Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 11 Ocak 2021 Sohbeti

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin Fetih Suresi 29. ayet-i kerime ışığında Peygamber Efendimiz'i yakından tanıyabilmeyi anlattığı Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 11 Ocak 2021 tarihli sohbeti...

11 Ocak 2021 Sohbeti

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aziz, latif, mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine, ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, cümle geçmişlerimizin, şehidlerimizin rûh-i şerîflerine, dînimizin, milletimizin, bütün İslâm dünyasının selâmetine, ümmet-i Muhammed’in hastalarına şifâ, dertlerine devâ, borçlarına edâ, bu vesîleyle üç İhlâs, bir Fâtiha!

Muhterem Kardeşlerimiz!

Sohbetimizin mevzuu, Fetih Sûresi’nin 29. âyeti. Rasûlullah Efendimiz’i yakından tanıyabilmek, O’nunla beraber olmak. Yani ne kadar dünyada berabersek; ibadette, muâmelâtta, muâşerette, ahlâkta, hak-hukuk, ukubatta; o kadar, âhirette de beraber olma imkânı…

Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, en büyük örnek:

“Andolsun, Rasûlullah, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok çok zikredenler için bir örnektir (üsve-i hasenedir).” (el-Ahzâb, 21)

Burada üç tane şart var.

Birincisi: “Allâh’a kavuşmayı umanlar.”

Demek ki kul daima Allah rızâsında olacak. Rasûlullah Efendimiz’in o 23 senelik nebevî hayatından örnek alacak. “Acaba Allah Rasûlü yanımda olsaydı bana tebessüm eder miydi? Yoksa sîmâsı değişir miydi?”

Birincisi, Allah rızâsı, istikâmet…

İkincisi, “Âhiret gününe kavuşmayı umanlar.” Cenâb-ı Hak:

يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ

(“…Âhiretten korkan…” [ez-Zümer, 9]) buyuruyor. Daima bir âhiret endişesi…

Yani orada Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği nîmetlerin miktarı ne kadar, bizim mukâbilimiz ne kadar bu nîmetlere?

Daima bir âhiret endişesi içinde olabilmek. Çünkü dünya bir fasıl. Ve son nefeste de talebeliğimiz bitiyor, ebedî hayat başlıyor.

“Allâh’ı çok çok zikredenler için güzel bir örnektir.”

Bir de Cenâb-ı Hakk’ı unutmamak. Gözümüzün gördüğü her şeyde Cenâb-ı Hakk’ı hatırlamak. Çünkü bu kâinat ilâhî bir laboratuvar, kevnî âyetler, mikrodan makroya…

Kul, bu idrâk içinde olursa Rasûlullah Efendimiz ona örnek olmuş oluyor.

Diğer bir âyette:

هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

(“…O, müttakîler için bir yol göstericidir.” [el-Bakara, 2]) buyruluyor. Takvâ sahiplerine Kur’ân-ı Kerîm rehber oluyor. Kur’ân, dünyada da âhirette de bir saâdet haritası.

Sahâbî, Efendimiz’i yakından tanıdı, hayran oldu. Efendimiz’i dâimâ gönüllerinde taşıdılar. İnsan olan her yere giderken, tebliğ etmek için, orada irşad bekleyenleri irşad etmek için, daima Rasûlullah Efendimiz’i gönüllerinde taşıdılar.

Ve o uzun yollar, yorgunluk vermedi, üşengeçlik gelmedi. Yani Rasûlullah Efendimiz’le beraber olmanın bir hazzı içinde, insan olan her yere tevessül ettiler.

Efendimiz’den aldıkları îman nûruyla câhiliye karanlıklarından sıyrıldılar. Efendimiz’in rahmet nefesi, onlara bir hayat vermiş oldu.

Hayatın lezzetini Efendimiz’le beraber tattılar. Bu çok mühim. Nefsânî arzularla değil, onu bertaraf ederek, hayatın lezzetini Efendimiz’le beraber olmakta tattılar. Efendimiz’in en çok sevindiren hadîs-i şerîf:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” hadîs-i şerîfi. (Buhârî, Edeb, 96)

Onlar istediler ki, dünyadaki bu beraberliği âhirete taşıyalım, âhirette de devam etsin bu beraberlik. Hayatı bir aşk ve muhabbet üzere yaşadılar.

Bu;

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

hadîs-i şerîfinden, günümüz insanı için de bir müjde.

Zira bir kimse, istîdâdı ölçüsünde Efendimiz’in takvâ hayatından ne kadar hisse alabilirse, O’na o kadar yakın olur. 

Muaz -radıyallâhu anh-’ı Efendimiz çok severdi. Çok istîdatlı bir sahâbî idi. Zaman zaman terkisine alırdı.

“Bak Muaz derdi, şunlara şunlara dikkat et.” derdi. Bir ara sükût olarak geçirirlerdi. Sanki tefekküre davet ederdi Muaz’ı. Yani Muaz’la husûsî şekilde meşgul olurlardı.

Efendimiz, Muaz’a şöyle hitâb etti:

“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede (yani hangi mekânda, hangi zamanda) olursa olsun, Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” (Ahmed, V, 235; Heysemî, IX, 22)

Muaz’ı Yemen’e gönderirken Efendimiz:

“–Muaz dedi, seninle artık herhâlde görüşemeyeceğiz dedi. (Bu dünyada. Âhirette beraber olacağız dedi.) Umulur ki dedi, benim kabrim şurada olacak dedi. Sen de Yemen’den döneceksin dedi, beni ziyaret edersin kabrimi.” dedi.

Muaz ağlamaya başladı.

“Ağlama Muaz, ağlama dedi. Bana en yakın olanlar, nerede olursa olsun, onlar müttakîlerdir.” buyuruyor. (Bkz. Ahmed, V, 235; Heysemî, IX, 22)

Demek ki Rasûlullah Efendimiz’e; Veysel Karanî Hazretleri göremedi, fakat bir nefes-i Rahmânî içindeydi.

Rasûlullah Efendimiz’i gönlümüzde taşımayı Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin.

Beraber olabilmek… İlâhî müşâhedenin altında olduğumuzu unutmamak, birincisi.

Âyet-i kerîmede buyruluyor:

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ

“…Nereye gitseniz, O sizinle beraber...” (Bkz. el-Hadîd, 4) Cenâb-ı Hak zamandan, mekândan münezzeh. Yarattığı bütün insan, hayvanat, cemâdat, ne varsa her an, Cenâb-ı Hak yanında.

Buna bir “ihsan” şuuru deniyor. Yani bunu şuna benzetebiliriz:

Arkamızda bir kamera dolaştırsalar, her şeyimize dikkat ederiz. İlâhî kameranın altında olduğumuzun kalpte şuur ve idrâk hâline gelebilmesi. İrfan hâlinde olabilmek.

Cenâb-ı Hak şah damarından daha yakın olduğunu bildiriyor. (Bkz. Kāf, 16)

İçimizden geçenleri biliyor. İçimizden geçenlere hâkim olabilmek, o da çok zor.

Onun için salevât-ı şerîfeyi dilimizden, gönlümüzden eksik etmeyeceğiz. Bu, Efendimiz’i ne kadar sevdiğimizin ve gönlümüzde hissettiğimizin bir işaretidir. O’nu ne kadar tanıyorsak, ne kadar hatırlıyorsak, O da bizi âhirette o kadar yakından tanır.

Sâlih bir kul olabilmek için;

–Efendimiz’in fazîlet dolu örnek hayatından ders almak zaruretindeyiz.

–O’na zâhiren ve bâtınen tâbî olmaya mecburuz.

–O’nun yüce ahlâkına bürünerek O’nu satırlardan ziyâde kalben ve bedenen yaşayarak tanıyabilmeye mecburuz.

Kur’ân-ı Kerîm, kelâmda mûcize. Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu.

Kâinat, kevnî âyetler, ilâhî bir mûcize.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz insanda tecellî eden bir mûcize. İnsanda tecellî eden bir sanat hârikası. Kur’ân-ı Kerîm gibi, kâinat gibi, insanda tecellî eden bir sanat hârikası. Her bakımdan mükemmel. Kıyamete kadar gelen bütün insanlığa bir örnek, bir misal.

Gerçek tahsil, Efendimiz’i yakından tanıyabilmek.

Cenâb-ı Hak Efendimiz’in hayatı üzerine yemin ediyor; “لَعَمْرُكَ” buyuruyor. O’nun hayatı üzerine “yemin olsun” diyor. (Bkz. el-Hicr, 72) Hiçbir mahlûk, hiçbir insan, hiçbir peygamber üzerine böyle bir yemin yok, yalnız Efendimiz’e var.

Yani, demek ki Efendimiz’i yakından tanıyalım. “Üsve-i hasene” olduğunu bildiriyor, örnek şahsiyet olduğunu bildiriyor. Ve O’na salât etmemizi daima emrediyor.

Efendimiz’i yakından tanıyanlar, tanıdıkları nisbette âbâd olur. O’nu tanımayanlar ise en büyük nîmetten uzak olarak bedbaht olur -Allah korusun-.

Efendimiz:

–124 bin peygamberin zirvesi.

–Cenâb-ı Hakk’ın “En Sevgili” kulu.

–Bütün insanlığa, cihana rahmet…

–Bütün insanlığa yegâne muallim…

Peki, Efendimiz’in muallimi kimdi? Cenâb-ı Hak.

Efendimiz’in peygamberlikten evvelki durumuna baktığımız zaman, Mekke’de bir ilim meclisi yoktu, bir kütüphane yoktu, bir mektep yoktu. Herhangi bir din adamı da yoktu; bir rahip de yoktu, hoca da yoktu.

Yetim doğan ve öksüz büyüyen Efendimiz’in, anne-baba gibi bir istinâdı da olmadı.

O’nun mürebbîsi Cenâb-ı Hak’tı. Efendimiz buyuruyor:

“Beni Rabbim terbiye etti. Ne güzel terbiye etti.” buyuruyor. (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12)

Bu şekilde, yarı vahşî câhiliye insanlarından bir asr-ı saâdet medeniyeti inşâ edildi.

Efendimiz daha evvel bir eğitimci değildi.

­­−Risâlet vazifesinden evvel kırk sene, hiç kimseden hiçbir şey öğrenmedi, hiç kimseye de bir şey öğretmedi.

−Bulunduğu toplum, bir câhiliye toplumuydu.

−Kendisi ümmî bir kişiydi Efendimiz. Cenâb-ı Hak okuma-yazma da öğrettirmedi O’na. Yani okuma-yazma da bilmiyordu. Toplum da ümmî bir toplumdu. Toplumda okuma-yazma bilen de, yok denecek kadar azdı.

Cenâb-ı Hak O’na öyle bir öğretti ki, öyle bir eğitim verdi ki; O bütün kâinâta muallim oldu, cihâna yön verdi.

Yine Efendimiz’in başından gazveler geçiyor. Efendimiz bir kumandan değildi. Bir askerlik de yoktu o zaman. Zâten doğru-dürüst bir ordu da yoktu. Hep aşiret kavgaları vardı.

Lâkin Efendimiz peygamber olduktan sonra, gazvelerde bile bir merhamet tevzî etti.

Nitekim Bedir’de, harpten evvel düşman gelip su istedi, Efendimiz ashâb-ı kirâma rağmen onlara su verdirdi.

Bir de bugünkü duruma bakalım:

Efendimiz şöyle buyurdu:

“Zulmetmeyiniz, işkence etmeyiniz (gazvede)! Çocukları öldürmeyiniz!” (Müslim, Cihâd, 3; Ahmed, V, 352, 358)

“Mâbedlere çekilip ibadetle meşgul olan kişileri (kendi hâline bırakın).

Kadınları, yaşlıları, savaş hârici için çalışan kimselere dokunmayın.

Kiliseleri yakıp yıkmayın, ağaçları köklerinden kesmeyin!” (Ahmed, I, 300; Taberânî, Kebîr, XI, 224/11562; Buhârî, Cihâd, 148; Müslim, Cihâd, 24, 25)

Bir, Efendimiz’in tâlimâtı; Birinci Cihan Harbi’nde ne oldu? Nasıl bir vahşet yaşandı? Bugün de aynı şekilde.

Ecdâdımız hiçbir zaman tebaasına zulmetmedi. Gayr-i müslim halk dahî adâlete hayran oldu, teşekkür etti. Bir sürü atasözleri ortaya çıktı. Lehistan’da:

“Vistül Nehri’nden Osmanlı atları su içiyorsa, hak vardır, hukuk vardır, adâlet vardır.” bir atasözü hâline geldi.

Yine Efendimiz, daha evvel bir halk idaresinde bulunmadı.

Çocukluğunda çobanlıktan başka bir şey de yapmadı. Fakat O’nun kurduğu Medîne İslâm Site Devleti, medeniyetin zirvesi oldu.

Bütün mahlûkatı zâlimlerin şerrinden kurtardı.

Köleler huzur buldu. Hayvanlar huzur buldu. Nebâtat huzur buldu. Kan gölüne dönen çöller huzur buldu…

Yine Efendimiz’in hak ve adâleti tevzî etmek hususunda hiçbir tecrübesi de yoktu. Lâkin O’nun Vedâ Hutbesi, en mükemmel bir “İnsan Hakları Beyannâmesi”dir. Değişmez bir, devam eden en güzel anayasadır.

İşte İslâm Site Devleti’ni Medîne’de kurduğu zaman, Efendimiz hemen ilk anayasayı tesis ettirdi. O zamana kadar böyle bir şey yoktu. Aşiret reisleri kendilerine göre yönlendiriyordu.

Efendimiz’in talebesinin meydana getirdiği hukuk ekolleri, beşer aklının yüzlerce yılda yetiştiremediği zirveleri geride bıraktı. Tarihte meşhur hukukçulardan Solon, Hammurabi, Ebû Hanîfe’nin hukuk dehâsı karşısında çırak bile olmayacak durumda kaldı.

Velhâsıl Efendimiz, kâinâtın muallimiydi.

İbn-i Hazm der ki;

Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sîreti, mübarek hayatı, düşünen bir kimse için, Peygamberimiz’i zarûrî olarak tasdik etmesini ve O’nun Allâh’ın hak peygamberi olduğuna şehâdet etmesini gerektirir. Faraza, Peygamberimiz’in sîretinden başka hiçbir mucizesi olmasaydı, O’nun hayatı mûcize olarak yeterdi.” (İbn-i Hazm, el-Fasl fi’l-Milel, II, 90) O’nun 23 senelik nebevî hayâtı mûcize olarak yeterdi.

İslâm fıkıh metodolojisinin meşhur sîmâlarından Karâfî, o da diyor ki:

“Rasûlullah Efendimiz’in başka hiçbir mûcizesi olmasaydı, O’nun ashâb-ı kirâmı yetiştirmesi (yani yarı vahşî insanlardan, medenî insanlar hâline getirmesi), O’nun peygamberliğinin en büyük delilidir.”

İbn-i Mes’ûd, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ile beraber Kûfe Mektebini kurdu. Dünyanın en büyük hukukçusu Ebû Hanîfe Hazretleri, onun kurduğu o medresede yetişti.

Yani hulâsa; kıyâmete kadar mü’min gönüllerde insanlıktan bir âbide olarak Efendimiz yaşayacak. Efendimiz’i Cenâb-ı Hak yakından tanımamızı arzu ediyor. Gönlümüz O’nunla ne kadar dolarsa o kadar Cenâb-ı Hakk’a olan yakınlığımız da artar.

Âyette buyruluyor, Nisâ Sûresi 80. âyette:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

“Allah Rasûlü’ne itaat, Allâh’a itaattir…”

Yani iki itaat birleşiyor. Peygamber Efendimiz’e muhabbet, Cenâb-ı Hakk’a muhabbet; O’na itaat, Allâh’a itaat; -Allah korusun- O’na isyan, Allâh’a isyan sadedinde. O yegâne, ümmet-i Muhammed için bir meş’ale.

Allah korusun, zamanımız, O’nun fazilet dolu hayatından uzak kalan da, ayrı bir iflâsın -mânen- eşiğine sürüklenir. Neticede ebediyet fukaralığına dûçâr olur.

Gerçek tahsil nedir?

Bu dünya bir mektep. Gerçek tahsil, Efendimiz’i yakından tanıyabilmek, Efendimiz’in her hâlini okuyabilmek. İnsan, gönül verdiğine meftun olur ve hayran olur. Muhabbet akışı neticesinde, sevilenin hâli sevene sirâyet eder. Muhabbet, fedakârlığı getirir. Fedakârlık oldukça da ibadetler bir lezzet hâline gelir. Hizmet bir lezzet hâline gelir. İşte sahâbî, dünyanın insan olan her tarafına gitti, yorulmadı, üşenmedi. Enerjiyi, Efendimiz’e duyduğu bir hazdan aldı. Ameller kolaylaştı.

Velhâsıl muhabbet, iki gönül arasında bir cereyan hattıdır. İşte sahâbî bu cereyan hattını kurdu.

Demek ki Rasûlullah Efendimiz, Allâh’ın en büyük lûtfu.

لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ

(“Andolsun Allah büyük bir lûtufta bulunmuştur…” [Âl-i İmrân, 164]) buyuruyor. En büyük lûtfu. Tabi bu lûtfunun bedelini ödemek lâzım.

Bedelini ödemek de Kitap ve Sünnet muhtevâsında bir hayatımızın olabilmesi…

Cenâb-ı Hak, Efendimiz’i tanıtıyor. Efendimiz’in yanında olan kimler? Ashâb-ı kirâm. Hâlleri nasıldı? Efendimiz’e benzemenin gayreti içindeydi. Tabi derece derece. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, diğer halifelerin durumu, diğer sahâbîlerin durumu…

Cenâb-ı Hak bizden ne istiyor? O ashâb-ı kirâma benzememizi istiyor. Tevbe Sûresi’nin 100. âyette, “İlk İslâm’a giren Muhâcirler” yani Mekkeliler, arkadan “Ensar”, Medîneliler, “onlara güzellikle tâbî olan ihsan sahipleri”.

İhsan sahibi olmak ne demek? Müttakî olabilmek. İlâhî kameranın altında olduğunu idrak hâlinde olabilmek.

“…Ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Cennetler hazırlanmıştır onlara…” (et-Tevbe, 100) buyuruyor.

Demek ki her hâlimizi ashâb-ı kirâm ile kıyaslamamız lâzım. Ashâb-ı kirâmın 23 senelik hayatında her türlü misal var.

Efendimiz bir gün Bakî Kabristanı’na gitti. Kabristandaki vefat edenlere:

“Allâh’ın selâmı üzerinize olsun ey mü’minler diyarının sâkinleri! İnşâallah bir gün biz de size katılacağız.”

Ondan sonra:

“Kardeşlerimi çok özledim!” buyurdu.

Sahâbe şaşırdı:

“–Yâ Rasûlâllah! Sen’in kardeşlerin biz değil miyiz?”

“–Yok dedi, siz ashâbımsınız dedi, ben onları bu dünyada görmeyeceğim dedi. Onları Havz kenarında bekleyeceğim dedi. Sadece dedi, (orada büyük kalabalık gelecek, oradan bir nida gelecek:)

«–Yâ Rasûlâllah! Bunlar senin sünnetine uymadı. Sen’in hâlinle yaşamadı.» Onlara:

«–Sizler geriye gidin.» diyeceğim.” buyuruyor Efendimiz. (Bkz. Müslim, Tahâret, 39; Fedâil, 26)

Yani Sen’den sonra onların hâlleri değişti.

Bugüne geldiğimiz zaman, bugün de aynı câhiliye devri gibi, modern bir câhiliye yaşanıyor. Evet geometri farklı, evler, binâlar, yollar vs. taşıtlar farklı. Fakat kalbî hayat, maalesef bir zümrede bir câhiliye devrini yaşıyor. Ne yapıyor bu câhiliye? Âhireti istemiyor. Ona “İslâm fobi” diyor, İslâm’dan rahatsız oluyor. Âhiret haberinden rahatsız oluyor esasında.

İşte bugün görüyoruz; nasıl bu küresel güçler, Suriye’de olsun… O insanlardan ne istiyor? Myanmar’daki insanlardan ne isteniyor? Yemen’deki insanlardan ne isteniyor?..

Velhâsıl vicdanlar kurudu. İnsanlığa ve merhamete elvedâ dendi. Birçok, televizyonun bazı programları, internetin bazı programları âhireti unutturuyor. Âhireti unutunca güyâ rahatlıyor.

Hattâ geçen senelerde bir kadın muharrir; “Bizim diyor, hayvanlar kadar hakkımız var mı? Biz de hayvanlar gibi serbest olalım.” diyor.

بَلْ هُمْ اَضَلُّ

(“Hayvanlardan daha şaşkın” [el-A‘râf, 179; el-Furkân, 44])

Bu internetin bazı sokaklarında insanlar savruluyor, âhireti unutuyor. Reklâmlar kandırıyor, unutturuyor. Velhâsıl tamamen nefsânî bir dünyadayız. Şimdi insanlar dünyevîleşti.

Efendimiz buyuruyor:

“Benim ümmetim bereketli bir yağmur gibidir. Başı mı sonu mu hayırlıdır bilinmez.” (Tirmizî, Edeb, 81)

Demek ki bugün o bereketli bir yağmur damlası olabilmek… Tabi bu câhiliye devri modern, yaşandığı için, bunun mükâfâtı çok büyük. Cenâb-ı Hak “قَرْضًا حَسَنًا” “güzel borç” diyor. (el-Bakara, 245) Cenâb-ı Hak borç istiyor, yani yapılan fazileti terviç ediyor.

Yine Efendimiz bildiriyor, Buhârî hadisi:

“Sizden önce geçen ümmetlere nazaran sizin bekānız (devamınız), ikindi vakti ile Güneş’in batması arasındaki müddet gibidir.” (Buhârî, İcâre 8, 9, Mevakitu’s-Salât 17, Enbiyâ 50)

Yani “Ben ikindi peygamberiyim!” buyuruyor. İkindi nedir? Akşam en yakın olan bir vakittir. Hattâ ikindi biraz daha geçsek, kerahat vakti gelir.

Kıyâmetin ne zaman kopacağı bildirilmiyor. Fakat alâmetler, Efendimiz tarafından bildiriliyor, fiten hadîs-i şerîfleri.

Yani “Ben ikindi vakti peygamberiyim!” İkindi vakti nedir? Hemen arkasından kerahat vakti geliyor, arkasından Güneş batıyor. Aradan, 1450 küsur sene geçti. Fiten hadislerine baktığımız zaman, kıyâmetin nasıl adım adım geldiğini görüyoruz.

İnsanlarda iffete baktığımız zaman, merhamete baktığımız zaman, haramlara karşı koşmalarına baktığımız zaman…

Bugün en mühim gayemiz:

“عَمَلًا صَالِحًا” amellerimizin sâlih olmasına gayret etmektir. Ki üsve-i hasene, Rasûlullah Efendimiz’le beraber olmanın seviyesini kazanalım -inşâallah-.

Bu vakti zâyî etmeyelim. Ömür çok mühim. Cenâb-ı Hak “وَالْعَصْرِ” buyuruyor, “Zamana yemin olsun.” (el-Asr, 1) buyuruyor.

Yine Münâfikûn Sûresi’nde son ânımızı Cenâb-ı Hak bildiriyor:

“Ölüm ânı gelir de, biraz daha yaşasam da sadaka versem ve sâlihlerden olsam demeden evvel infak edin.” buyuruyor. (Bkz. el-Münâfikûn, 10)

Vakti zâyî etmemek.

Muhabbet fedakârlığı getirir. Fedakârlık oldukça da ibadetler bir lezzet hâline gelir. Ameller kolaylaşır.

İşte dünyanın dört bir tarafına giden sahâbî, yorulmadı. Yani muhabbetleri gönüllerinin eşsiz bir enerjisi oldu. Her âyet, hayatlarında hemen tatbikâta geçiyordu.

(Nefsini) temizleyen, selâmete erdi.” (eş-Şems, 9)

“Nefsini tezkiye eden elbette felâha kavuşmuştur.” (el-A’lâ, 14)

Peki, tezkiye nasıl başlıyordu?

Rasûlullah Efendimiz’i örnek almakla… Bir haz veriyordu.

O’nun sevdiği şeyi sevmekle, O’nun nefret ettiği her şeyden uzaklaşmanın gayretinde oldular.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’i çok seviyordu. Hattâ seyahatte, yollarda bile devamlı Kur’ân-ı Kerîm okuyordu. Ashâb-ı kirâm da Kur’ân-ı Kerîm’i çok seviyordu.

Her inen âyet, gökten inen bir sofra gibi telâkkî ediliyordu. Toplanıyorlardı;

“–Allâhʼın murâdı nedir bu âyette? Nasıl Allah rızâsını kazanalım?” bunun derdine düşüyorlardı.

Hanımları da, beyleri eve geldiği zaman ilk sordukları soru buydu:

“–Bugün hangi âyet indi? Rasûlullah Efendimiz’in mübârek ağzından hangi kelâmlar işitildi?”

Sabahleyin efendilerini yolcu ederken de;

“–Sakın bizlere yanlış lokma getirme! Biz dünyada her şeye katlanırız ama, Cehennem azâbına katlanamayız!” derlerdi.

Sahâbenin derdi buydu. Kur’ân-ı Kerîm’i seviyordu. Efendimiz’i çok seviyordu. “Efendimiz’le ben, acaba âhirette beraber olabilecek miyim?” 

Mevlânâ’nın bir îkâzı var:

“Ey gâfil diyor, Mûsâ ve Ahmedʼin mucizelerine bir nazar et diyor. Asâ nasıl ejderha oldu (Mûsâ -aleyhisselâm-’ın elinde? Efendimiz okşayınca) hurma kütüğü nasıl bir irfan sahibi oldu ve inledi?

Hazret-i Mustafa -aleyhisselâm- kendisinden ayrı düştüğü için inleyen Hannâne direğini okşadı. Sen bir ağaçtan da aşağı değilsin (sen insansın). Hannâne direği ol da sen de ayrılıklardan inle…” buyuruyor Mevlânâ Hazretleri.

İnsanlar; şahsiyet, karakter ve muhabbete hayrandır. Kitleler, öndekilere göre şekillenir. Asr-ı saâdet, Efendimiz’e göre şekillendi, eğitimde zirveleşerek bir fazîletler medeniyeti meydana getirdi.

Cenâb-ı Hak:

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ buyuruyor.

“Elbette Sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 4)

Her medeniyet kendi insan tipini meydana getirir. İnsanlığın en zirve medeniyeti, İslâm medeniyetidir.

Terbiyenin merkezi ve menşei Cenâb-ı Hak’tır. Terbiye­de zirve, âbide peygamberler, onların da zirvesi Rasûlullah Efendimiz’dir.

Gönüller Efendimiz’e bir muhabbetle bir merhamet ummânı oldu. Efendimiz, “Raûf ve Rahîm”di.

Sahâbî o Gül’ü gördü, mest oldu. Tabi derece derece. Kimi yakından, kimi biraz uzaktan, Efendimiz’i yakından tanıdı.

Her sanatkârın mahâreti, ortaya koyduğu eserden anlaşılır. Bu sebeple, câhiliye toplumundan sahâbe neslini yetiştiren Efendimiz, insanlığın görmüş olduğu en mükemmel bir eğitimcidir.

Kur’ân ve Sünnet iklîminde yetişen sahâbe nesli, fetihler neticesinde Medîne’ye akan ganimet mallarıyla zenginleşmesine rağmen, lüks ve saltanata meyletmedi.

Mütevâzı yaşantıları, evlerinin sade dekoru değişmedi. Gelen malı infâk etmek sûretiyle hakikî zenginliğin vicdan huzurunu ve gönül saltanatını yaşadılar.

Zamanımızın amansız hastalıklarından biri olan aşırı tüketim, oburluk, lüks ve gösteriş, sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı idi. Zira onlar; “yarın nefislerin varacağı konağın kabir olacağı”nın şuurunda yaşadılar.

Cenâb-ı Hak da bize  “…onlara tâbî olan ihsan sahipleri…” buyuruyor.

Demek ki sahâbî ne oldu? Tezkiye oldu.

Kalp; Cenâb-ı Hak ile beraber olmanın gayreti ve lezzeti içinde oldu.

İbrahim bin Edhem Hazretleri Cenâb-ı Hak ile dostluğunun lezzetini şöyle ifade ediyor:

“İlâhî muhabbette duyduğumuz vecd, istiğrak, müşahhas bir şey olsaydı; krallar onu alabilmek için, bütün hazinelerini ve krallıklarını fedâ ederlerdi.”

Tabi bu nedir? Kalpte duyulan bir lezzettir. Yani zihnin getirdiği bir lezzet değil. Zihin, okur, o kadar. Cenâb-ı Hak da:

“…Biliniz ki, kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur!” (Ra’d, 28)

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

O zaman zikir nedir? Zikir, gözünün gördüğü her şeyde Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacaksın. Çünkü her şey Cenâb-ı Hakk’ın eseri. Bir abes yok.

Ashâb-ı kirâm, Kur’ân’dan rûhâniyet ve feyz almaya başladılar. Arkadan hikmet yani hâdisat ve vukuâtın, eşyanın sırrî tarafı, ashâb-ı kirâma zâhir olmaya başladı.

Bunun neticesinde bir kâmil insan modelleri meydana geldi. Dünya gözlerinde küçüldü, âhiret gözlerinde ve gönüllerinde büyüdü. Dünyanın bir imtihan dershanesi olduğunun şuuru içinde yaşadılar. Efendimiz’in de hep telkin ettiği:

اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ اِلَّا عَيْشُ الْاٰخِرَةِ

“Esas hayat âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Cihad, 110)

Sahâbeyi en çok sevindiren; “اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ” yüzbinlerce hadîs içinde “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Sahabî bunun heyecanı içinde yaşadı.

“Ben ne kadar Allah Rasûlü’ne yakınım? O’na ne kadar benzeyebiliyorum?” Bütün endişesi buydu.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede, Bakara 186. âyette:

“Kullarım Sana (Efendimiz’e hitap ediyor Cenâb-ı Hak), Beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”

İşte saâdet reçetesi. Gerçek saâdet.

İslâm, aslâ bir taviz istemez. Yani ılımlı müslümanlık diye bir şey yoktur. O, ayak kaydırır.

Sakîf Kabîlesi’nden bir heyet geldi.

“–Biz müslüman olalım dedi. Fakat namazdan affedilelim dedi. Namaz şartı olmasın.” dedi. Efendimiz:

“Namazsız bir dinde hayır yoktur.” buyurdu. (Bkz. Ebû Dâvûd, Harâc, 25-26/3026)

Tâifliler:

“–Bu sene Lât putunun, kalsın.” dediler.

“–Yok!” dedi Efendimiz. (Niye? İn’ikâs olmasın. Boş hâtıralar canlanmasın.)

“–Ben o zaman dedi, oraya gönderirim dedi, siz mâdem korkuyorsunuz, ben o putları yıktırırım.” dedi. (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 197; Vâkıdî, III, 967-968)

Yani gözden de gönülden de putlar yıkılacak.

İslâm mükemmeldir, muhteşemdir. Mükemmelin, muhteşemin tavize ihtiyacı yoktur.

İşte bugünkü durum, İslâm’ı tâvizkâr bir hâle getirmek istiyorlar. İslâm’ın farzlarını küçültüyorlar.

“Şimdilik sen gençsin, böyle yap, sonra yapmazsın.” diyorlar. “Allah Gafûru’r-Rahîm’dir, Erhamu’r-Râhimîn’dir.” diyorlar. “Başkalarının günahına bak diyorlar. Allah seni affetmez mi?” diyorlar. Hep bunlar şeytanın fısıltıları.

Ilımlı İslâm diyorlar. İslâm’ın o güzelliklerini, nefâsetini bozmak istiyorlar. Nasıl Hristiyanlık da böyle bozuldu.

Müslüman, şahsiyet ve karakterini taşıyacak, hiçbir zaman onlara benzemeyecek. Ki Rasûlullah Efendimiz ibadette bile benzemeyi reddetti.

“–Boru çalalım dediler. Çan çalalım…”

Efendimiz:

“–Yok dedi. Bekleyelim.” dedi. Ondan sonra ezan zuhur etti. (Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 27-28)

“–Biz dediler 10 Muharrem’de oruç tutarız.” dediler yahudiler.

“–O zaman biz daha yakınız Mûsâ’ya, bir gün evvel, bir gün sonra tutalım.” buyurdu. (Bkz. Ahmed, I, 241; Bezzâr, no. 1052; Heysemî, III, 188)

Misaller çok. Meselâ yahudiler, oruçlarında sahur yoktu. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bizim orucumuz ile ehl-i kitâbın orucu arasındaki en önemli fark, sahur yemeğidir.” buyurdu. (Müslim, Sıyâm, 46)

Hiç yoksa bir bardak su içeceksin.

Yine benzememek için:

“Üzerinize farz olan orucun dışında (Ramazan’a geldiği filân hâriç), cumartesi günü oruç tutmayın.” buyurdu. (İbn-i Mâce, Sıyam, 38)

Yani ibadette bile benzememe.

Velhâsıl dînin en zor tarafı akâid tarafıdır, îman tarafıdır. Onun için Cenâb-ı Hak sihirbazları misal veriyor. Onlar İslâm’a kavuştuktan sonra Firavun’un bütün zulmüne karşı bir tavır aldılar. “Senin zulmün dünyaya aittir.” dediler. “Dünyaya kadar zulmün, daha öteye geçmez.” dediler. “Biz hepimiz Rabbimiz’e döndürüleceğiz.” dediler.

Onun yapacağı ağır zulme karşı da.

“Yâ Rabbi, bize bol bol sabır ver.” Kolları bacakları çapraz kesiliyordu “Müslüman olarak bizim canımızı al.” dediler. Çünkü dayanamayız, kurtulalım.

Ashâb-ı Uhdud var, Habîb-i Neccar var, Muhâcir-Ensar var…

Demek ki Mekke-i Mükerreme’de 13 sene daima en ağır zulme katlandılar. Fakat hiçbir zaman îmandan tâviz vermediler.

Bugün maalesef, bırakın bir zor durumda, en basit durumlarda bile meylediliyor. Yılbaşı gecesiymiş, vs. imiş, onların âdetleri, örfleri vs…

Rasûlullah Efendimiz buyuruyor:

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

“Kim bir kavme benzerse o onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

Yine Efendimizde bu, benzememe; bugün maalesef onun üzerinde fazla duruyoruz, bakın bir sosyete yerlere gidin, dükkân vitrinlerinde İngilizce yazar. İngilizce yazdığı zaman bir forstur o. Güyâ câzibe verecek. “Biz moderniz” demek.

Bunların hepsi maalesef bir aşağılık duygusu oluyor.

Efendimiz buyuruyor:

“‒(Müslümanlarla müşriklerin) yaktıkları ateşler birbirlerini görmemeli.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 95/2645; Tirmizî, Siyer, 42/1604)

Yani birbirinden uzakta kalmalıdır. Müslümanlar küfür diyarından, eğer orada yaşamıyorsa, hicret etmelidir. Bu çok mühim. Yani yaktıkları ateşler birbirini görmemeli.

Yine diğer bir hadîs-i şerîfte:

“Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın!” buyruluyor. (Nesâî, Ziynet, 51; Ahmed, III, 99)

“Sizin velîniz (dostunuz) ancak Allah’tır, peygamberidir, bir de Allâh’ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren mü’minlerdir.” (el-Mâide, 55)

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri anlatıyor:

“Bir keresinde hasta bir şahsı ziyarete gitmiştim diyor. Onun diyor, ölümü yaklaşmıştı diyor. Hâline bir teveccüh ettiğimde gördüm ki diyor, kalbi şiddetli karanlıklar içinde. Her ne kadar bu karanlığın kalkması için teveccüh ettimse de hiçbir karanlık kalkmadı. Çokça teveccühten sonra mâlûm oldu ki (okudukları vs.); bu karanlıklar, kendisine sirâyet eden menfî hâllerden kaynaklanmaktadır. Bu sıkıntıların menşei, küfür ehli ile dost geçinmiş olmasıdır.”

Zaman zaman bu zât gidermiş, o Budistlerin mâbedlerine, onların çalgılarını dinlermiş, seyredermiş.

Velhâsıl uzun uzun gidiyor İmam Rabbânî Hazretleri îzah ediyor.

Onun için bir mü’minde gerçek muhabbet, lâyıkına muhabbet (Allah’a muhabbet, Peygamber’e muhabbet, Kur’ân’a muhabbet, İslâm’a muhabbet, şerîate muhabbet) ve müstehakkına nefret (Allah ve Peygamber’e âsî olan herkesten ve her şeyden) uzaklaşmak. Ve bu bir îman alâmeti olmuş oluyor. Tebbet Sûresi de bunu en güzel şekilde ifade ediyor.

Sâ’d bin Rebî vardı. Efendimiz çok severdi onu. Onu Uhud’da göremedi. Göremeyince:

“–Sa’d bin Rebî’ye seslenin!” dedi.

“–Sa’d bin Rebî, neredesin?” diye seslendiler. Hiçbir cevap gelmedi.

“–Sa’d bin Rebî, seni Rasûlullah soruyor.” deyince kısık, cılız bir ses geldi.

“–Buradayım.” diye.

Sahâbî diyor ki:

“Gittik, baktık diyor, vücudu diyor kılıç darbesinden perişan hâldeydi diyor, kanlar içindeydi.” diyor.

Dedik ki:

“–Seni Rasûlullah soruyor. Nasılsın?” deyince bize dedi ki, hiç durumunu anlatmadı:

“–Vallâhi gözleriniz kımıldadığı müddetçe, Rasûlullah Efendimiz’i düşmanlarından korumaz da başına bir musibet gelmesine mahal verirseniz, sizin için Allah katında ileri sürülecek hiçbir mâzeret yoktur!” (Muvatta, Cihâd, 41; Hâkim, III, 221/4906; İbn-i Hişâm, III, 47)

Demek ki Rasûlullah Efendimiz gönlümüzde taşıyacağımız en büyük emânet.

Ashâb-ı kirâm “Akabe günü” bey‘at ettiler; canlarını mallarını korudukları gibi Efendimiz’i korumaya.

“–Biz bunu yaparsak ne var?” dedi Abdullah bin Revâha.

“–Cennet var!” dedi Efendimiz.

“–Ne mutlu bizlere, biz bu alışverişten dönmeyiz.” dedi. (Bkz. İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406)

İşte o zaman “canlarıyla-mallarıyla Cennet’i satın aldılar” âyeti indi.

“Bedir’de” bey‘at ettiler.

Düşman çok güçlü olarak geldi. Üç misli güçle geldi. Çok âletle geldi. Develer, atlar vs. kılıçlar vs. Müslümanlar üçte bir kadardı. Efendimiz’i biraz mahzun olarak gördüler.

“–Yâ Rasûlâllah dediler, Sen merak etme, sen denize girsen, arkandan biz de kendimizi denize atarız.” dediler. (Bkz. İbn-i Hişâm, II, 253-254)

Uhud’da yine Efendimiz mahzun oldu. Hazret-i Hamza şehid oldu. Mus’ab şehid oldu, 70 şehid verildi. Efendimiz mahzun oldu. Yine ashâb-ı kirâm toplandı:

“–Yâ Rasûlâllah dedi, biz şehid olmaya biat ediyoruz Sana.” dediler.

Hudeybiye’de yine ağaç altında, Fetih Sûresi’nde:

“–Yâ Rasûlâllah dediler, Sen’in gönlünde ne varsa biz gönlündekine biat ediyoruz, Sen emret yeter ki.” dediler.

Cenâb-ı Hak da Rasûlullâh’a:

(Ey Habîbim!) Muhakkak ki Sana bey‘at edenler Allâh’a bey‘at etmiştir…” (el-Fetih, 10) buyuruyor.

Demek ki Rasûlullah Efendimiz’i nasıl tanırız? Yaşadıkça tanırız, amel-i sâlihlerle tanırız, ibadette, muâmelâtta duyduğumuz huşû ile tanırız. Ashâb-ı kirâm yeri geldi malını verdi, yeri geldi başını verdi, lâkin aslâ İslâm’dan bir taviz vermedi.

Efendimiz buyuruyor:

“…Öyle bir zaman gelecek ki sabah mü’min akşam kâfir, akşam mü’min sabah kâfir…” (Bkz. Ahmed, II, 390; Ayrıca bkz. Müslim, Îman 186; Tirmizî, Fiten, 30)

Cenâb-ı Hak Kārun’u misal veriyor. Sâlih bir insandı, nasıl helâk oldu… Bel’am bin Bâûrâ’yı bildiriyor. O da çok mâneviyat vardı, bir nefsine meyletti…

Yani kulluk tahsili son nefese kadar devam edecek, yakîn gelene kadar. Onun için günümüzdeki gayretler de çok mühim.

Günümüzde âhiret unutuldu. Reklâmlar, modalar, insanımız da dünyevîleşti. İffet fire veriyor. Fâiz, rüşvet yaygın bir hâle geldi…

Zamanımızda kendimizi koruyabilmek, evlâtlarımızı koruyabilmek, yalnız takvâ ile.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak:

“رُحَمَاۤءُ بَيْنَهُمْ” buyuruyor. “Kendi aralarında merhametlidirler.”

Merhamet zaten müslümanda var. Müslümanın kalbinde sönmeyen bir meş’aledir merhamet.

Bir müslümanın, bir mü’minin alâmet-i fârikasıdır. Îmânın ilk meyvesidir.

Merhamet nedir? Sende olanı, ondan mahrum olana ikram etmendir. Yani diğer bir ifadeyle merhamet, başkalarının mahrûmiyetini telâfî için onların yardımına koşmaktır. Onların eksikliğini telâfî etmektir. Zira mü’min mü’mine zimmetlidir.

Bir mü’min, bütün mazlumların, mağdurların, yetimlerin, gariplerin, hayvanatın, bütün mahlûkatın kendisine zimmetli olduğunun idrâki içinde olacak.

Sahâbe dedi ki:

“–Biz hepimiz merhametliyiz yâ Rasûlâllah.” dedi.

Efendimiz:

“–(Yok dedi. Benim kastettiğim) merhamet dedi, Allâh’ın bütün mahlûkâtına merhamet, (sırf evlâdına, çocuğuna, akrabana değil)...” (Bkz. Hâkim, IV, 185/7310)

Velhâsıl bir mü’min, Efendimiz’den aldığı bir in’ikâsla bir rahmet insanı olacak. Yani bulunduğu yere huzur veren bir kişilikte olacak. Yaşadığı zaman ve mekânda, Allah Rasûlü’nün temsilcisi olacak, temsilcisi olmanın gayretinde olacak.

Enâniyeti, benliğini bertaraf edecek.

Çoraklaşmış gönüllere, bir yağmur misâli gibi olacak.

Diğergâm, önce kendini düşünmek yerine dâimâ “Kardeşim, sen!” diyecek.

(Ebu’l) Hasan Harakānî Hazretleri:

“Türkistan’dan Şam’a kadar olan (bulunduğu saha) birinin parmağına batan diken, o benim parmağıma batmıştır. Birinin ayağına taş çarparsa o benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben hissederim. Bir kalpte hüzün varsa o kalp benim kalbimdir.”

Efendimiz’den bir in’ikâs…

Efendim, Mevlânâ’ya baktığımız zaman, diğer Hak dostları; Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri, diğer, Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, ömürleri devam ediyor. Onların hayatlarına baktığımız zaman üç kanaldan, üç çeşmeden feyz alıyorlar.

Mevlânâ meselâ. Babası Sultânu’l-Ulemâ Bahâüddin Veled Efendi. Ondan zâhirî ilimleri alıyor. Kadı Burhaneddin Tirmizî’den hikmet ilmini alıyor. Şems-i Tebrizî adlı bir dervişten de bir muhabbet zevkini alıyor. Ne güzel bir tahsil olmuş oluyor. İşte Mesnevî yedi yüz senedir devam ediyor.

Daha evvel ilmi vardı. Fakat “bir üşüyen varsa ben de üşüyorum” demedi. Ancak kalbi muhabbetle yoğrulduktan sonra “Evet dedi, bir üşüyen varsa, ben ısınma hakkına sahip değilim.” dedi. Yani fizikteki birleşik kaplar gibi…

Velhâsıl evliyâullâh’ın her birinde ayrı ayrı tecellîler. Kalp âlemindeki müsbet ve menfî enerji, hissiyatlara göre hareket eder. Fazîletler, kalpteki rûhânî hissiyatın heyecanından meydana gelir. Hizmetler bu rûhâniyetin derecesi nispetindedir.

Canı ve malı hizmette sarf etmek, kulu Allâh’a yaklaştırır. Nefse sarf etmek ise, insanı Hak’tan uzaklaştırır ve insanlıktan da uzaklaştırır.

Sâdî-i Şîrâzî:

“Hak dostları, kimsenin uğramadığı dükkânlardan alışveriş yaparlar.” Yani mâtemlerin civârında dolaşırlar. Mahrumların derdiyle dertlenirler.

Mevlânâ da diyor ki:

“Dünya hayatı bir rüyadan ibârettir. Dünyada servet sahibi olmak, rüyada define bulmaya benzer. Dünya malı nesilden nesle aktarılır, yine dünyada kalır. Esas meziyet, malı kullanmayı bilip, o malı âhiret sermâyesi yapabilmektir.”

Yine buyruluyor:

“Şu insanın hâli ne hazindir ki; ihtirasla kazanır, «عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ» (“Çalışmıştır, boşuna!” [el-Ğâşiye, 3]) boş yere hayatını ziyan eder. Bir de o kazandıklarının hesabıyla öbür tarafa geçer.”

Yine ben bugüne geleceğim.

Bugün maalesef İslâm’ın bu merhameti, bu şefkati, bu insâniyeti, bu zerâfetine rağmen “İslâm fobi” diyorlar. “Kadına tâciz” diyorlar. İslâm; “Cennet annelerin ayakları altındadır.” buyuruyor. (Ahmed, III, 429; Nesâî, Cihâd, 6)

Birisi geliyor:

“–Yâ Rasûlâllah, kimin hakkı var benim üzerimde?”

Üç sefer “Annen” diyor, ondan sonra “Baban” diyor. (Bkz. Müslim, Birr, 2)

Üç şey sevdirildi.” buyuruyor Efendimiz. Ondan biri de “Sâliha hanım.” buyuruyor. (Bkz. Nesaî, İşretü’n-Nisâ, 10)

Nerede kadına tâciz? Maalesef kendi karanlık, kirli olan iç dünyalarını İslâm’a mâl etmeye çalışıyorlar.

Bâtıl dinlere hiç saldırmıyorlar. Sadece hak din olan İslâm’a saldırıyorlar. Zira İslâm, onların nefsânî arzularına göre yaşamalarına karşı çıkıyor.

Bir müslüman kendi için nasıl düşünüyorsa bütün insanlar için o şekilde düşünecek.

خَيْرُ النَّاسِ مَنْ يَنْفَعُ النَّاسِ

(“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” [Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XVI, 128])

Ondan sonra Cenâb-ı Hak buyuruyor:

تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا

“Sen onları rükû ederken, secde ederken görürsün.” buyuruyor. Namaz tabi. Namaz, insan en çok namazla Cenâb-ı Hakk’a yaklaşıyor. Fakat hangi namazla? Huşû veren bir namazla.

“İnsanlar felâh buldu, onlar namazı huşû ile kılarlar.” (Bkz. el-Mü’minûn, 1-2) buyruluyor.

Bir rütbeli birinin huzûruna girdiğimiz zaman hâlimiz nasıl oluyor, namazda hâlimiz nasıl oluyor? Tabi bu neye bağlı? Kalpteki olan muhabbete bağlı.

Velhâsıl namaz, mü’minin mîrâcı olmuş oluyor. Tabi bu namaz da zor bir namaz. Yani bu bir kalbî eğitimin neticesi meydana gelen bir namaz.

Yine buyruluyor kelâm-ı kibarda:

“Ubûdiyet yolculuğunda, yani kulluk yolculuğunda hac, kişinin diğer mü’minlerle buluşmasıdır. Oruç, kişinin kendisiyle buluşmasıdır. Zekât, sadaka, infak, kişinin kalbiyle buluşmasıdır. Namaz ise kişinin Rabbiyle buluşmasıdır.”

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Ashâb devrinde hiçbir buhran yoktu. Ferdî ibadetlerin başında “namaz”, ictimâî ibadetlerin başında da “hizmet” gelmiş oluyor. Yani emr-i bi’l-marûf nehy-i ani’l-münker’de bulunmak. Bir İslâm rûhunu hizmetle aksettirebilmek…

Yine namaz o kadar mühim ki:

“Ey Âdemoğulları! (Cenâb-ı Hak buyuruyor.) Her (mescide gidişinizde veyahut her) secde edişinizde güzel elbiseler giyin...” (el-A’râf, 31)

Daima ilâhî huzurda olduğumuzun bir idrâki içinde bir namaz arzu ediliyor.

Bu, cemaatle namaz da çok mühim. Efendimiz bunun üzerinde çok dururdu. Hattâ bazı imamların görüşlerine göre, bu cemaatle namaz, vacip hükmüne yakın.

Medîneli meşhur yedi tâbiîn’in fakihlerinden biri camiye girdi, bir de baktı ki cemaatle namazı kaçırmış, cemaat selâm vermiş. Pişmanlık içinde:

“اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّـا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ” (“…Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allâh’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” [el-Bakara, 156])

(Bu, kayıplarda daima böyle Cenâb-ı Hakk’a ilticâ edilir.)

“اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّـا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ” dedi. “Sesi diyor, tâ çarşıdan duyuldu.” diyor. (Bkz. Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, I, 381)

Demek ki cemaate ittibâmız bu kadar mühim.

Cenâb-ı Hak bu şekilde bir namaz istiyor bizden. 27 kat sevap Cenâb-ı Hak ihsan ediyor.

Tabi bu, en başta kazancımıza da bağlı. Yani paramızı hangi yollardan kazandığımızı da gösteriyor. Zira helâl para helâle akar, yanlış para yanlış yerlere akar.

Ondan sonra, Cenâb-ı Hak’tan ne hâlinde olacağız, Cenâb-ı Hak’tan;

يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا

“Allah’tan lûtuf ve rızâ isterler.

Tek gâye bu olacak mü’minin.

Dünya geçici. Ne kadar? İstersen bin sene yaşa Nuh -aleyhisselâm- gibi, bitici. Âhiret ebedî. Onun için Cenâb-ı Hak’tan ne istenecek? Fazîlet istenecek ve Allah rızâsı istenecek.

مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ buyruluyor. Demek ki bu, Efendimiz’in yanında bulunanların durumu, onlarda bir rûhâniyet oluyor, bir huzur hâli oluyor.

Ondan sonra hizmete geçiliyor.

Tevrat’ta böyle. İncil’de de, onu Cenâb-ı Hak bir misal veriyor. Bir bahçıvan, bir tohum atıyor, filiz çıkıyor, gövde kabarıyor. Cenâb-ı Hak teşbih olarak bu diyor, kâfiri diyor, öfkelendirir diyor.

Demek ki İslâmî gayretlere “İslâm fobi” dedikleri gibi, ne yapıyor, kâfiri öfkelendiriyor.

“…Allâh’a îman edip sâlih amel işleyenlere mağfiret, büyük bir mükâfat vaad edilmiştir.” buyruluyor. (Bkz. el-Fetih, 29)

Velhâsıl kıymetli kardeşlerimiz, hizmet çok mühim. 11 yerde Kur’ân-ı Kerîm’de emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker geçiyor. Buna insan evlâdından başlayacak, derece derece gidecek.

Evlâtlar, Allâh’ın emanetleri. Evlâtlar bizim için ya sadaka-i câriye olacak ya da seyyie-i câriye olacak.

Bir anne -Meryem Vâlidemiz’de olduğu gibi- daha anne karnındayken evlâdının derdinde olacak. “Ben bunu nasıl Allâh’a güzel bir kul olarak yetiştireceğim?”

Baba da evlâdının derdinde olacak. Evlâdına dünya istikbâli ararken âhiret istikbâlini unutmayacak.

İki mektep var. Biri dünya mektebi, bu mektep, esasında, Cenâb-ı Hakk’ın azamet-i ilâhiyyesinin okunması içindir bu dünya mektebi. Bütün o okunan ilimler, hepsi Allâh’ın hikmeti, kalp varsa tabi. Atmosfere bak, Güneş’e bak, Ay’a bak, kendine bak, toprağa bak.

İkincisi âhiret mektebi. Bizler dünya mektebine kulluğumuzu îfâ etmek sûretiyle, âhiret mektebini kazanabilmek için geldik.

Cenâb-ı Hak ondan vermeyebilirdi, hiçbir ilim vermeyebilirdi Cenâb-ı Hak. Fakat orada dünyevî ilimde, Cenâb-ı Hakk’ın azamet-i ilâhiyyesini kalp müşâhede edecek, tefekkürde derinleşecek ve bunu âhiret mektebinin içine alacak. Takvâ olarak yaşayacak.

Velhâsıl dünya mektebini, âhiret mektebinin içine alırsak, kul faziletlerle donanır, Allah da o kuluna yardım eder.

Miras… İki türlü miras var. Bir mal mirası var, bir de karakter ve şahsiyet mirası var. Tabi en mühim miras, peygamberlerin mirası, arkasında bir ümmet mirası bırakmak.

Âişe Vâlidemiz buyuruyor:

Efendimiz’in son hâli diyor, vefat ettiği gün diyor, aralıktan diyor, baktı diyor, babam diyor, sabah namazı kıldırdı diyor. Efendimiz ıztırap içindeydi. Fakat öyle bir güzel tebessüm etti ki diyor, arkasında güzel bir cemaat görmekten…

İnşâallah bizler de Rasûlullah Efendimiz buyuruyor ki:

“Bana diyor, kabrimde diyor, sizlerin güzel hâlleri gelir, sevinirim diyor. Menfî hâlleriniz gelir, üzülürüm dua ederim.” diyor. (Bkz. Heysemî, IX, 24)

Demek ki Rasûlullah Efendimiz’i; 1400 küsur sene sonra geldik, -inşâallah- amel-i sâlihlerimizle, hizmetlerimizle, arkamızdan güzel bir nesil yetiştirmekle, inşâallah Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i kabrinde hoşnud ederiz, kıyâmette hoşnud ederiz, inşaallah, “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfinin tecellîsine nâil oluruz.

Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.