Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 14 Aralık 2020 Sohbeti

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin ihlas ve niyetin öneminden bahsettiği Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 14 Aralık 2020 tarihli sohbeti...

14 Aralık 2020 Sohbeti

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aziz, latîf, mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine, ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, cümle geçmişlerimizin, şehidlerimizin rûh-i şeriflerine, dînimizin, vatanımızın, milletimizin selâmetine, hastalıklardan, musibetlerden selâmete ermesinin niyaz ve duâsıyla, bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Bu hafta -inşâallah- rahmetin ihlâsa, niyete in’ikâs etmesinden bahsetmeye çalışacağız. Yani burada niyetlerimiz, İslâm nazarında amellerin değeri, ihlâsla, ihlâs ile ölçülür. Hadîs-i şerîflerde buyruluyor:

“Ameller niyetlere göre kıymet kazanır.” (Buhârî, Îmân, 41; Müslim, İmâre, 155)

İki kişi aynı namazı kılar aynı zamanda, ihlâs ve niyete göre farklı olur. Aynı rahle önünde oturulur, okuyanın kalbî ihlâsına göre kalpte ayrı tecellîler olur.

Hadîs-i şerîfte:

“Allah, sizin sûretlerinize (dış görünüşünüze) bakmaz! Fakat sizin (ihlâs ve takvânız bakımından) kalplerinize ve amellerinize bakar.” buyruluyor. (Bkz. Müslim, Birr, 34)

Yani amellerimizi kıymetlendiren; kalpteki ihlâstır, niyetlerimizdeki samimiyettir.

İhlâs, amelleri sırf rızâ-yı ilâhîyi kastederek îfâ etmek, onların üzerine nefsânî gâyeler düşürmemek…

Cüneyd-i Bağdâdî buyuruyor:

“İhlâs, ameli bulanık olmaktan temizlemek...” buyuruyor.

Yani ihlâs, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilme gâyesiyle her türlü dünya menfaatlerinden kalbin korunması…

Yani fücur bertaraf edilecek, takvâda merhaleler katedilecek.

Hiçliğinin idrâkine varmadan, nefs engelini aşmak mümkün değil.

Yani bir insan nefsini, hiçliğini, eğer tanıyabilirse, Cenâb-ı Hakk’ın azamet-i ilâhiyyesini tanır. “Aman yâ Rabbi!” der. Üzerimizdeki bütün nîmetler Cenâb-ı Hakk’a ait. Cenâb-ı Hak bize verdiği nîmetlerle bizi imtihan ediyor.

Velhâsıl, hiçliğinin idrâkine varmadan, nefs engelini aşmak, nefs engelini aşmadan takvâ hayatını yaşayabilmek, takvâ hayatına girmeden de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i gerçek mânâda tanıyabilmek, Cenâb-ı Hakk’a lâyık bir kul olabilmek mümkün değil.

Hakk’a kulluğu gerçek mânâda idrâk eden kişi, halka ve bütün mahlûkâta hizmeti kendisine bir borç bilir. Bu borcu büyük bir zevkle fedakârlık içerisinde îfâ eder. İşte Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri 7 sene hasta, muzdarip insanlara, yaralı hayvanlara hizmet etmiş, hattâ insanların geçeceği yolları temizleyerek kâbına varılmaz bir hayatı yaşamıştır. “En büyük lezzeti burada aldım.” buyuruyor.

Nedir bu? Bir ihlâstır bu. “Beni yaratan Allah, bu mahlûkâtı yaratan Allah, aynı Allah. Hastaları yaratan Allah, aynı Allah, şifâyı verecek, yine Cenâb-ı Hak…”

Allah ve Rasûlü için hicret eden sahâbîler -Efendimiz buyuruyor- büyük bir derece aldı.

Fakat bir ticâret maksadıyla veyahut da başka bir dünyevî gaye ile Medîne’ye gitti, o bir şey alamaz buyruluyor, hicret sevabını. Yani me Medîne’ye gitmenin bir sevabını alamaz.

Yine Uhud Harbi’nde Medîne’li, Kuzman isminde birisi, müslümanlar safında savaştı. Fakat niyeti sadece kabîlesinin şânını yükseltmek için olduğunu söyledi ölürken. Rasûlullah Efendimiz; “Cehennemlik oldu.” buyuruyor. (Vâkıdî, I, 263)

Bir mescidin adı, Dırar Mescidi idi. Fesat yuvası olarak yapıldı. Yıkılmasını hak etti.

Yani kötü niyet olunca, ilim, faydasız bir ilme dönüyor. Cenâb-ı Hak “ثَمَنًا قَلِيلًا” (az bir dünyalık) buyuruyor. (Bkz. Âl-i İmrân 77, 187, 199…)

Cuma Sûresi’nde, o Benî İsrâil âlimleri; “Kitap yüklü merkepler gibidir” buyruluyor. (Bkz. el-Cum‘a, 5) İllâ ihlâs.

Ebû Hüreyre naklediyor -radıyallâhu anh-:

“Kıyâmet günü hesabı ilk görülecek kişi, şehid düşmüş bir kimse olarak huzûra getirilir. Allah Teâlâ ona verdiği nîmetleri hatırlatır, o da hatırlar...

Cenâb-ı Hak:

«–Peki, bu (Ben’im sana verdiğim bu nîmetler) karşısında ne yaptın?» diye sorar. O da:

«–Şehid düşmeye kadar (yâ Rabbi vazifemi gördüm.)» der.

(Cenâb-ı Hak:)

«–(Yok!) Sen yalan söylüyorsun (buyurur). Sen, “ne yiğit, (ne kahraman)” desinler diye (şehid oldun).»

(Sürün Cehennem’e, buyuruyor.

İlim tahsil etmiş, âlim birisi gelir.)

Allah Teâlâ verdiği nîmetleri hatırlatır. O hatırlar ve îtiraf eder.

«–Peki, bu nîmetlere karşılık ne yaptın?» diye Cenâb-ı Hak sorar.

«–İlim öğrendim, öğrettim ve Sen’in rızân için Kur’ân okudum (Kur’ân öğrettim).» cevâbını verir.

(Cenâb-ı Hak:)

«–Sen yalan söylüyorsun. Sen (ne büyük) “âlim” desinler diye ilim öğrendin, “ne güzel okuyor” desinler diye Kur’ân okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi.» (Fânîlerden iltifat gördün.)

Sonra emrolunur, (onu Cehennem’e sürün.)

(Daha sonra) Allâh’ın kendisine çeşit çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah verdiği nîmetleri ona da hatırlatır. Hatırlar ve îtiraf eder.

(Allah Teâlâ:)

«–Peki sen bu nîmetlere karşılık ne yaptın?» diye sorar.

(O varlık sahibi de:)

«–Verilmesini sevdiğin, râzı olduğun (her yere, bu verdiğin malı) esirgemeden, sadece Sen’in rızânı kazanmak için verdim ve harcadım.» der.

(Cenâb-ı Hak ona:)

«–Yalan söylüyorsun. Hâlbuki sen, bütün yaptıklarını (takdir toplamak için) yaptın (buyurur).

Sonra emrolunur; (onu da yüzüstü Cehennem’e sürün, buyrulur.” (Bkz. Müslim, İmâre, 152)

Yani Cenâb-ı Hak bütün ibadetlerde, muâmelâtlarda, bütün hayatın her safhasında ihlâs, samimiyet ve riyâdan uzak kalmak… Yani tevhîd akîdesinin ortaklığa tahammülü yok. Cenâb-ı Hak “hasbeten lillah” istiyor, Allah rızâsı için istiyor. Araya enâniyet girmeyecek, fânîlerin iltifatları girmeyecek.

Meselâ bir hayır işi yapıyor, hemen ismini koyduruyor oraya. Fânîlerden iltifat bekliyor. Bu ne oluyor; ihlâsı bozuyor.

Onun için -inşâallah- kalplerdeki niyetimiz dâimâ ihlâs olsun. Yani hayırlı niyet, amellerin gidişâtında mânen rehberlik eder.

Şu hadîs de çok ibretlidir, bir Buhârî hadîsi:

“Vaktiyle bir kişi;

«–Ben mutlaka (bu gece) sadaka vereceğim.» dedi.

Geceleyin evinden sadakasını alıp çıktı. Onu bilmeden bir hırsızın eline tutuşturdu.

Ertesi gün belde halkı;

«–(Hayret, dediler.) Bu gece bir hırsıza sadaka verilmiş!» (Yani verilmeyecek kimseye sadaka verilmiş.)

Adam (yine farkında değil);

«–Allâh’a hamd olsun. Bu (gece) de (yine) bir sadaka vereceğim.» dedi.

Yine sadakasını alarak evinden çıktı. (Bu sefer de bilmeden, -karanlık-) bir fâhişenin eline tutuşturdu (parayı, hemen kendini göstermeden kayboldu).

Ertesi gün belde halkı;

«–(Olur şey değil!) Bu gece bir fâhişeye sadaka verildi!» dediler.

Adam (yine duydu, adam);

«–Allâh’ım! Bir fâhişeye (de olsa) sadaka verdiğim için Sana hamd olsun. Ben mutlaka yine sadaka vereceğim.» dedi.

(O gece, yine) sadakasını alıp evinden çıktı. Onu (bu defa da bilmeden) bir zenginin eline tutuşturdu (karanlık).

Ertesi gün halk;

«–(Bu ne iştir!) Bu gece de bir zengine sadaka verilmiş!» diye (hayretle) söylenmeye başladı.

Adam;

«–Allâh’ım! Hırsıza, fâhişeye ve zengine (de olsa) sadaka verebildiğim için Sana hamd olsun.» dedi.

(Bu ihlâsı sebebiyle) uykusunda, (gece);

«–Hırsıza verdiğin sadaka, onu yaptığı hırsızlıktan vazgeçirdi.

Fâhişe, (ona verdiğin sadaka ise, onu) iffetli bir kadın hâline döndürdü.

Zengin de (bunu aldı, utandı) malları muhtaçlara infak etti.»” (Bkz. Buhârî, Zekât, 14)

Demek ki verilen ihlâslı sadakalar, Cenâb-ı Hak muhafaza ediyor.

Abdullah bin Ömer’in oğlu Sâlim, Ömer bin Abdülazîz’e yazdığı mektupta şöyle demiştir:

“Şunu iyi bil ki, Allah Teâlâ’nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. (Kulun niyetine göre yardım eder.)

Kimin niyeti tam olursa, Allâh’ın ona yardımı da tam olur. Niyeti ne kadar azalırsa, Allâh’ın yardımı da o kadar azalır.”

Yine, Ebû Hüreyre rivâyet ediyor, Buhârî hadîsi bu da, en güçlü hadîs-i şerîflerden. Bu da geçmiş devirlerde.

“İsrâiloğulları’ndan bir kimse, arkadaşından (gidip) bin dinar borç istedi.

O ise;

«–(Vereyim bu bin dinarı ama dedi) bana (bir) şâhit getir (dedi. Şâhit) huzûrunda sana vereyim (bunu dedi), onlar şâhit olsun!» dedi.

Borç isteyen dedi ki;

«–(Fânîlerden, insanlardan şâhidim yok.) Şâhit olarak Allah yeter!» dedi.

Borç verecek olan kimse de;

«–Öyleyse bana kefil getir.» dedi.

Borç isteyen kişi;

«–Allah kefil olarak yeter!» dedi.

Borç verecek olan şahıs;

«–(Haklısın!) Doğru söyledin!» dedi. (Allah kefildir, Allah şâhittir dedi, her şeyi bilen, gören O’dur dedi.)

Adam, deniz yolculuğuna çıktı (memleketine gitmek için. Bu bin dinarla) ihtiyacını gördü. Sonra borcun vâdesini ödemek için, bir gemi bekledi, gemi gelmedi. Çaresizlik içinde:

(«–Yâ Rabbi dedi, ben borcu alırken Sen’i şahit gösterdim dedi. Sen’i kefil gösterdim dedi. Fakat gemi de gelmedi dedi.)

Bir odun parçası aldı, onun içini oydu. Oraya bin dinarı koydu, bir de mektup yazdı.

(«–Yâ Rabbi dedi, Sana havâle ediyorum dedi. Onu denize attı.

Borç alacak da öbür tarafta, sahilde bekliyor. Günü geldi çünkü. Gemi gelecek, o borcunu alacak.

Bakıyor; bir odun geliyor. “Aman diyor, bu odunu alayım, ortadan keserim, yakarım, kullanırım.” diyor. Odunu bir alıyor, kesiyor, içinden bin dinarla mektup çıkıyor.

Bu, borç alan kimse (sonra bir gemi geliyor. Yine her ihtimâle karşı cebine bin dinarı koyuyor, geliyor o borç aldığı kimseye;

«–Arkadaşım diyor, böyle böyle, gemi bulamadım, onun için kusura bakma diyor. Fakat ben gelmeden bir şey geldi mi sana?” diyor.

«–Evet diyor, bir odun geldi sahilde seni beklerken diyor, onu kestim diyor, ikiye böldüm, bin dinar içinden çıktı, bir de senin mektubun çıktı dedi. Al bu bin dinarı, geriye götür.) dedi.” (Bkz. Buhârî, Kefâlet, 1; Büyû, 10)

Yani demek ki Cenâb-ı Hak ihlâsa kefil oluyor.

Yine, niyet hâlis olursa, yapılmayan bir ibadete bile, Cenâb-ı Hak büyük mükâfat veriyor.

Kadı Iyâz vardır, bu, meşhur Şifâ-i Şerîf kitabının yazarı olan zât. Şöyle bir ibare var orada:

Sâlihlerden bir zât, Horasan sultanı ve kahramanlarından Amr bin Leys’i vefâtından sonra rüyâda görüyor. Rüyada aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:

“–Allah sana nasıl bir muâmelede bulundu?”

“–Allah beni affetti.” diyor.

“–Allah senin hangi amelin dolayısıyla affetti?” diyor.

“–Hayatımda işlediğim bir amelden beni affetmedi, niyetimden affetti diyor. Günlerden bir gün bir tepeye çıkmıştım diyor. Orada askerlerime baktım; ihtişamı, babayiğitliği seyredince;

«Keşke Rasûlullah zamanında gazvelerde olsaydım da Rasûlullah ile beraber o gazvelerde bulunsaydım. Askerimle beraber o gazvelerde fedâ-yı cân eyleseydim.» diye hislendim.

İşte bu niyetim, iştiyakımdan, ihlâsım sebebiyle yüce Allah, bana rahmetiyle muâmele ederek günahlarımı bağışladı ve beni sonsuz nîmetlerle mükâfatlandırdı.” (Kadı Iyâz, Şifâ, II, 28-29)

Yine şu hadise de mühim:

Hak dostlarından biri, bir âmâyı davet etti. Ona mükellef bir sofra hazırlattı. Dedi ki arkadaşı:

“–Bu âmâdır dedi, sen bu mükellef sofrayı hazırlattın ama dedi, âmâ bunu görmeyecek dedi. Onun ancak önüne koyduğumuzu alacak.” dedi.

O sâlih kişi de dedi ki:

“–Evet, âmâ görmüyor ama dedi, âmânın Hâlık’ı görmüyor mu?” dedi.

Yine buyruluyor:

“Allah Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehitlik isteyen bir kimse, yatağında bile ölse, Allah onu şehidlik (sevâbına) ulaştırır.” (Bkz. Müslim, İmâre, 157)

Yine buyruluyor:

“Şehidliği gönülden arzu eden bir kimse, şehid olmasa bile sevâbını alır.” (Müslim, İmâre, 156)

Zülbicâdeyn diye bir sahâbî, Medîne-i Münevvere’ye zorla geldi, bir kilimi iki parçaya böldü, birini belinden aşağıya, üzerine de onu aldı. Ayakları parçalanarak çölde, o şekilde geldi.

Rasûlullah şöyle bir baktı;

“–Zülbicâdeyn sen misin?” dedi.

“–Evet yâ Rasûlâllah, benim.” dedi. Hep mescidden çıkmadı, devamlı Rasûlullah Efendimiz’in yanındaydı. Büyük bir hasretle geldi, fedakârlıkla geldi. Bu Tebük Harbi olacağı zaman, Tebük Gazvesi:

“–Yâ Rasûlâllah, ne olursun bana dua et de şu Tebük Seferi’nde ben paramparça olayım dedi, o şekilde şehid olayım.” dedi.

“–Zülbicâdeyn dedi, orada dedi sen Allah yolunda sefere gidiyorsun dedi, hasta olursun, yine Allah sana bir şehidlik sevabı verir.” dedi.

İbn-i Mes’ûd diyor ki:

Tebük’te baktım diyor Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- önde, Ebû Bekir ve Ömer -radıyallâhu anh- arkasında, onların kucağında bir şey var. Ben de karanlıkta takip ediyorum. Bir yere geldiler, orada bir çukur kazdılar, kabir gibi. Rasûlullah Efendimiz kabre indi.

“–Zülbicâdeyn’i, kardeşinizi benim kucağıma verin.” dedi. Rasûlullah Efendimiz kucağına aldı, kabre indirdi.

İbn-i Mes’ûd diyor ki:

“O kadar diyor, gıpta ettim ki diyor, keşke bu Zülbicâdeyn ben olsaydım, Allah Rasûlü beni indirseydi.” (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 183; Vâkıdî, III, 1013-1014; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Ğābe, III, 227)

Demek ki niyetlere Cenâb-ı Hak ne güzel bir mükâfat veriyor.

Gazâlî’nin İhyâu Ulum’unda şöyle bir hâdise naklediliyor:

Muhammed bin Vasî diyor:

“Cennet’e nâil olan bir adamın ağlaması ne kadar garip ise, dünyada ise gideceği yeri(n Cennet mi, Cehennem mi olacağını) bilmeyen kimsenin aşırı gülmesi de, o nisbette şaşılacak şeydir.” buyuruyor. (İhyâ, III, 289)

Muhabbet, Hakk’a olacak.

Dâvud -aleyhisselâm- şöyle duâ ederdi:

“Allâh’ım! Sen’den Sen’i sevmeyi, Sen’i seven kişiyi sevmeyi, Sen’in sevgine nâil eden amelleri isterim. Allâh’ım! Sen’in sevgini bana kendimden, âilemden, soğuk sudan (yani dünyanın en câzip lezzetlerinden) daha sevimli eyle.” (Tirmizî, Deavât, 72) diye Davud -aleyhisselâm-’ın duâsı naklediliyor.

Velhâsıl mü’min, yumuşak gönüllü olacak. Yüzünden tebessüm eksik olmayacak.

Ebû Kursâfe -radıyallâhu anh- diyor:

Ben, annem ve teyzem Rasûlullah’a bey’at etmek için gittik. Ayrıldığımızda, annem ve teyzem dediler ki (ben çocuktum):

“–Yavrucuğum, biz bu Zât gibisini hiç görmedik! Yüzü ondan daha güzel, elbiseleri daha temiz, sözü daha yumuşak başka birini hiç görmedik şimdiye kadar. Sanki mübârek ağzından nur saçılıyordu.” (Heysemî, VIII, 279-280)

Yani demek ki Rasûlullah Efendimiz’in hâline benzeyebilmek. Kur’ân’ın tâlimatları muhtevasınca hayatımızı istikâmetlendirmek.

Mü’min, aslâ kalp kırmayacak, kimseden de kırılmayacak. Bu da zor bir şey ama, bu kalbin bir sanatı oluyor.

Yunus Emre’nin güzel bir ifadesi var; “Çalab” Allah mânâsına geliyor:

Gönül Çalab’ın tahtı,

Çalab gönüle baktı,

İki cihan bedbahtı,

Kim gönül yıkar ise!

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyuruyor:

“Şunu iyi bilin ki diyor kalp, Cenâb-ı Hakk’ın komşusudur. (Bütün esmânın tecellî mekânı.) O’nun mukaddes Zât’ına (yani Cenâb-ı Hakk’a) kalpten daha yakın bir şey yoktur. (En yakın mü’minin kalbidir.) İster o mü’min olsun, ister âsî olsun, kalbe eziyet etmekten sakınınız! Çünkü komşu âsî de olsa himâye edilir.

Zira küfürden sonra, kalbe eziyet etmek kadar Allah Teâlâ’nın incinmesine sebep olan başka bir günah yoktur. Zira kalp, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilen varlıkların en yakınıdır.” (Bkz. İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, III, 326, no: 45)

Tarihten bir misal:

Bezm-i Âlem Vâlide Sultan, Şam’da bir vakfiyesi var, iki üç tane madde var. Bir madde de; çalışan müstahdemlerin yanlışlıkla kırdıkları eşya tazmin edilecek bu vakıfta. Zira o kişi azarlanmayacak. O kişinin kalbi kırılmayacak.

Demek ki ne kadar bir incelik, zarâfet. Yani mü’min, yalnız kendini düşünen / hodgâm olmayacak. Kendinden ferâgat eden, îsar sahibi olacak.

İnsan Sûresi’nde;

“Kendileri muhtaç olduğu hâlde, fakire, yetime, esire verirler. Verirken de «Bir minnet altında kalma. Biz bunu Allah rızâsı için veriyoruz. Biz o kıyâmetin sert ve musîbetli gününden korkarız. (Onun için bize bir minnet altında kalma!..) Allah da onları o günün şerrinden korur (kıyâmetin şerrinden korur).” (Bkz. el-İnsân, 8-11) buyruluyor.

Hep ihlâsa geliyor. İhlâs ve kalbe geliyor.

Velhâsıl merhamet çok mühim. Yani merhamet olmayan o beldeler, bir insanlık mezbelesi. İşte Myanmar’ı görüyoruz, Suriye’yi görüyoruz, Yemen’i görüyoruz. Allah korusun!.. Yani nasıl küresel güçlerin orada yaptığı zulümleri görüyoruz. Kendi menfaatlerine o kadar insanın sekiz senedir çadırlarda perişan ediyorlar.

Yani toprağına merhamet tohumu ekilmeyen beldeler, bir zulüm beldesi oluyor, hicran beldesi oluyor.

Hattâ bir mütefekkir diyor:

“Merhamet olmayan bir beldede insanlık yoktur orada diyor. Oradakiler, insanlıktan vazgeçerek oradaki menfaatleri için halkı perişan ederler.” diyor.

Tabi İslâm’a baktığımızda, İslâm ne güzel! Aman yâ Rabbi!..

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- Kudüs’e girerken yardımcısına:

“–Haydi diyor, deveye sen bin!” diyor.

“–Efendim diyor, beni diyor, halife zannederler.”

Demek ki elbiseleri de aynıymış.

“–Yok diyor, sıra sende diyor, sen bineceksin.” diyor.

Yine Ömer -radıyallâhu anh- nasıl bir incelik. Seleme diye bir sahâbî, tabi o zaman yollar da dar, Medîne yolları. Seleme birisiyle konuşurken onu elindeki asâ ile şöyle itiveriyor.

“–Kenara gidin, bak diyor, yolu kapatıyorsunuz.” diyor. Ertesi sene Seleme’yi görüyor.

“–Seleme diyor, bu sene hacca gitmek ister misin?” diyor.

“–İmkân diyor, imkân meselesi.” diyor.

“–Yok diyor, Seleme, gel benimle.” diyor, 600 dinar veriyor.

“–Yâ Halife diyor, bunu sen nereden veriyorsun?” diyor.

“–Bak diyor, geçen sene diyor, ben diyor, asâm ile sana şöyle bir ittim diyor, sen yolu kapatmıştın.” diyor.

“–Halife, ben unuttum gitti.” diyor.

“–Yok diyor, ben unutmadım.” diyor.

Demek ki nasıl bir mü’minin hassas gönlü olacak…

Ömer bin Abdülaziz. Hanımı Fâtıma diyor:

Seccadeye otururdu diyor, ağlardı diyor.

“–Niye ağlıyorsun, derdin nedir?” derdim.

“–Sorma Fâtıma derdi, benim derdimden büyük dert mi var? Bu kadar benim tebaamdaki fakirler, garipler, yalnızlar, kimsesizler, imkânı yetmeyenler, kalabalık âileler, benim bulamadığım kişiler… Yarın Allah -celle celâlühû- onların hesabını benden sorarsa, Rasûlullah Efendimiz bana sitem ederse, ben ne yaparım?!” diyordu.

Sanki diyordu, öyle bir manzara bildiriyor ki, sanki havuza düşmüş bir kuş gibi çırpınırdı, buyuruyor.

Ben de üzerine çarşafı kapatırdım, bakamazdım diyor o çırpınışına.

Bu Ömer bin Abdülaziz kimdir? İki buçuk senede İslâm dünyasına, İslâm tarihine en büyük imzayı atan, büyük bir Allah dostu.

Osmanlı devletinde -kuruluşundan yıkılışına kadar- maaşlı askerler, her cuma selâmlığına gidip gelirken, pâdişahın Cuma selâmlığına çıkarken:

“–Mağrur olma pâdişâhım, senden büyük Allah var!..” diye bağırarak, kendilerine hâricen yapılan mânevî irşad ve îkâzları resmîleştirmiştir. Bu devam etti.

Velhâsıl bir müslüman, muhabbet ehli olacak. Allâh’ı seviyorsa, bütün Allâh’ın yarattıklarına karşı merhametli olacak. Cenâb-ı Hak’la dost olan, sevecek. Bu şekilde, fânî, meşrû muhabbetler bâkî muhabbete istikâmetlenecek.

Evlâdını Allah için sevecek, muhabbet duyacak, fakat onu Allah için yetiştirecek.

Kazancını sevecek, Allah için infak edecek.

Amellerinde ihlâs ve samimiyet olacak. Her işi ivazsız, garezsiz, “hasbeten lillâh” olacak.

Yani bir, rahmet insanı, çorak insan değil, rahmet insanı olacak. Yağmur gibi her girdiği yere hayat verecek, rahmet tevzî edecek.

Güneş gibi en kuytu, ücrâ yerleri aydınlatacak.

Velhâsıl insan, hayvan ve nebâtat onunla hayat bulacak.

Asr-ı saâdette gazveler olurdu, köleler alınırdı, harp esirleri. Rasûlullah Efendimiz hemen kendine düşenleri âzâd ederdi. O’nu gören sahâbîler de çoğu, harp esirlerini âzâd ederdi.

Kureyş esirlerinden Velid bin Velid’in haber verdiğine göre;

“Biz diyor, Medîne’ye gelirken, esirler hayvanlara bindirildi, müslümanlar bir müddet yaya olarak yürüdüler.” (Vâkıdî, I, 119)

“Bu esirler de bizim insanlıktaki eşimizdir.” dediler. O kölelerin çoğu da müslüman oldu.

Yine, Mekke’nin fethinden sonra, Hâlid bin Velid 350 kişilik bir askerî birliğin başında, İslâm’a dâvet etmek için Benî Cezîme Kabîlesi’ne gönderildi. Hâlid bin Velid, bu harekâtında bir yanlışlık neticesi otuz kişi vefat etti.

Efendimiz çok üzüldü:

“–Yâ Rabbi dedi, ben berîyim dedi, uzağım yâ Rabbi!” dedi. Hemen Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a para verdi.

“–Git dedi, bu otuz kişinin diyetlerini öde.” dedi.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- gitti.

“–Evet dedi, yâ Rasûlâllah, otuz kişinin bu diyetlerini ödedim, fazlasını da dağıttım sadaka olarak.” dedi.

Efendimiz sevindi.

Rahmetin dile yansıması:

Bir mü’minin dili nasıl? Kendimizin dili nasıl? Bir mü’minin dili, rahmet dili olacak. Gönülleri ihyâ edecek. Aslâ incitmeyecek. Hiçbir zaman gönüllere bir diken batırmayacak. Yani -af edersiniz- yılan dili olmayacak, rahmet dili olacak. Dîni de ne kadar rûhânî ve latif bir dille anlatırsa, o kadar tesir artar.

Cenâb-ı Hak Âl-i İmrân 110. âyette:

“Siz, insanlığın (iyiliği) için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz.” buyuruyor.

Peygamber Efendimiz İslâm’ı yaşayarak tebliğ etti. Yaşamayan insanda, dil bir şey ifade etmez. Cuma Sûresi; “kitap yüklü merkepler gibidir” buyuruyor. (Bkz. el-Cum‘a, 5)

Biliyor; zihni bir arşiv gibi; fakat bir tesiri yok. Çünkü dîni yaşamıyor.

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de; “Nasıl biz konuşacağız? Nasıl hitap edeceğiz?” onları bildiriyor.

Meselâ قَوْلاً كَرِيماً buyuruyor. (el-İsrâ, 23) Annen-baban ihtiyarlar diyor, âcizleşir diyor, قَوْلاً كَرِيماً Cenâb-ı Hak; onlara ikramkâr konuş diyor.

Bir şey veremedin diyor, birisi geldi, karşısında ona hiçbir şey veremedin, imkânın da yok vermeye:

قَوْلاً مَيْسُوراً buyuruyor Cenâb-ı Hak. (el-İsrâ, 28) Onlara hiç yoksa diyor, gönlünü alıcı diyor, tesellî edici birkaç söz söyle buyuruyor.

قَوْلاً مَعْرُوفاً buyuruyor. (en-Nisâ 5, 8) Yani güzel söz ve tatlı dille konuş buyuruyor. Yani yerinde ve uygun bir söz söyle. (Bkz. el-Ahzâb, 32)

قَوْلاً لَيِّناً buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Tâhâ, 44) Yani yumuşak sözle başla. Cenâb-ı Hak Firavun’a gönderirken Mûsâ -aleyhisselâm-’ı, onlar dedi zâlim, قَوْلاً لَيِّناً yumuşak bir sözle başla dedi. (Bkz. Tâhâ, 44)

Yine Efendimiz:

“Ya hayır söyle, yahut da sus!” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Îmân, 77)

Yani mü’minin dili, nâzik ve latîf bir dil olacak. Aslâ kaba olmayacak. Cenâb-ı Hak misal veriyor;

“Unutma ki, seslerin en çirkini, merkeplerin sesidir.” (Lokman, 19)

Cenâb-ı Hak diyor ki, merkebe öyle bir ses veriyor ki, senin hâlin, bu merkebin sesine benzemeyecek. Yani incitici, ezâ verici değil; gönle şifa verici, ıslah edici olacak.

Yine Âl-i İmrân, 134. âyette:

“O takvâ sahipleri ki (buyuruyor) bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar…

Demek ki cömert olacak. Eğer darlıktaysa, yarım hurma verecek. Bolluktaysa bolluğuna göre verecek. Ondan sonra:

“…Gayzlarını (öfkelerini) yutarlar…” (Âl-i İmrân, 134) buyuruyor. Çünkü öfke olduğu zaman, konuşma tarzı değişiyor. Yumuşaklık gidiyor, nezâket gidiyor, zarâfet gidiyor, incelik gidiyor, kabalaşıyor.

“…Öfkelerini yutarlar. İnsanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Âl-i İmrân, 134)

Hep Kur’ân-ı Kerîm’den tâlimat, Sünnet-i Seniyye’den tâlimat…

Yani bir mü’min, itici olmayacak, cezbedici bir dil olacak. Câzibe merkezi olacak.

Mevlânâ buyuruyor:

“Tatlı suyun başı kalabalık olur.”

Yani güzel sözlü, tatlı dilli bir insanın başı kalabalık olur, cemaati fazla olur.

İmhâ eden değil, inşâ eden bir dil olacak.

Münâkaşa çıkaran değil; sulh, selâmet, ülfet oluşturan bir dil olacak mü’minin dili.

Münâkaşa ortamına girmeyecek.

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor Furkan Sûresi’nde:

“Rahmân’ın o kulları ki (ibâdurrahman), yeryüzünde tevâzu olarak yürürler. Kendini bilmezler onlara sataştığı zaman da onlara «Selâmâ!» derler (geçerler, muhatap olmazlar).” (el-Furkân, 63)

Mevlânâ diyor ki:

“Baharın diyor, rahmet yağmurları diriltici, sonbaharın yağmurları soğuk ve yaprakları dökücüdür.” buyuruyor.

Yani mü’minin sözleri, bereketli rahmet yağmurları gibi gönülleri yeşertici, diriltici olacak.

Gönül, Allah ve Rasûlü’nün muhabbetiyle dirilecek, hamlıktan kurtulacak.

Meselâ şâir Fuzûlî vardır. Gönlü o kadar Rasûlullah Efendimiz’le bir dolu ki, neyi görse, Rasûlullah Efendimiz’i görür. Suyun akışını görüyor, sanki Efendimiz’e gidiyor o su. Hep kalpte Efendimiz var:

Hâk-i pâyine yetem der ömürlerdir muttasıl

Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su

Diyor.

Bizim hocamız İmam Hatip’te Yaman Dede, o da Efendimiz’i anlatırken ağlardı. Hattâ bir arkadaşımız onu görüyor Galata’da. Şöyle duvara dayanmış böyle, bitkin hâlde:

“–Hocam diyor, seni diyor, hastaneye götüreyim diyor. Herhâlde bir zor durumdasın.” diyor.

“–Yok oğlum diyor, ben diyor, Allah Rasûlü’nü hatırladıkça böyle güçten-kuvvetten düşüyorum.” diyor.

Tabi ne oluyor bu?

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

(“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” [Buhârî, Edeb, 96])

Sevdiğiyle beraber olmak…

Es’ad Erbilî Hazretleri… Sanki içinde öyle bir yangın var ki; yani gül ateş oluyor, bülbül ateş oluyor, sümbül ateş oluyor ve toprak ateş oluyor, diken ateş oluyor…

Bu, muhabbet işte. Bu Efendimiz’e muhabbet oldukça, bir rahmet insanı hâline geliyor.

Meselâ İmam Nevevî Hazretleri, karpuz yemiyor. “Rastlayamadım diyor Allah Rasûlü nasıl karpuz yerdi?” diyor.

Ahmed Yesevî Hazretleri, 63 yaşına geldiği zaman bir mahzen gibi bir yerden irşâdına devam ediyor. Allah Rasûlü diyor 63 yaşında vefat etti diyor. Bundan sonra diyor, ben artık burada devam edeyim diyor, irşâdıma diyor.

Abdullah bin Zeyd var ashâb-ı kirâmdan. Rasûlullah Efendimiz’in vefât haberini oğlu getiriyor.

“–Baba diyor, Rasûlullah Efendimiz intikal etti.” diyor.

“–İlâhî diyor, artık benim gözlerimi âmâ kıl diyor. Ben her şeyden çok sevdiğim Peygamberim’den sonra artık dünyada bir şey görmek istemiyorum!..” diyor ve gözü âmâ oluyor.

Rahmetin gönle aksetmesi…

Rahmetin göze yansıması:

Bir insanın hâlet-i rûhiyesi, bakışından belli olur. Yani gözü konuşur insanın. Hattâ bu gözden hesap da var. Göz çok mühim. Cenâb-ı Hak, Fussilet Sûresi’nin 20. âyetinde:

“Nihayet oraya geldikleri zaman (hesap mekânına), kulakları, gözleri, derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir.” buyuruyor.

Yani burada bir dilimiz var konuşan, orada göz konuşacak, kulak konuşacak, deriler konuşacak, uzuvlar konuşacak. Onun için bir dil hâline gelecek.

Onun için, bu, göz çok mühim. Göz, rahmet gözü olacak. Bir mü’min hiçbir zaman, bir Allâh’ın kullarını, ibâdullâh’ı istihfaf etmeyecek. Bir mağrur, küçümseyici bakış olmayacak. Cenâb-ı Hak:

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ

(“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!” [el-Hümeze, 1])

Bir şeye küçültücü bir nazarla bakana yazıklar olsun, buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Hak; mü’minlerin de öyle bir kalbi olacak ki o kalp onun gözüne aksedecek,

“…Sen onları sîmâlarından tanırsın...” (el-Bakara, 273) buyuruyor.

Yani o muhtaçları, sana hâlini arz etmeyen kişileri, herkes onları varlıklı zanneder diyor âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak.

“…Sen onları sîmâlarından tanırsın...” (el-Bakara, 273) buyuruyor.

Yani bir mü’min, rahmet tecellî ettikçe kalp şeffaflaşacak, berraklaşacak, kristal gibi olacak. Ki hep rahmet nazarıyla bakacak. Yani bardağın yarısı boş demeyecek, bardakta su var diyecek. Müsbet nazarla pozitif enerji yükleyecek. Yani nazarı ihyâ edecek kendisinin.

Bir mü’minde aslâ haset dolu bir bakış olmayacak. Kıskançlık olmayacak. “Takdîr-i ilâhî bu. Benim hâlim, en güzelidir!” diyecek. “Belki fazla olsaydı, eksik olsaydı, böyle olurdu…” diyecek.

İhtirasla bir bakış tarzı olmayacak. Tedavi edici bir şifa nazarı olacak.

Mevlânâ diyor ki:

“Her insanın nazarı, kalbinin rengine göre tecellî eder.”

Bu sebeple merhametle yoğrulan bir kalbin nazarı, baktığı kimse için rahmet olur.

Öyle bir nazar olur ki, yani günaha olan nefreti günahkâra taşıttırmıyor.

Mevlânâ… Zikir esnâsında bir sarhoş giriyor zikrin arasına. Onu hemen müridler çıkartmaya çalışıyorlar. Mevlânâ diyor ki:

“–O diyor, içmiş diyor, siz sarhoş olmuşsunuz.” diyor.

Allah korusun, gönlü hastalığa tutulmuş muhteris bir kimsenin nazarı da, karşısındaki insanı hasta eder. Kötü nazar dediğimiz…

Rahmet bakışı, hidâyetlere vesîle olan bir bakıştır. Her gönle ulaşacak damar arayan, bulan bir bakıştır. Yani günahkâra bakışta dahî, ilâhî sanat olan gönlü bulmaya, kazanmaya çalışan, mütebessim bir bakış olacak.

Hazret-i Mevlânâ buyuruyor ki:

“Hacca gidenler diyor, Kâbe’nin sahibini arasınlar diyor. Eğer diyor, Kâbe’nin sahibiyle buluşabilirlerse, her yerde Kâbe’yi bulurlar.” buyuruyor.

Rahmetin ele yansıması:

Rahmetle dolan bir gönlün eli, devamlı infâk hâlinde olur. Tabi sırf bu infak parayla değil, her şeyle infak. Bir yardımcı olmak. Onu bir tesellî edebilmek.

Yani yetimin başını okşayan, yoksulun ihtiyacını gideren, irşad bekleyenleri irşad eden, garibin yüzünü güldüren bir el olacak eli. Her türlü imkânını Allâh’ın mahlûkâtına cömertçe harcayan bir el olacak. Bütün mahlûkât ondan fayda görecek.

Yine bu el;

Aslâ harama uzanmayan, israftan kaçınan, helâli de biriktirmeyen, âhireti kazanmak için malzeme bilen bir el olacak.

“Allah bana niye verdi?” diyecek. “Ona vermedi, bana verdi, bana niye verdi?” Yahut “Bana bu kadar verdi, ben bununla neler yapabilirim?..”

Yani âhiret hasadı için dünya tarlasına, sâlih amel tohumları saçan bir el olacak. Yoldan eziyet veren şeyleri kaldıran, yardım eden, musâfaha eden, emr-i bi’l-mâruf’tan yorulmayan, üşenmeyen bir el olacak.

İşte Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri, sohbetin başında bahsettiğimiz gibi yedi sene bu hizmetin içinde.

Vefat ettiği zaman sâlih bir kişi görüyor:

“–Üstad diyor, ne diyor buyurursunuz?”

“–Ölüm ânında nasıl olmak istiyorsanız son nefeste, hayatınızı ona göre tanzim edin.” buyuruyor.

Yani hizmet, rûhun gıdâsı olacak. Zira îmânın en büyük meyvesi merhamet, onun neticesi de hizmettir.

Merhamet etmek/acıyabilmek, Allâh’ın en büyük lûtfudur. Yalnızca acıyabilen insan için, kalp, iz’an ve vicdandan söz edilebilir.

Bu da çok mühim:

İbrahim bin Edhem Hazretleri, bir sarhoşu görüyor; kusuyor böyle. Onun gidip ağzını yıkıyor.

“–Niçin böyle yaptın?” diyorlar “Bu sarhoşun ağzını yıkadın diyorlar. Bırak, kalsaydı öyle.” diyorlar.

“–Yok diyor, yüce Allâh’ın diyor, adını zikretmek için yaratılan dil ve ağzı, bulaşık olarak bırakırsam, hürmetsizlik olur.” diyor.

Ne kadar ince bir düşünüş…

Adam ayıldığı zaman diyorlar ki:

“–Horasan zâhidi İbrahim bin Edhem senin ağzını yıkadı...” diyorlar.

Bu durumdan çok mahcup oluyor. Hemen tevbe ediyor, hâlini düzeltiyor.

Böyle bir hâle vesîle olan İbrahim bin Edhem Hazretleri, rüyasında Hak katından şöyle buyruluyor kendisine:

“–Sen Biz’im için onun ağzını yıkadın; Biz de senin için onun kalbini yıkadık!..”

Velhâsıl günaha olan nefret, günahkâra yansıtılmayacak. O, yaralı bir kuş gibi, o tedavi edilecek.

Rasûlullah Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayat, hep merhamet tevzii. Yani Efendimiz’in o merhametiyle, kan gölüne dönmüş çöller huzur buldu. İnsanlar huzur buldu. Hayvanlar huzur buldu.

Bir köle, bir köpekle üç dilim ekmeği paylaşır hâle geldi. “Bu köpeği de yaratan, beni yaratan, aynı Allah’tır.” dedi. Yani Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakma tarzı inkişâf etti.

Karınca yuvasının yakılması, Efendimiz’i dehşet içinde bıraktı. “Allâh’ın verdiği bir canı kim yakabilir?” buyurdu. (Bkz. Ebû Dâvud, Cihad, 112)

Rahmetin Makâma Yansıması:

En yüksek makam, peygamberlik makâmı. Peygamberler içinde en yüksek makam, Peygamber Efendimiz’in makâmı. Peygamberlerin makâmını görüyoruz; en yüce bir ahlâk. Yani bu makam, zenginlerin yanında fakir/muhtaçların da çekinmeden ihtiyaçlarını arz etmek için girebildiği bir makam olacak...

Efendimiz, bir köle geliyordu:

“–Sana yâ Rasûlâllah bir şeyler söyleyeceğim.”

“–Gel diyordu, beraber yürüyelim.” diyordu. Herkesin derdini dinliyordu. (Bkz. Buhârî, Edeb, 61; Müslim, Fedâil, 76; Ebû Dâvûd, Edeb, 12/4818)

Birisi geliyor;

“–Derdim budur.” diyordu.

“–Buyrun.” diyordu.

Makam sahibi mütevâzı olacak. Enâniyeti bertaraf edecek.

Ebû Bekir Efendimiz; Kur’ân-ı Kerîm’de ikinin ikincisi; halife oldu, hutbeye çıktı:

“–İçinizden en hayırlınız ben değilim.” diye hutbeye başladı büyük bir tevâzuyla.

Fatih Sultan Mehmed Han, bir hristiyan mimarla mahkemeye çıktı. Mahkemede aleyhine karar verildi. Hristiyan mimar ağladı:

“–Böyle bir adâlet dünyada var mı?” dedi.

Nasıl, makâma yansıması…

  1. Abdülhamid, câmisi olan Beylerbeyi’nde, Özi Kalesi kaybedildiği haberi gelince felç geldi.

“–Halkım dedi, harap oldu dedi. Askerim yandı!” dedi. Felç geldi.

Demek ki makâma yansıması.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın bir îkâzı var. Mısır’a vâli tayin edilen Mâlik bin Hâris’e bir emirnâme yazdı Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-. Orada şu ifadelere yer verdi:

“İnsanlara, canavarın sürüye baktığı gibi bakma. Onlara karşı kalbinde sevgi, merhamet ve iyilik duygularını besle. Çünkü istisnâsız bütün insanlar ya dinde senin kardeşindir, ya da yaratılışça senin eşindir. İnsanlar hatâ edebilir. Başlarına iş gelebilir. Düşenin elinden tut. Kendin için Allâh’ın affını istiyorsan, sen de insanları affet. Onları hoş gör ve bağışla. Allâh’a karşı aslâ isyan etme. Affından dolayı aslâ pişmanlık duyma. Verdiğin cezadan dolayı da aslâ sevinme.”

Ne güzel! Aman yâ Rabbi!..

Kelâm-ı kibarda:

“Üç türlü insanın Allâh’ı görebileceği müjdelenmiştir:

Birincisi; saf ve samimi kalpler.

İkincisi; gecenin karanlığında güneşi bulanlar, yani seherleri ihyâ edenler.

Üç, ölümü hayatta iken bütün hareketleriyle birleştirenler. Bunların Allah’ı göreceği müjdelenmiştir.” buyruluyor.

Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin -inşâallah-.

Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..

İslam ve İhsan

İHLAS İLE İLGİLİ ÖRNEKLER

İhlas İle İlgili Örnekler

AMELLER NİYETLERE GÖRE HADİSİ

Ameller Niyetlere Göre Hadisi

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.