu gösterir. Bayramı ne kadar yaşıyoruz? Bayram mı, bir kardeşler arasında bir beraberlik mi, yoksa bayram bir tâtil mi? Sıla-i rahim hâlinde miyiz? Kardeşliğimizi yaşıyor muyuz?

İkinci bayram: Rabbimiz’in verdiği bütün nîmetlerin Hak yolunda sarf edilmesi ve infak edebilme. Bir gönül kazanabilmenin neticesinde Cenâb-ı Hak ile dost olma bayramı.

İşte bu, İbrahim -aleyhisselâm- bize bir örnek. Bu bayram bir dost olma bayramı.

Yani kurban bayramı bir fedakârlığın bir şehâdetnâmesi. Yani candan ne kadar fedakârlık, maldan ne kadar fedakârlık, Allâhʼın verdiği güçlerden, imkânlardan ne kadar fedakârlık, evlâtları yetiştirmede ne kadar fedakârlık?..

Ancak bu rûhânî eğitimi tamamlayanlara bir bayram şehâdetnâmesi veriyor. Bu şehâdetnâmenin notlarını da -inşâallah- öbür tarafta göreceğiz.

Onun için asla tâtil değil. Tâtil, atâlet kelimesinden gelir. Esas tâtili son nefesten sonra kabirde yapacağız. Tâ kıyamete kadar tâtil var. Dünyada nasıl yaşamışsak, o şekilde bir tâtil orada tattırılacak.

Demek ki burada şunu gördük, bu kurban bayramında:

Cenâb-ı Hak ile dost olmanın şartı takvâ, ilâve fedakârlık, neticesinde dostluk. Cenâb-ı Hak dostlarını Cennetʼe davet ediyor. Onlara “üzülmeyecekler, korkmayacaklar” buyuruyor. (Bkz. Yûnus, 62)

İki bayramın hulâsası bizden:

Cenâb-ı Hak takvâ ile yoğrulmuş bir tevekkül ve teslîmiyet istiyor değişen şartlar altında.

İkincisi; takvâ ile mezcolmuş bir fedakârlık isteniyor. İkincisi, nefse karşı riyâzat ve müʼmin kardeşine cömertlik. Nefsine karşı riyâzat, müʼmin kardeşine karşı cömertlik.

Yani biz Cenâb-ı Hakʼla dostluk için Cenâb-ı Hak bizden kurbanlar istiyor. Mal kurban olacak, can kurban olacak, evlât kurban olacak; tabi bu, fedakârlık olacak mânâsına…

Bu kardeşliktir bayramlar. Kardeşliğin bir seviye bulmasıdır. Cenâb-ı Hakkʼın bize bir lûtuf günleridir.

Rasûlullah Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Sizler, samimi kardeşler edinmeye bakın. (Yani samimi olun kardeşlerinize. Sizler, samimi kardeşler edinmeye bakın.) Çünkü samimi kardeşler, rahat anlarında ziynettir. Belâ zamanlarında koruyucudur (birbirini. Müʼmin birbirini muhafaza eder).” (Beyhakî, Şuâbü’l-Îmân, No: 7992)

O zaman bayram nedir? Şimdi bayramın bir tarifine geçersek:

Bayram, kulun içtimâîleşmesidir. Yani kardeşliğin üst seviyede yaşanmasıdır.

Bayram, rızâ-yı ilâhîyi tahsil etme günleridir. Bilhassa Efendimiz bayram gecelerine diyor, bayram gecelerine çok diyor, ehemmiyet gösterin diyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Sıyâm, 68/1782)

Bayram, bir kardeşliğin mükâfatıdır.

Bayram, yanık yüreklere Cennet serinliği veren ilâhî bir ziyafettir. Yoksulu, garipleri ziyaret edeceksin, gönlünü alacaksın. Huzur bulacak. O da huzur bulacak, sen de o varsa huzur bulacaksın.

Bayram, insanlık cevherini ortaya koymaktır. Yani kardeşliğin, mâşerî vicdanda yaşanmasıdır, gönül âleminde yaşanmasıdır. Gönül seferberliğidir.

Talebeyken, Büyük Doğu çıkardı Necip Fâzılʼın. Büyük Doğuʼnun -hiç unutmam- o zaman tabi benim dediğim, aşağı yukarı, 60 sene evvel. Orada bir bayram günü şöyle bir şeyi (başlık) atmış Necip Fâzıl rahmetli:

“Deliyi akıllandıracak, muzdaribi sevindirecek gerçek bayram hangi (rûhânî) hamleye muhtaçtır?”

Biz de şöyle diyelim:

Gâfili akıllandıracak, muzdaribi sevindirecek gerçek bayram hangi rûhânî hamleye muhtaçtır. O rûhânî hamlede bulunabilmek. Ki o şekilde bir bayramı yaşayabilmek.

Dünya hayatında ferdî-içtimâî müessirlerin bazıları nefsânîdir. Bazısı rûhânî duyguları tahrik eder. Bayramlar, bu duygular arasında şefkat, rahmet, merhamet vefâ ve diğergâmlık hislerini bileyler ve coşturur. Hem kendi hazzını, hem de başkalarını sevindirmenin hazzını yaşatır.

Toplumlar, ferdin değil/bireylerin değil, toplumun mânevî sevinçleridir. Bayram heyecanının paylaşılması, gönüllere girebilmek, bütün müslümanları gönülden kardeş hissedebilmekle mümkündür.

Meselâ dün, evvelsi gün, işte Ayasofyaʼda bir kardeşlik yaşandı. Yani mâşerî vicdanda bir kardeşlik yaşandı. Esasında bayramlar hep o şekilde olacak. Mâşerî vicdanda bir kardeşlik yaşanacak.

Yine buyruluyor; bayram, Yaratanʼdan ötürü bütün müslümanlara sevgi, şefkat, nezâket ve muavenettir/yardımdır.

Bayram, ancak mahzunların, kimsesizlerin, muzdariplerin gönlünü almakla yaşanabilir.

Gerçek bayram huzuru da Cenâb-ı Hakkʼın rızâsında gizlidir.

Velhâsıl uzun uzun, bayramların târifleri var.

Tabi bir son nefes bayramı var. Dünyada iki bayram var. Fakat en mühimi, son nefes bayramı var. Cenâb-ı Hak îkaz hâlinde:

وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

Ancak… “…Allâhʼın azamet-i ilâhiyyesine göre takvâ sahibi olun ve müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor. Sakın başka türlü can vermeyin buyuruyor.

Efendimizʼin şefaatine nâil olma bayramı var.

اِقْرَاْ كِتَابَكَ

“Kitabını oku, nefsin sana kâfîdir.” (Bkz. el-İsrâ, 14) denilecek. Bütün hayatın, bütün manzûmesi, önümüze ekranlar gelecek. Gözümüz, kulağımız, derilerimiz ne hâlde oldu? Mekânlarda ne yaptık?

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا . بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا

(“İşte o gün (yer) Rabbinin ona bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır.” [ez-Zilzâl, 4-5])

Orada -inşâallah- bir bayram Cenâb-ı Hak nasîb eyler.

Hattâ orada bir müʼminlerde, âyette Cenâb-ı Hak sevinç ifadesini bildiriyor. O kurtulan müʼmin, beraber müʼmin sevinecek; “هَاؤُمُ اقْرَؤُا كِتَابِيَهْ” diyecek. “Al diyor, kitabımı oku!” diyecek. (Bkz. el-Hâkka, 19)

Bak ben… Nasıl bir çocuk, karnesini götürür babasına; “Bak baba-anne der, karnem böyle böyle!” der.

Orada da esas bayramın, esas sevincin, Cenâb-ı Hak orada olacağını bildirmektedir.

Bir de en mühimi, yüksek ruhlar için, ruʼyetullah bayramı var. Cenâb-ı Hakʼla beraber olma, Cenâb-ı Hakkʼı ruʼyet bayramı var.

Rabbimiz, lûtf u keremiyle Habîbʼinin yüzü suyu hürmetine cümlemize hem dünyevî bayramları yaşamayı, yaşatmayı, hem de bu uhrevî bayramlardan nasîb almayı, Cenâb-ı Hak ihsan ve ikram buyursun, lûtfuyla-keremiyle.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla; Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..

HZ. İBRAHİM (A.S.) KİMDİR?

Hz. İbrahim (a.s.) Kimdir?

HZ. İSMAİL’İN (A.S.) HAYATI

Hz. İsmail’in (a.s.) Hayatı

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle